Varlıkların En Korkağı: İnsan

Nevrotik kaygılar güçlü bir şekilde beyinle ilişkili. Ancak endişelenmenize gerek yok. Çünkü araştırmacılar korku ve kaygıları silmenin yollarını bulmak üzere

Varlıkların En Korkağı: İnsan
Paylaş:

Günümüzde, en azından gelişmiş ülkelerde, korku uyandıran doğal olaylarla çok nadir karşılaşıyoruz. Yılanlar ya da timsahlar, günlük hayatımızda bizi korkutmaktan ya da endişelendirmekten çok uzak. Ancak çağdaş dünyada yeni tehlikelerle karşı karşıyayız: Otoyollar, terörizm, kapkaççılar, deprem, iş hayatında ya da sosyal çevrelerde başarısız olma tedirginliği... Bu tehditler kısa süreli korkuyu tetiklemiyor, ama çağdaş yaşam anksiyeteleri, her geçen gün insanoğlunu güçsüzleştiriyor. Max Planck Enstitüsü Davranış Psikolojisi Bölümü antropologlarından Irenaus Eibl-Eibesfeldt  "İnsan tüm varlıklar içinde en korkak olanıdır" diyor. "Çünkü, doğanın yaratıklarına karşı koymuş olmasının yanında, entellektüel temele dayalı varoluş korkusuyla da yüzleşmek zorunda kalmıştır...”
 

Daha fazla zihinsel uğraş, her şeye rağmen yükümüzü hafifletebilir.Beynin korku ve kaygıları nasıl algıladığı, sürekli hale getirdiği, hafızaya aldığını anlamaya ilişkin araştırmalar; korkuyu engellemek ya da onun üstesinden gelmek konusunda ipuçları barındırıyor.

Savaş ya da kaç

Çok ilginçtir ki, korkunun üstesinden gelmek, kaygıyı uzaklaştırmaktan daha kolay olabiliyor. Bize bir köpek saldırdığında, beynimiz alarm veriyor, kalbimiz daha hızlı atmaya başlıyor. Ya mücadele ediyor (savaşıyoruz) ya da kaçıyoruz. Ne kadar ürkütücü olursa olsun, yaşanılan korku sonlandığında, vücut ve beyin etkinliği normale dönüyor. Anksiyete ya da kaygı çok daha sinsi ve zamanla çok daha zararlı hale gelebiliyor. Hatta pek çok kişi hayalet öyküleri okuyarak, gerilim filmleri izleyerek ya da adrenalini yükselten sporlar yaparak korkuyla oynamayı seviyor. Kaygılar ise oyunun keyfini kaçırabiliyor, kişinin yaratıcılığını, kendi kendine karar verme yeteneğini engelleyebiliyor ve daha ileri aşamalarda sağlığını mahvedebiliyor.

Anksiyete rahatsızlıkları, zihinsel sorunlar arasında en yaygın olanı. Amerikalı ve Avrupalıların yüzde 10'u bu sorunla karşı karşıya. En bilineni fobiler: Örümcek, yılan, yükseklik ya da kapalı alanda kalma korkusu gibi... Bir diğer yaygın olanı ise korku takıntısı. Bu kişiler kendilerini neyin kaygılandırdığını ifade ediyorlar, ancak nedenini açıklayamıyorlar.

Son araştırmalar, anksiyete rahatsızlıkları ve genel huzursuzlukların genetik kökene sahip olduğunu işaret ediyor. Çevresel faktörlerin baskın etkisi de tartışılmaz. Birbirlerinden ayrı yaşamış olsalar da, tekyumurta ikizleri, çiftyumurta ikizlerine oranla korkuyu daha çok paylaşıyor. Tabii ki, korkuyla ilgili tek bir gen yok. Sinirlerdeki ileticiler ve alıcılar arasındaki etkileşime katılan çok sayıda gen var. Organizmanın iç ritminden sorumlu olan ve biyolojik saati yönlendiren genler de işin içine karışıyor. Korkunun genlerle ilişkisini araştıran bilim insanları, korkak ve korkusuz sıçanlar üretme konusunda başarılı oldular. Sıçanlar, kendilerine yönelebilecek bir tehdide karşı normalde açık alanlarda çok fazla durmazlar. Ancak, denek sıçanlar üzerinde yapılan genetik oynamalar sonucunda, açık alanda kalma süreleri belirgin şekilde artırıldı.

