'Seyitömer Beyinleri'

Dünyadaki doğal mumyalaşma olguları açısından eşsiz özellikler…

'Seyitömer Beyinleri'
Dünyadaki doğal mumyalaşma olguları açısından eşsiz özellikler… Haber2Kütahya Seyitömer’de bir linyit havzası içerisinde bulunan bir höyükte 2006 yılından beri yapılan kurtarma kazılarında, orta tunç çağı kültür katmanına gelindiği zaman bir fay hattı izi, deprem delilleri ve kuvvetli bir şekilde bir yangına işaret eden çok sayıda karbonlaşmış yapı (yanmış ev ahşapları, kaplar ve iskeletler) ortaya çıktı.. İşte bunların arasında çok değerli başka bir şey daha vardı: Mumyalaşma, beyin mumyalaşması. Seyitömür Beyinleri adı verilen bu mumyaların, dünyadaki benzerlerine kıyasla eşsiz özelliklere sahip olduğu görüldü... İşte heyecan verici bir bilimsel öykü... Dr. Meriç A Altınöz1, Prof. Dr. Aydın M Sav2, Uzm. Dr. Bahri İnce3, Prof. Dr. Nejat Bilgen4 1- Haliç Üniversitesi – Moleküler Biyoloji ve Genetik ABD, 2- Acıbadem Üniversitesi – Patoloji ABD, 3- Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi - Psikiyatri Birimi, 4- Kütahya Dumlupınar Üniversitesi – Arkeoloji ABD Ölümsüzlüğün sırrını arayan insanoğlu için mumyalar ve mumyalaşan dokular her zaman ilgi kaynağı olmuş, ancak daha büyük ilgiyi ise çok daha nadir rastlanan doğal mumyalar oluşturmuştur. Kuzey Avrupa ülkelerinde “bog body” olarak bilinen, çürümüş bitkilerin tanen’li özsularını içeren turba bataklıklarındaki binlerce yıllık insan vücutları, çöl kumulları içinden çıkan desikke olmuş (suyu çekilmiş) ama organları yerinde insanlar, And Dağları üzerinde tanrılara kurban edildikten sonra soğukta mumyalaşmış yüzlerce yıllık çocuk cesetleri, bunlara örnek olarak verilebilir. Bu tarz doğal mumyalaşma ürünü cesetlere en önemli örnek, Avusturya-İtalya sınırındaki Alp Dağları’nda bulunan buz adam Ötzi’dir. 5000 yıllık bu cesedin incelenmesi, arkeoloji, antropoloji ve tıp bilimleri ile bu bilimlerin az bilinen kesişim alanlarına dair çok değerli bulgular sağlamıştır. Kütahya Seyitömer’de bir linyit havzası içerisinde bulunan bir höyükte 2006 yılından beri arkeoloji profesörü Nejat Bilgen ve ekibi tarafından kurtarma kazıları yapılıyordu (Resim 1a, Resim 1b). Bu höyükte orta tunç çağı kültür katmanına gelindiği zaman bir fay hattı izi, deprem delilleri ve kuvvetli bir şekilde bir yangına işaret eden çok sayıda karbonlaşmış yapı (yanmış ev ahşapları, kaplar ve iskeletler) ortaya çıktı (Resim 2). İşte bunların arasında çok değerli başka bir şey daha vardı: Mumyalaşma, beyin mumyalaşması. Seyitömer’de bulunan iskeletlerde tüm vücut mumyalaşması söz konusu değildi, çok nadir ve çok değerli bir olgu olarak beyinlerin korunması karşımıza çıkıyordu (Resim 3). Biz bu olguyu açıklamak üzere çoklu-disiplinli bir yaklaşım tarzı benimsedik. Beyinlerin makroskopik (Resim 4), mikroskobik olarak incelenmesi (Resim 5), beyinlerin tomografi görüntülerinin alınması (Resim 6), ICP-MS adındaki ileri derecede hassas ve pahalı bir teknoloji ile 33 farklı element seviyesinin beyinlerde miktar tayini, beyin dokusunda kalmış olabilecek yağ asitlerinin kromatografi denen bir teknikle analiz edilmesi ve son olarak eğer başarabilirsek bu dokulardan DNA elde edebilmek hedeflerimiz arasındaydı. Beyinlerin incelenmesinde