'Anadolu Kültürü renkleri kucaklar'

Referans: Hocam, Referans Dergisi Batı Avrupa' da Almanya' da yayınlanan ve oradaki düşünce birikimini geleceğe taşımak iddiasında olan bir dergi...

'Anadolu Kültürü renkleri kucaklar'
Paylaş:

Dokuzuncu sayımızda sizi konuk ederek, orda yaşayan insanların problemlerine bir nebze de olsa ışık tutmak istedik. Bildiğiniz gibi, orada yaşayan Türk çocukları evde farklı bir kültürle yetiştirilirken dışarıda da yabancı bir kültürün baskısı altında ezilmektedirler. Avrupa'da asimilasyona maruz kalan Türk çocuklarındaki ruhsal ikilemler konusunda neler söylerdiniz? Biliyorsunuz asimilasyon büyük bir iddia... Aslında doğru olan entegre olmaktır... Yabancı biri ülkeye geldiğinde onu asimile etmek islerseniz onun kültürünü ve kimliğini yok ediyorsunuz. Kültürlerin bir arada yaşaması konusunda üçlü bir teori vardır. Birinci teori mozaik teorisidir. Mozaik kültürde bütün kültürler varlıklarını korurlar ve zayıf bağlarla birbirine bağlıdırlar. Diğeri. Anadolu'da gerçekleşmiş olan ebru kültürüdür. Ebru kültüründe bütün renkler kendi renklerini korurlar ama birbirlerine çözülmeyecek derecede karışmışlardır. Bunu Anadolu kültürü başarmıştır. Avrupa'da da gökkuşağı kültürü vardır. Renkler var ayrıdır ama hiyerarşi vardır. Oranın yerli ırkı kendini üstün görüyor ve diğerlerini ötekileştiriyor. Avrupa gökkuşağı kültürünü uyguladığı için içerisinde yaşayan yabancıları ikincikli görme, ötekileştirmeci eğilimine sahiptir. Bunun tek istisnası başaralı olan yabancılardır. O toplum içinde başarılı olan yabancılara bunu yapamıyorlar. Eğer yabancılar Avrupa'da iyi eğitim alıyorlarsa, iyi bir işletmeci veya yönetici konumuna sahip oluyorlarsa onları o gökkuşağı kültürü kolay kolay asimile edemiyor, işte bu nedenle Avrupa'da asimilasyonla yapılacak en doğru mücadele başarı için düzgün bir eğitim, başarı ve yaşadığı topluma katkıda bulunarak söz sahibi olmak ve 'Ben buralıyım, kendi kimlik ve inancımı koruyarak size de katkıda bulunuyorum' demektir. Bunu diyebilmek özgüveni de korumak demektir. Almanya'daki Türk çocuklarının yaşadıkları ikilem ruhsal özgüven eksikliğidir. Çocuklar özgüvenlerini kaybettikleri için ikincil olma durumunu içselleştirerek bu durumu kabulleniyorlar. Halbuki özgüven ancak, kişi kendi eksikliklerini bilerek başkalarıyla yatay ilişki kurduğu an gerçekleşebilir. Ruhsal ikilem hali ortaya çıktığında da kimlik karmaşası yaşanıyor. Bu kimlik karmaşası çocuğun kendi kimliğini küçümsemesi ve karşıdaki üstün saydığı kimliğe öykünmesi ile daha da karmaşık bir hal alıyor. Çocuk iki kültür arasında çabalıyor, arada kalıyor ve ne yazık ki bir kuşak böyle kaybediliyor. Daha sonra ki kuşaklar da ister istemez asimile oluyorlar. Bütün bunları önlemenin yolu da çocukta daha yetişme çağlarında kendi kültürünü iyi harmanlayarak ona özgüven kazandırmak ve yaşadığı toplumda içine kapanarak değil topluma uyum sağlayarak başarmaktan geçiyor. Avrupa'da çok örneğini gördüğümüz bir kısım Türk ailelerinde çocuk dar bir daire içinde kültürünü korumaya teşvik ediliyor, dolayısıyla komşuları ve etrafı ile ilişkisi kesiliyor ve kimliğini korumasına rağmen yaşadığı toplumda dışlanıyorlar. Bu da ikilem yaşanmasına neden oluyor. Aksanlı konuşmaları, toplumla uyuşmayan davranış şekilleriyle bu tür çocukların başarı değeri düşüyor. Bu nedenle