Beyindeki işbirliği

Anksiyete ve korkunun nöro-biyolojik temelleri nispeten tanımlandı. Beyinde, anksiyetenin oluşmasından sorumlu tek ve belirli bir bölge yok. Korku sırasında beynin pek çok bölgesinde işbirliği saptanıyor.

Görüntüleme deneyleri, sadece panik atak sırasında değil, aynı zamanda günlük kaygılar ve huzursuzluklarda da, temporal lobda, beynin sağ ve sol bölümlerinde aşırı kan akışı artışı yaşandığını gösterdi. Araştırmacılar, gönüllülerin loblarını elektrikle uyardıklarında, denekler anksiyete duygusuna kapıldıklarını ifade ettiler. Beynin üst düzey işlevselliğinden sorumlu bölge olan prefrontal korteksin iç kısımları da etkin hale geliyordu. Prefrontal korteksin zarar görmesi, sadece kişinin duygularını etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda diğer insanların duygularını tanımlama kabiliyetinin yitirilmesine de yol açıyor. Prefrontal korteks doğumla birlikte oluşmuyor. Olgunlaşması için 7-12 ay geçmesi gerekiyor. Belki de bu nedenle bebekler, yabancılardan ürkmeye tam da bu dönemde başlıyor. 6 aylık bir bebek, bu tür bir anksiyete yaşayabilecek yeteneğe sahip değil.

Orta beyin bölümlerinden hipotalamus da önemli ve günümüzde psikiyatrik ilaçların hedefi. Hormon sistemini kontrol ediyor ve sempatik sinir sistemini etkiliyor. Bunların ikisi de, vücudun tehditlere verdiği tepkinin kaynağını oluşturuyor. Ancak aynı sistem ağı, vücudun tepkisiz kalmasına da yol açabiliyor. Korkudan donup kalmak deyimi buradan geliyor. Bu tür bir koruma refleksi insanı tehlikelerden koruyabiliyor. Tarih öncesi çağlara gidecek olursak, vahşi hayvanlardan korkup tepki veremeyen ve bu şekilde hayatta kalmayı öğrenen ilkel insanlar buna örnek verilebilir.

Korku ve anksiyete sırasında beynin en etkin bölgesi, temporal lobun hemen altındaki amigdal. Araştırmacılar bu bölgeyi elektrikle uyardıklarında, kortizol hormonu düzeyinde artış tespit ettiler. Bu, korkunun en fiziksel işaretlerinden biri. Amigdal, genellikle uykuda, özellikle rüya sırasında etkinleşiyor. Kâbus ve sıkıntılı rüyaların sebebi olarak amigdal gösteriliyor. Bu bölge zarar gördüğünde, anksiyete duygusu azalıyor, ama idrakle ilgili işlevler aynı kalıyor. Yine ilginç bir bilgi: Amigdali hasarlı doğan kişiler, diğer insanların yüzündeki korkuyu tanımlayamıyor.

 

   
 

 

Korku hafızası

Bebekler, kendilerine ürkütücü yüzlerden oluşan resimler gösterildiğinde korku tepkisi vermiyorlar. Ancak gençlik çağında, bu tür kötü niyetli yüzlerin genellikle kötü sözler ya da davranışları temsil ettiğini biliyorlar. Korkuya ilişkin hafızanın bilinçsiz şekilde çalıştığı gerçeği, ilk kez Edouard Claparede tarafından 1900 'lü yıllarda tanımlandı. O dönemde Cenova Üniversitesi'nde psikologdu. Beyin yaralanması sonucu yeni bilgileri hafızasında tutamayan bir kadını tedavi ediyordu. Her görüşmede kendini yeniden tanıtmak zorundaydı. Claparede, bir görüşmeye elinde raptiyeyle geldi ve onunla el sıkıştı. Hastası, bir sonraki ziyaretinde el sıkışmak istemediğini belirtti. Ancak bunu mantıklı bir sebeple açıklayamıyordu. Claparede, bilinçsiz hafızanın hastasını uyardığı sonucuna vardı.