frontal ve frontotemporal yani ön anatomik yapıların korunamadığı, ancak bunun dışında kalan diensefalik, arka çukur (serebellum / beyincik) ve metensefalik (pons ve medulla oblongata / beyin sapı) yapılarının beklendiği üzere tamamen çağdaş insan beyin yapılarıyla eşdeğer özellikte oldukları görüldü (Resim 7). ELEMENTLER BİZE NASIL FİKİR VERECEKTİ? Post-mortem (ölüm sonrası) dönemde bir dokudaki elementler o dokuda 2 sebeple bulunuyor olabilir. Diagenez ve biogenez ile. Diagenez topraktaki elementlerin yavaşça çözülerek dokulara girmesi, biogenez ise söz konusu cesede sahip kişinin yaşadığı dönemde gıdalar, içme suyu, hatta nefes yolu ile o elementleri vücuduna almasıdır. Elementlerin biogenez ya da diagenez’le dokuya geçtiğine nasıl karar vereceğiz? Biz beyinlerle birlikte aynı anda beyinlerin ait olduğu iskeletlerden, dişten ve iskeletlerin çevrili olduğu topraktan da numuneler aldık. Daha sonra burada elde ettiğimiz element seviyelerini, günümüz beyin, kemik ve diş element seviyeleri ile (normal değerler) kıyasladık. Dokularda normalden yüksek seviyeler, topraktaki yüksek seviyelerle paralel ise diagenez ile geçiş olduğunu anladık. Ancak örneğin toprakta az bulunan bir mineral, kemik ve diş dokusunda normal ancak beyinde yüksek ise, bunun biogenez olduğu anlaşıldı. Literatürde şu ana kadar doğal mumya dokularında eser element incelemiş hiç kimse mumyanın etrafında bulunan topraktan da numune alıp, biogenez ve diagenez ayrımına dikkat etmemişti. Alkali Elementlerden Zengin Toprak: Ölümsüzlük Toprağı: İnsan vücudunda ölüm sonrası çürümenin olmayışı olağan dışı fiziki koşulların bir arada olmasına bağlıdır, çünkü olağan dışı fiziki koşullar olağan dışı biyolojik sonuçları doğurur. Bunların bazılarının yukarıdaki örneklerden anlaşılacağı üzere, aşırı kuruluk, aşırı soğuk ya da turba bataklıklarında olduğu gibi soğuk ve kimyasal tanenlerin (tanen: fenolik yapılı bitkisel pigment maddeleri, bazıları aspirin hammaddesi gibi vücuda faydalı maddeler içerebilir, yüksek dozda ise antibiyotik hatta zehir etkisi de yapabilir) bir arada bulunması gibi özellikler olacağı anlaşılabilir. Toplu mezarlarda ise çürümeye karşı en önemli direncin topraktaki nem ile birlikte alkali metallerin bir arada etkisi ile vücut dokusundaki yağların sabunlaşması olduğu anlaşılmıştır. Gerçekten Seyitömer toprağında potasyum, alüminyum ve magnezyum bol miktarda mevcuttur. Bu konuda Notter bulguları olarak geçen bir deney ile paralel sonuçlar elde ettik. İnsan ve domuz vücutlarından deri altı yağ dokusunu içeren birer parçayı suya atıp, suda sabunlaşmasını beklerseniz, domuz dokusunda bu mümkün olur; ancak insan dokusunda saf su içerisinde bu sabunlaşma gerçekleşmez. Bunun sebebi net olarak anlaşılamamıştır ama domuz dokusunda potasyum ve magnezyum insan dokusuna göre çok daha fazla bulunmuştur. Seyitömer toprağı, sabunlaşma için gereken potasyum ve magnezyumu dışarıdan sağlamıştır. Alüminyum: Yaşlanmada beyin çürütücü mü, tam tersi beyin koruyucu mu? Alüminyum’un da alkali etkisi ile yağları sabunlaştıran ve kokuşma/çürüme ile yok olmasını engelleyen bir özelliği olduğunu söylemiştik. Alzheimer (bir tür bunama sendromu) hastalarının beyninde alüminyum miktarları fazla