çocuklarımızı yetiştirirken kendi kültürümüzün, değerlerimizin özgüveni ile yetiştirmek ve onlara başka kültürlere olan saygısını da vermek gerekiyor, özgüvenimiz içinde bir kimlik geliştirebilirsek ruhsal karmaşayı yaşamamış oluruz. Avrupa'daki çocuklar iyi bir dil eğitiminden geçmedikleri zaman ve asimilasyon korkusuyla kendi içlerine hapsedildikleri zaman sosyal uyum konusunda da zorluk çekiyorlar. Sosyal uyum eksikliğinde karşı taraf bunu zeka geriliği olarak algılıyor. Ve çocuklar da yapılan testlerde düşük puan alıyorlar. Bunu önlemenin yolu karşı kültürün çocuklarının yaşadıkları ortamı bizimkilerin de yaşaması veya tanıması, bunun yanında da kendi kültürümüzü sevdirerek onlara aktarmamız gerekmektedir. Bizi biz yapan farklı değerler nelerse yemek pişirme alışkanlıklarımızdan tutun dini ritüellerimize kadar onları içselleştirebilecek bilgileri vermek ve aynı zamanda yaşadıkları toplumun da bir parçası olduklarını hissetmelerini sağlamalıyız. Hocam biliyorsunuz Avrupa'da genç kuşaklar gittikçe anadillerinden uzaklaşmaktadırlar. Anadilde kendini ifade edememenin yarattığı problemler nelerdir sizce? Aslında evde aile bireyleri ile anadilini iyi derecede konuşabilmek ve dışarıda yaşadığı toplumun dilini yine aynı şekilde iyi derecede konuşabilmek en ideal olanıdır. Duyarlı aile, çocuğunu sağlıklı yetiştirmek isteyen aile çocuk konuşmaya başlamadan kendi aralarında bir anlaşma yapabilmeli ve evde çocuğun mutlaka ana dilini çok iyi öğrenmesini sağlamalıdır. Aynı mekanda iki dili konuşmak çocuğun ikilem yaşamasını yaratabilir. En sağlıklısı ayrı mekanlarda ayrı dillerin konuşulmasıdır. Evde iyi derecede anadil, dışarıda ise o toplumun dili... Çünkü toplumun dili de çok önemlidir ve çocuk sürekli evde yaşamayacaktır. Tecrübelerden sabittir ki Türk çocuklarının en büyük dışlanma nedeni de yaşadıkları toplumun dilini çoğu zaman ihmal etmelerdir. Ama bu kendi dillerini ihmal etme anlamı taşımaz. Ailenin yarattığı ortam bunu sağlayabilir ve ilişkiler hem evde hem de dışarıda daha sağlıklı gelişebilir. Kendi diline hakim olmadan başka bir dile hakim olmak mümkün olmayabilir buna da dikkat etmek gerekiyor. Ama bütün bunlar toplumdaki dokuyu görmemezlikten gelmek anlamını da taşımıyor. Hocam, sık sık gündeme getirilen yabancılaşma sendromu değişim psikolojisi ve aile ilişkileri konusunda neler söylemek isterdiniz? Aslında yabancılaşma sendromu öğrenilmiş çaresizliktir. Kişi, ben bu dili öğrenemiyorum, bu topluma uyum sağlayamıyorum bu kültürü sevmiyorum dediği an yabancılaşma sendromuna geçer. Bu durum sadece Almanya, Fransa'da yaşanmıyor. Anadolu'dan İstanbula'a gelenler arasında da yaşanıyor. Anadolu'dan gelenler örneğin Beykoz'da Göreme Mahallesi. Şebinkarahisar Mahallesi oluşturuyorlar. Kahveler, yemekler, eğlenceler, demekler ayrı. Ama bu kötü bir şey değil. Aslında kişi çocukluğundan beri edindiği alışkanlıktan nerede yaşarsa yaşasın orda devam ettirmek istiyor. Ama bunu yaparken İstanbul'daki gelişmelerden, eğitim halkasından kopuk ve habersiz olmak onlara çok şey kaybettiriyor. Ama eğer biri kendi mahallesinde kendi kahvesine derneğine gidiyor, öte taraftan da İstanbul 'daki bir üniversitede de eğitimine devam ediyor, yaşadığı toplumun bir parçası olabiliyorsa ki doğru olanı budur, orada bir yabancılaşma söz konusu değildir. Burada aslında çifte mesaj ön