Modern insanın özgürlük arayışı

Özgürlük bir tavır alıştır. İçimizden veya dışımızdan gelen ve bizi esir edici unsurlara karşı kendisinden yola çıkarak karar verebilme gücüdür. Öyleyse özgürlük bir bilinç formudur.

Özgürlük bir tavır alıştır. İçimizden veya dışımızdan gelen ve bizi esir edici unsurlara karşı kendisinden yola çıkarak karar verebilme gücüdür. Öyleyse özgürlük bir bilinç formudur.

Özgürlük insanın ya kendisiyle ilişkisinde ya diğerleri ile ilişkilerinde ya da tanrıyla ilişkisi bağlamlarında tartışılabilir. Özgürlüğü üç alanda kendimizle ilişkide ya da bireysel dünyada diğerleri ile ilişkide yani toplumda ve Tanrı ile ilişkimizde tartışacağız. Özgürlük ile ilgili en derin tartışma bu konulara ait ortaya çıkıyor. Özgürlük, bireyin kendisiyle olan ilişkisinde kendini bilinçte özgür kılabilmesi ve eylemde özgür olabilmesi için onu esir eden unsurlardan kurtulmasıdır. Biyolojik, psikolojik ve dış koşulları aşmayı başarmaktır özgürlük. Bağımlılık, aşırı tutku, korku ve kaygılar, zihinsel kurgular, aşırı istek, aşırı hırs, bencillik gibi duygular ve tutumlara hayır diyebildiği oranda kişi özgürdür. İsteklerin ve beklentilerin ulaşılamaz olmasının veya hiç olmamasının yarattığı baskı veya kontrolden kurtulmasıdır. Şeyh Ahlati’nin Şeyh Bedrettin’e söylediği “Hiçbir şey istemediğin zaman, her şey senindir” sözünde olduğu gibi vazgeçilmezleri azaltma bizi özgürleştirir. Bir bilinç formu olarak özgürlük, özgür olma iradesine bağlı olarak ortaya çıkar ve gelişir. İnsan, kendi varoluş kategorisini dayandırdığı ilke olarak kurgularsa, özgürlük bir amaç haline gelir. Özgür toplum sorunların tartışılabildiği, alternatif düşüncelerin geliştirilebildiği toplumdur. Özgür olmayan toplum ya da totaliter rejimlerde ise neyin doğru, neyin yanlış olduğunu açıkça tartışma olanağı yoktur. Bu tür toplumlarda egemen görüş eleştirilemez. Tek bir doğru kabul edilir, farklı görüşlere yer yoktur. Oysa bilim, sanat ve felsefe ancak özgür toplumda gelişir. İnsanlar tarih boyunca kötülükler karşısında hep birilerini, bir kültürü, bir ideolojiyi, bir inancı ya da bir sosyal grubu suçlamışlardır. Örneğin; Popper’ın yorumuna göre “Homeros’ta Truva’nın çevresinde ve kentin içinde kendiliğinden gelişen korkunç olayların sorumlusu tanrıların kıskançlığı ve gazabıdır. Odeysseus’un yanlış yola sapmasından da Poseidon sorumlu tutulur. Daha sonraki Hristiyan felsefesinde kötülüğün sorumlusu şeytandır. Marksizme göre kötülüğün sorumlusu sosyalizmin gelmesini ve cennetin dünyada yaratılmasını engelleyen kapitalistlerdir.” (Popper 2005: 194) Özgürlük başkalarını suçlayarak kötülüğün nedeni görerek ya da ötekileştirerek inşa edilemez. Bilinçte özgür olmak demek benim dışımdakinin özgürlüğünü kabul etmek demektir. Benim özgür olmam için benim ile eşit olandan kabul görmem gerekir. Tıpkı Hegel’in köle efendi diyalektiğinde olduğu gibi özgür bir bilinç varsa özgürlük söz konusudur. Özgür olmayanlardan kabul görmek bireyi özgür yapmaz. Öyleyse öncelikli talep karşımızdakinin özgür olmasını istemek olmalıdır.  