bulunduğunda, ilk yıllar hemen alüminyum’un beyin için zehirleyici olduğuna dair yorum ve yayınlar zirve yapmıştı. Ancak son yıllarda Alzheimer beyinlerinde beyinde asıl hasarı başlatan bölgeler (amiloid plak bölgeleri) ile alüminyum’un farklı yerlerde toplanması dolayısı ile böyle bir çıkarımın hatalı olduğuna dair görüşler arttı. Alüminyum’un insan dışındaki basit canlılarda merkez sinir sistemi üzerinde değişik görevleri vardır, örneğin alüminyum ve silisyum’un bir karışım kristali olan kalsedoni (chalcedony), Rajidae sınıfından elektrik balıklarının sinir hücreleri üzerinde bulunur. 2008 yılında Arjantinli bilim adamları aynı minerali uzun yaşamış (en az 80’li yaşlara kadar) ve kronik hastalıklara sahip olmadan yaşın getirdiği ani nedenlerle ömrünü yitirmiş kişilerin beyinlerinde saptadılar, bu mineral kristali gençlerde yoktu ve yine bu kristal hiçbir beyin hasarı ile ilişkili değildi. Belki de alüminyum az dozlarda beyin proteinlerinin parçalanmasını durduran bir faktördür… Manganez: Kuraklıkta proteinlerin parçalanmasını engelleyici Aşırı kuruluk esnasında hücrelerin parçalanmasının proteinlerde karbonilasyon denilen bir değişiklik ile gerçekleştiği bakteri hücrelerinde gösterildi. Bu karbonilasyona ise direnç sağlayan faktörün manganez olduğu anlaşıldı. Manganez de hem Seyitömer toprağında hem de dokularda boldu… Bor: Tesadüfler ancak 4000 yılda bir çıkacak bir bulgu için bir araya gelirse… 2003 yılında Almanya Tübingen Üniversitesi’nde yapılan biyokimya araştırmaları ile Mısır’daki ünlü Tutankamon ve Deir El Bahari Mumyaları’nda cesedin çürümesini engellemek için kullanılan solüsyonların bor içerdiği saptandı. Seyitömer toprağında da, beyin dokusunda bor mevcuttu ve Mısır mumyalarında kasten kullanılan miktarlar kadar, hatta hafifçe daha yüksekti. Bor insan için düşük dozlarda (buna mumyalaşmada kullanılan dozlar da dahil olmak üzere) zararlı değildir. Hatta diğer eser elementler ile kıyaslandığında çok daha yüksek dozlarının tolere edildiği biliniyor. Örneğin “nötron yakalama tedavisi” denen ve kanserli dokuya yoğunlaştırılan radyasyon tedavisinde kullanılan borik asit günde 20 grama kadar vücuda alındığında toksik etki yapmıyor. Farelerde eksikliği kemik ve kürk sağlığında bozulmaya yol açıyor. Tabii şu sorunun gündeme gelmesi mantıksız değil: Ya organ nakillerinde dokunun çürümemesi için bir faktör olarak bor kullanabilirsek ?... Çinko ve Bakır: Rosalio Lombardi örneği ve heykeltraşın hem çekici hem de keskisi bir araya gelirse Seyitömer toprağında bulunan ve dokulara geçmiş iki önemli maden bakır ve çinko idi. Yalnız bakır, kemik ve dişlerden daha fazla beyinde konsantre idi ve biogenez de geçişinde rol oynamış olabilir; ancak onunla ilgili ayrıntıyı şu durumu tartıştıktan sonra ele alacağız: Bir doku mumyalanabilir ancak mumyalama iki şekilde olur: müzelerde gördüğünüz gibi biraz korkutucu, büzüşmüş, kurumuş insan cesetleri şeklinde bir koruma olabilir. Ya da “Rosalio Lombardi” ismini Google’layınca göreceğiniz üzere hayret verici şekilde karşınıza çıkacak, 90 yıldır uyuyan cildinin güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş güzel bir kız bebek şeklinde. Bu durumun sebebi 2009 yılına kadar bir sırdı, 2009 yılında İtalyan