plana çıkıyor. Bizim kültürümüzün olumlu yanlarını aktarabilirsek mesaj da olumlu olarak algılanabiliyor. Mesela, bizim topluma mahsus yardımlaşmak iyilikseverlik, hoşgörü, sözünde durmak, dürüstlük gibi mesajlar hiç bir toplumda karşılıksız kalmaz. Ahlaki öğretilerimizi öne çıkarabilir ve yaşadığımız toplumdaki insanlara bunu iyice anlatabilirsek mesajlarımız yerini bulur ve yabancılaşma riski de aza inmiş olur. O insanlara bir din bir kültür propagandası yapmak yerine onlarla ilişkide iyi insan olmak konusunda rol model olmaları tavsiye edilebilir. Hem işini layıkıyla yapan hem de ahlaklı, dürüst olan insanlar daha çabuk kabul görürler. Davranış diliyle örnek olurlarsa oradaki insanları daha çabuk etkilerler. Çünkü Batının bu değerlere çok ihtiyacı vardır. Batı insanı her konuda bir kafa karışıklığı yaşıyor. Batı'nın dayandığı bazı kavramlar artık aklı tatmin etmiyor. Hatta Batı'da insanların çoğu dinlerine bile bir 'Kültür' olarak bakıyorlar. Dinlerini geleneksel olarak yaşıyorlar ve ölüm sonrası hayata çok karışık düşüncelerle bakıyorlar. Mesela bir Alman komşu vefat ettiğinde onlara gidip dini bir propaganda yapar gibi değil de samimi bir şekilde, teselli edercesine insanların acılarını hafifletmek konusunda sohbet etmek de uyum konusunda atılacak güzel bir adımdır. Bakınız, dinimizin ilk ortaya çıktığı zaman kölelerin, mazlumların toplumdaki dezavantajlı insanların arasında yayılmıştır. Bunun nedeni de insanların çaresizliklerine çare getirmesidir. Teselli vermesi, çözüm yollan göstermesidir. Avrupa toplumunda da bir Müslüman olarak yaşarken oradaki hastalan, çaresizleri, düşkünleri, teselli arayanları göz ardı etmemek, onlarla olumlu ve yapıcı diyaloglar kurmak hem görev hem de uyum için bir ihtiyaçtır. Hatta mazlum ve muhtaç insanlara hangi dine mensup olursa olsun sosyal hizmetler bazında hizmette bulunmak bizim kültürümüzün güzelliklerindendir ve bunu gerçekleştiren insan toplumda dışlanmaz, yabancılaştırılmaz. Bütün bu davranış şekilleri orda kendini egemen gören kültür gruplan tarafından da olumlu hareketler olarak algılanır ve insanlarımız yabancılık sendromundan yabancı kültür kıskacından kurtulmuş olurlar. Belçika'da diplomat olan bir arkadaşım anlatmıştı. Belçika Başbakanı o diplomat arkadaşımızı çağırıyor ve diyor ki, 'Sizde aile ilişkileri ve yardımlaşma kültürü beni hayran bıraktı. Aileden birisi suç bile işlese yardımlaşma durmuyor ve o insan yalnız bırakılarak, dışlanmıyor. O suçlu kendisine sahip çıkılınca suç işlemekten uzaklaşıyor. Böylece aile harika bir koruyucu rol üstleniyor. Aman bu aile düzeninizi koruyun!' Bu onların hayran olduğu bir özelliğimiz. Bizim ailemizdeki o sıcak ilişkiyi dışarıya da taşıyabilir ve onlara da ulaştırabilirsek çok başarılı olacağız. Çünkü onların buna ihtiyacı var. Paylaşımın olduğu insanların kendilerini güvende hissederek mutlu olabildikleri bir aile ortamı orada oluşturabilirsek onlardan korkmamıza gerek kalmaz. Onlar aç ve susuzdurlar ve bu hakikatlere onların ihtiyaçları vardır. Davetlerle bunları gerçekleştirebiliriz. Onlar bizi tanıdıkça kendilerini ve davranışlarını sorgulamaya başlarlar. Hocam o değerli zamanının ayırıp bizlere yol gösteren açıklamalarda bulunduğunuz için hem Batı Avrupa Türkleri hem de Referans dergisi ailesi adına çok teşekkür ediyorum. REFERANS DERGİSİ/ MART 2014