Bilim insanları son yıllarda, korkuyla bağlantılı durumların hafızaya nasıl kaydolduğuna ilişkin araştırmalar yürütüyorlar. Bunlardan biri de sıçanlar üzerinde yaptıkları deney. Sıçanlara önce bir ses, sonra da elektrik şoku verdiler. Daha sonra, sıçanların sadece ses duyduklarında bile korkuya kapıldıklarını tespit ettiler. Bu araştırmanın sonuçlarına göre amigdalin çekirdeği (nükleus), korku hafızasının depolanmasında kilit nokta olabilir.

Beyinde, bilinçli hafızanın en önemli merkezlerinden biri olan hippokampus, standart koşullandırmada hiçbir role sahip değil. Sadece uyaranla ilgili olduğunda etkisini gösteriyor. Deneylerde, doğal sese özel bir ışık eşlik ettiğinde ve daha sonra ışık tek başına verildiğinde, hippokampusta bir tepki şekilleniyordu. Bu veriler, Claparede'in fikrini destekliyor: "Bilinçli hafıza ve duygusal hafıza" iki ayrı sistemdir.

1890'da psikolog William James şöyle bir çıkarımda bulunmuştu: "Duygusal açıdan çok etkileyici bir izlenim, beyin dokusunda yara izi bırakabilir..." İşte bilim insanları, artık sinirsel yara izlerinin nasıl çoğaldığını ve anksiyete hastalıklarına yol açtığını anlamaya başladılar. Birincil amaçları, bu izler daha oluşmadan önleyecek tedavi ilaçları geliştirmek.

Korkuyu öğrenmek ve silmek

Korku hissini silmek bile mümkün olabilir. Uzmanlar, sinirlerin uzun dönemli tesirlerinin duygusal hafızada önemli role sahip olduğunda hemfikirler. Sinirler arasındaki bağlantıların doğasına müdahale ederek korkuyu engelleyebileceklerini gördüler. Böylece nedensiz korkuları önleyebilmek için ilaçlar üretilebilir.

Sinirler korkuyu öğreniyor. Daha sonra sentez yoluyla belirli proteinleri oluşturuyor ve bu işlem, koşullandırma deneyi sona erse de sürüyor. Bilim insanları, amigdalin bölümlerinden bazal çekirdekteki ilişkili proteinlerin sentezlenmesini önlediklerinde, laboratuvar hayvanlarının iki hafta önce öğrendikleri korku tepkilerini silebildiklerini saptadılar. Aynı zamanda, korku hafızası yeniden etkinleştirildikten kısa süre sonra hatırlanan korkuların da önlenebileceğine ilişkin fırsatlar yakaladılar. Bulgular, daha sonraki aşamalarda travmatik anıların ilaçlarla silinebilmesine kapı aralayabilir. İnsanı zayıf düşüren korkuların silinebilmesi, hâlâ geleceğe yönelik bir umut ışığı. Bugün araştırmacılar basit olarak, uyarana verilen koşullu tepkileri durdurmaya çalışıyorlar.

Klasik psikoloji deneyleri, sıçanların bir sesle birlikte verilen elektik şokuna koşullandıktan sonra, sadece sese korku tepkisi verdiğini kanıtladı. Ancak, elektrik şoku verilmeden tekrarlanan ses deneyinde, bir süre sonra öğrenilen korku tepkisinin kaybolduğu da gözlemlendi. Araştırmacılar tepkinin unutulmadığını, ancak serebral korteksin denetiminde sinir sistemi tarafından bastırıldığını tespit ettiler.