Antropologlar mumyalama işlemini gerçekleştiren doktorun not defterini ele geçirince sır meydana çıktı: Doktor mumyalama solüsyonuna mumyalama işleminde zaten kullanımı bilinen formaldehid ve etanol yanında aspirin’in kök maddesi salisilat ve çinko eklemişti. Bu durumu şöyle yorumluyoruz: Mumyalama, bir heykeltıraşın çekiç ve keski darbelerinin bir arada çalışması gibi bir kondüsyon içinde gerçekleşirse mükemmel bir silüet koruma gerçekleştirebilir. Burada taşa ilk darbeyi vurup, kalıp taştan bir heykel çıkacağına karar veren kaba etkili çekiç, kırılmış taştan bir silüet çıkartan ise ince darbeli keskidir. İşte mumyalama işleminde cesedin kokuşmayacağına, parçalanmayacağına ilk karar veren pro-oksidan / oksitleyici molekül ve elementlerdir; formaldehit gibi, cıva gibi (dünyadaki ilk mumyalama örneklerinde cıva da kullanılıyordu). İşte Rosalio Lombardi mumyalanmasında çekiç ve keski (formaldehit ve etanol’e karşı aspirin kök maddesi ve çinko) böyle bir arada idi. Seyitömer örneğinde de alkali oksidan maddeler (alüminyum ve mangan)’a karşı anti-oksidan (çinko ve bakır) elementleri bir arada görüyoruz. Denebilir ki Seyitömer bulguları arasında korunmuş bir yüz, bir silüet yok. Ancak, en sonunda tartışacağımız üzere burada bulunan beyinler kimyasal yapısı (sinir sistemi dokularına özgü çoklu çift bağ içeren yağ asitleri) açısından dünyada en iyi korunmuş beyin örneklerini teşkil ediyor. İşte bu durumu Seyitömer’in mineralden zengin toprağında oksidan ve anti-oksidan mineral elementlerin birarada bulunuşu ile izah ediyoruz. Bakır’ın burada iki ilginç özelliği daha var. Çalışmamızı yaparken literatür taramasını 1800’lere kadar indirdik, çünkü geçmişte doğal beyin mumyalaşması sık karşılaşılan bir durum değildi. JSTOR isimli uluslararası bir bilim veri tabanından faydalandık. Orada karşılaştığımız 1901 tarihli bir derleme makalede, Kuzey Amerika’nın kurak bölgelerinde bir Kızılderilinin kırılmış kafatası içerisinde korunmuş bir beyine rastladıklarında, alnında bakır bir taç olduğu ve bu tacın kısmen çözülerek tüm kafatası ve beyini yeşilimtrak bir renge boyadığı yazılı idi. İşte bizce de beyinde kısmen diagenez ve büyük ihtimalle biogenez ile geçen bakır bu özel koruma şeklini yüzlerce yıl önce bambaşka bir coğrafyada tekrarlatmış olabilir. Biogenez Mineralleri ve Madencilik: Kalay, Bakır, Kurşun, Arsenik, Nikel ve Selenyum Birkaç minerale baktığımızda bunların ya toprakta çok az olduğu halde beyinde bulunduğu ya da toprakta normal seviyelerde bulunduğu halde normalde kemikte yoğunlaşması gereken bu minerallerin büyük ölçüde beyinde yoğunlaştığı dikkati çekiyordu. Önce bu 6 elemente bakalım: Kalay, Bakır, Kurşun, Arsenik, Nikel ve Selenyum. Bu 6 elementten dördünün tunç/bronz çağında işlenen maden filizlerinde olduğuna dair kesin arkeometrik kanıtlarımız var! Çünkü zaten bronz / tunç denen alaşımı zaten bunlardan ikisi bakır ve kalay meydana getiriyor. Bu madenlerle birlikte de cevher damarlarından kurşun ve arsenik çıkıyor ve tunç çağı maden figürlerinin içinde bolca varlar. Dahası sadece selenyum ve kalay toprakta hiç yok iken Seyitömer cesetlerinde vardı. Pek çok ayrıntılı arkeometrik araştırma madencilik esnasında toksik maden zehirlenmelerinin