Bu bağlamda temel hak ve özgürlükler konusunda ülkemizde çoğu zaman mesafe alınamamasının nedeni de burada yatmaktadır. Çünkü sadece kendi mensubu olduğumuz sosyal grubun, etnisitenin, inancın veya siyasi düşünce için özgürlük savunuculuğunu üstleniriz. Bu tavır bir özgürlük mücadelesi yürütmenin önündeki en önemli engeldir. Ötekini önemsemeyen ya da dahi vahim olarak ötekileştirici yaklaşım özgürlükçü bir yaklaşım olamaz. Ötekinin özgürleşmesi ile özgürlüğünü gerçekleştirebilirsin. Bütün diktatörler istediğini yapma gücünü ve iradesini kendilerinde görürler ama bilinçte özgür değillerdir. Çünkü diğerinin özgürlüğünü yok saymaktadır ve bu anlayışla da davranmaktadır. Özgürlük meselesini Tanrı ile insanın ilişkisi konusunda bir paradoks ile tartışmaya çalışalım. Ya her şeye gücü yeten bir Tanrı vardır, biz özgür değiliz ve her şeyden Tanrı sorumludur hatta kötülükten bile. Ya da biz özgürüz, her şeye gücü yeten bir Tanrı yoktur ve her şeyden bizler sorumluyuzdur. Bu paradoks mantıklı görünmesine rağmen, Tanrı insan ilişkisini tartışmada tam anlamıyla geçerli kabul edilemez çünkü bu ilişkide insanın özgürlüğü onun sorumluluğundan dolayı zorunludur. Tanrı insana bir takım sorumluluklar yüklediği için insan özgür olmak durumundadır. Eğer insan özgür olmazsa sorumlu da olamaz. İnsan eylemlerinin ahlakiliği onun özgür olması durumunda sorgulanabilir. Kant’ın yaklaşımı ile ahlakın inşası için özgürlük, ruhun ölümsüzlüğü ve Tanrının varlığı gereklidir. Tanrının varlığı insanın özgürlüğünü ortadan kaldırmaz aksine Kierkegaard’ın dediği gibi “İnsan yalnızca Tanrı huzurunda özgürdür” düşüncesini benimseyenler de vardır. Özgürlük ile sorumluluk arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur. Özgürlük alanımız genişledikçe sorumluluk alanımız da aynı oranda genişler.  Hatta günümüzde bazı düşünürler özgürlüklerin artışına bağlı sorumlulukların artmasını memnuniyetle karşılamamakta ve buna bağlı olarak bazı sorumluluklarının azalması için insanın bir takım özgürlüklerinden vazgeçebilirliliğini tartışmaktadırlar. Dostoyevski ise insan eylemlerinin Tanrının varlığı ile ilişkilendirmekte ve “Tanrı olmazsa her şey meşru olur” demektedir. Tanrının varlığı Dostoyevski için de insan özgürlüğünün engelleyicisi değil insan eyleminin düzenleyicisi durumundadır. Jean Paul Sartre insanın kendi özünü oluşturması için özgür olmasının gerekliliği üzerinde durur. Demokrasi de ancak özgür ve rasyonel düşünen bireylerin olduğu toplumlarda gerçekleşir. Özgürlük için insanlık yüzyıllardır çok ağır bedeller ödemiştir. Özgür olma bir bilinç formu olarak insan iradesinin bir seçimidir. Bu seçim kişiyi bazen çok zor kararlar almak zorunda bırakabilir. Örneğin Churchill’in II. Dünya savaşında İngilizlere “Size kan ve gözyaşından başka bir şey vaat edemem” demiştir. Onları ağır bir bedel ödeyerek özgürlüklerine sahip çıkmaya çağırıyor. Hem bireysel anlamda hem de toplumsal anlamda özgürlük istemeye bağlıdır. Bu istek bir bedel ödemeyi veya fedakârlığı gerektirebilir. Özgürlüğü değerli kılan da onun için verilen mücadeledir.