Bastırma sırasında neler gerçekleşiyor? Korku tepkisi koşullandırıldığında, sinirler kendilerini gruplara ayırarak uyum içinde hareket ediyorlar. Bu gruplaşma bastırılmadan sonra da sürüyor, ancak tepki doğmuyor. Çünkü kendilerini harekete geçirecek itici güç üretilmiyor. Bu, tepki kontrol altına alınmış olsa da, grupların yeni bir itici güçle tekrar aktif hale gelebileceği anlamını taşıyor; Fobilerin sürekli artması gibi...

İlaç mı diyalog mu?

Hatırlanan korkuları bastırabilecek kimyasal bileşikler bulmak çok zor. Bu arada araştırmacılar, anksiyeteyi artırdığı görülen kimyasal mesajcıları yani nöromedyatörleri (nörotransmitter) engelleyecek ilaçlar geliştirmeye uğraşıyorlar.

Psikiyatrik ilaçların ulaştığı başarı, GABA (gama aminobütrik asit- nöromedyatör tutucu) azlığının anksiyete hastalıklarını artırdığını işaret ediyor. Bu bilgiden hareketle, günlük kaygıları, nedeni açıklanamayan korkuları engellemeye yönelik çok sayıda ilaç üzerinde araştırmalar sürüyor. Bir kısım ilaçlar günümüzde tedavi amaçlı kullanılıyor.

Psikoterapi, anksiyete hastalıklarını tedavi etmek konusunda ilaçların alternatifi. Doktorlar çok sayıda yöntem geliştirmiş durumda. Ancak bunlardan hangilerinin başarıya ulaştığı tartışma konusu. Örneğin psikanalizciler, anksiyetenin kaynağı olarak tanımladıkları, hastanın bilinçdışı çatışmalarını çözmeye çalışıyorlar. Kognitif terapistler, hastanın mevcut uyaranlara karşı tutumunu değiştirmeyi hedefleyerek, kaygı ve huzursuzlukları kontrol altına alma yöntemini benimsiyorlar.

Davranışçılar, bilinçdışı hafızanın önemine kuşkuyla yaklaşıyor ve belirtileri tedavi ederek fobileri önlemeyi deniyorlar. Bazı davranışçılar, kaygıyı tetikleyen uyarıcıya hastanın duyarlılığını derece derece artırarak, ona alışmasını sağlıyorlar. Diğerleri, teşhir terapisi kullanarak, hastasını doğrudan ve şoka yol açacak şekilde uyaranla yüz yüze getiriyor. Her iki terapi de, ters koşullandırmayla anksiyetenin aşılmasını amaçlıyor.

Yöntemleri ne olursa olsun, terapistler ve ilaç üreticileri, korku ve kaygıları dindirmek konusunda zor bir görevle yüz yüzeler. Çünkü beyinde meydana gelen bağlantılar tam olarak çözülmüş değil. Korkular ve diğer duygular bizi kolayca yenilgiye uğratabilirken, bu tür duyguları gönüllü olarak baskı altına almak neredeyse imkânsız. İşte bu nedenle terapiler çok uzun sürüyor ve başarı sağlama konusunda kimse garanti veremiyor.

İnsanoğlu kendine korku yaratma konusunda çok başarılı. New York Üniversitesi nörobiyologlarından Joseph E. LeDoux, beynin en güçlü ve etkili işlevlerinden birinin, tehlikeli uyarılara ait hatıraları çabucak biçimlendirip, uzun süre saklayıp, gelecekte benzer uyarılar söz konusu olduğunda bunlardan yararlanma kabiliyeti olduğunu söylüyor. Bu lüksün pahalı olduğunu da ekliyor: "İhtiyacımızdan daha fazla korkuya sahibiz..." Gerçekten de öyle, korkuları tanımlama yetimiz çok gelişmiş. Onları kontrol edebilme yeteneğimiz ise çok zayıf. LeDoux'ya göre yanlış, işte bu ters orantılı özelliğimizle harekete geçen, olağanüstü etkili korkuya koşullanma sistemimizde yatıyor.