daha antik ve tarihöncesi çağlarda mevcut olduğunu, hatta çoğumuza ilk başta şaşırtıcı geleceği üzere günümüzden çok daha yoğun olduğunu ortaya koyuyor (teknoloji ile sağlığımızın bozulduğunu iddia edenlere enteresan bir çeldirici !). Muhtemelen cesetlerden bazılarında beyinlerin daha çok korunmuş olmasının yanında ısı, yangının oluşturduğu vakum özelliği; ve muazzam Seyitömer toprağının katkıları yanı sıra o kişilerin madenci olmasının da bir özelliği vardı! Yağ Asitleri: Neredeyse Ağrı Duyusunu Algılayacak Seyitömer Beyinleri Beyin dokusu vücut içerisinde yağdan ve yağ asitlerinden en zengin dokudur. Ölümden sonra dokuların korunmasında en önemli faktörlerden birinin ise yağ asitlerinin sabunlaşması olduğunu söylemiştik. İşte bu iki bilgi bir araya geldiğinde Seyitömer beyinlerinde yağ asitleri tayini yapmanın elzem olduğunu düşündük. Bu işi mumyalarda gerçekleştirmiş dünyada 2 grup daha vardı. 2002 yılında dünyadaki çok farklı koşullarda mumyalaşmış cesetlerde doku yağ asitlerini analiz eden Viyana Hijyen ve Klinik Mikrobiyoloji Enstitüsü ve dünyada ilk kez mumyalaşmış bir beyinde yağ asitlerini analiz etmiş olan İsviçre Mumya Projesi Grubu’nun 2010 yılı araştırması. Tarihlere bakıldığında yapılan çalışmanın ülkemiz bilimi açısından da mutluluk verici olduğu ortaya çıkacaktır. İşte biz, yağ asitlerinden çıkan tüm verileri bu 2 grubun verileri ile kıyasladık. Beyinlerde stearik ve palmitik asit yüksek, mristik asit ise düşüktü. Buradan sıvının çok bol olmadığı bir yerde sabunlaşma gerçekleştiği anlaşılıyordu. Stearik asit’in palmitat’tan yüksekliği ortamdaki ısının yüksek oluşuna bir kanıt daha teşkil ediyordu. Nervonik asit ve cis-vaksenik asit gibi 9. ve 7. karbonlarında çift bağ içeren ve sinir sistemine özgü yağ asitlerinin ilk kez Seyitömer beyninde korunduğu ortaya çıktı. Hepsinden önemlisi, yapısı çok kırılgan olan ve hemen oksitlenebilen linolenik, octatetra-dekanoik, araşidonik ve eikozapentanoik asit’lerin yani 3 ve 3’ten fazla çift bağ içeren yağ asitlerinin korunduğu dünyada tek örnek olduğu ortaya çıktı. Araşidonik asit’in çok kolay parçalandığını ve araşidonik asit’in vücutta ağrı duyusunu algılamak için kullanıldığını belirtirsek, ne derece hassas moleküllerin çürümeden kaldığı anlaşılacaktır. Şimdi yukarıda verdiğimiz Rosalia Lombardi, çekiç ve keski örneği daha iyi anlaşılacaktır. Burada hem beyin çürümemiş kalmıştır, hem de anlamsız bir karbon yığını olarak değil kimliği ile birlikte varlığını korumuştur. Kimliği demişken, son olarak gerçek kimliğini, yani DNA’sını tartışalım. Seyitömer Beyinleri’nde DNA ve erkek cinsiyet tayini. Türkiye’deki en eski paleo-DNA analizi Seyitömer Beyinleri’nde DNA analizini eski kemiklerden DNA eldesi konusunda bir uzman olan Havva Altunçul yürüttü. Hem beyinlerden, hem de beyinlerin oturduğu kafatası kaidesi içerisinde bozulmadan kalmış DNA parçaları bulundu. Hem beyinden, hem de aynı beynin kafatasından Y kromozomu üzerinde bulunan amelogenin geni sinyal vermiştir. Yani kişi genetik analize göre erkektir, aynı kişinin iskeletindeki antropolojik tayin de erkek olduğu sonucunu vermiştir. Buna göre bu sonuçlar ülkemizde gerçekleştirilmiş en eski paleo-DNA analizleridir. CUMHURİYET BİLİM TEKNİK EKİ