Leyla ile Mecnun bugün yaşasa kliniğe yatırırım

2009 yılında vefat eden eşine ithaf ettiği son kitabını konuşurken Tarhan, bir itirafta bulunuyor: “Bana, eşim yaşıyorken, ‘Âşık mısınız?’ diye sorulsa, ‘Seviyorum ama pek o popüler aşk tanımı içerisinde aşk var’ diyemezdim. Gerçekten kaybettiğim zaman anladım, âşıkmışım ama farkında değilmişim.” Nevzat Hoca’ya göre Leyla ile Mecnun’un aşkı da sorunlu. İnsanların bunu örnek alıp hayatlarını sefil hale getirmelerine gerek yok.

Leyla ile Mecnun bugün yaşasa kliniğe yatırırım

2009 yılında vefat eden eşine ithaf ettiği son kitabını konuşurken Tarhan, bir itirafta bulunuyor: “Bana, eşim yaşıyorken, ‘Âşık mısınız?’ diye sorulsa, ‘Seviyorum ama pek o popüler aşk tanımı içerisinde aşk var’ diyemezdim. Gerçekten kaybettiğim zaman anladım, âşıkmışım ama farkında değilmişim.” Nevzat Hoca’ya göre Leyla ile Mecnun’un aşkı da sorunlu. İnsanların bunu örnek alıp hayatlarını sefil hale getirmelerine gerek yok.

nevzattarhanBir ölüye âşıkmışım’ diyerek kitabınızı eşinize ithaf ediyorsunuz. Aşk Terapi’yi (Timaş) eşinizin ölümünden sonra mı yazmaya başladınız?
Eşim yaşıyorken bana, ‘Âşık mısınız?’ diye sorulsa, seviyorum ama pek o popüler aşk tanımı içerisinde aşk var diyemezdim. Gerçekten kaybettiğim zaman anladım. Âşıkmışım ama farkında değilmişim. Yaşadığımız güzel günler, paylaşımlarınız aklınıza geldiği zaman, bunun aşk olduğunu görüyorsunuz.

Üzerine düşünmemiş miydiniz önceden?
Daha önce o aşkın kıymetini biliyormuşum ama çok fazla da bilmiyormuşum.

Nasıl tanışmıştınız?
Eşim Bursalı. Ben de Işık Askeri Lisesi’nde görevliydim. Dostlarımız tanıştırdı.

Görücü usulü yani…
Yarı görücü denebilir. Tanıştıktan üç gün sonra nişan yaptık.

İlk görüşte aşk mı?
İlk görüşte iki taraf da kalben ‘tamam’ dedi. Düşüneyim demedik.

Aileniz Merzifon’daydı herhalde…
Telefon açtım, onları çağırdım hemen. Üç ay içinde de evlendik.

Kaç yaşındaydınız?
Ben 26, eşim 22 yaşındaydı.

Eşiniz çalışıyor muydu?
Sanat tarihçisiydi. Kız meslek lisesinde çalışıyordu. Birkaç sene sonra ayrıldı. İki oğlumuz, iki de torunumuz var. Küçük oğlum üniversitede okuyor.

İşkolik birisiniz. Bu, aile ilişkinizi nasıl etkiliyordu?
Gündüz hastanede, öğleden sonra muayenehanede oluyordum. Gece 10 civarında bile olsa eve geldiğimde hangi saat olursa olsun oturup muhabbet ederdik. Nitelikli beraberliğimiz vardı. Pazar günlerini muhakkak eve ayırırdım. İkinci oğlumuzdan sonra, onunla birlikte olmak için, 50 yaşından sonra, kayak ve ata binmeyi öğrendim. Aileyle birlikte bir şey yapmak hepimize haz veriyordu. Şimdi beraber gittiğimiz yerleri görünce mahzun oluyorum.

Eşinizin hastalığı neydi?
Çok nadir rastlanılan bir hastalık. Çapa, ilk vakamız dedi. Apandis ucu kanseri. Dünyada altı tane hasta varmış. 3 buçuk sene kemoterapi yapıldı. Acı çekti ama hiç şikâyet etmedi. Onun o hali, o mahzunluğu bile insanı etkiliyor. Bir senede, dört yakınımı kaybettim. Kayınvalide, kayınpeder, babam ve bir ay sonra eşim. 2009’da dört ölüm birden. Çok sarsıcıydı…

Kendinizi nasıl teskin ettiniz?
Ölüm konusunda inançlarınız olmasa dayanamazsınız. ‘Allah var, keder yok’ diyerek dayanabiliyorsunuz ancak. Dünya odaklı değil de ahiret odaklı yaşamayı düşününce, geçici üzüntülerin anlamsız olduğunu daha çok görmeye başlıyorsunuz. Böyle durumlarda insanın sağlam inançları yoksa savrulur. Elinde ölçü olması lazım. Ölüme açıklama getiremezse işte o entel bunalım dediğimiz bunalımı yaşıyor insan. Materyalist düşünenler ya kendini alkole veriyor ya da kazanımlarını dünyaya bir defa geldim diye harcıyor.

Siz ne yaptınız? Kendinizi daha da çok çalışmaya mı verdiniz?
Benim için iki tercih vardı; ya içime kapanıp, münzevi bir hayat yaşayacaktım, asosyal bir şekilde. Ya da halkın içinde Hak’la beraber olacaktım. Bu iç muhasebeyi yaşarken, hayatın rutinini devam ettirdim. Hayatımda anlam yönünde değişiklik yapmam gerekiyor dedim. Çünkü sorgulamalarınızdan sonra yaptığınız dünyevi işlerin bile yüksek hedefler, idealler için basamak olduğunu görüyorsunuz. İnsanlık için ne yaptın dedirtecek şeyler yapmam lazım dedim. Mesleğimi bunun için seçmiştim. Aslında alanım kulak-burun-boğazdı. Mesleğimde ilerlerken hayat felsefemde de ilerleyeyim diye psikiyatriye geçtim. İyi bir kulak-burun-boğazcı olmam bir hedefti ama o kadarla sınırlı kalıyor. Hayat felsefesine, manevi yaşama çok fazla şey katmayacaktı. Psikiyatride ilerlemek insanın manevi ilerlemesine katkı sağlar diye düşündüm.

Aşk dediğin ölçülüyormuş Mihriban!
Aşkın artık ölçümlenebildiğini söylüyorsunuz. Nasıl ölçüyorsunuz?

Aşkın kimyası, nörobiyolojisiyle ilgili bilgiler 1994’lerden sonra çıktı. Duygularla ilgili alanların nasıl çalıştığı anlaşılır oldu. İnsanların beyin haritalamalarını yapıyoruz. Beyin fonksiyonlarında normale göre sapma var mı tespit ediyoruz. Bu demektir ki, artık aşkın biyolojik yapısı da biliniyor. Mesela bir kimse depresyona girdiğinde beyin haritalaması yapabiliyoruz. Tutkulu aşklar var, güvenli, agresif aşklar... Aşka dair beyinde yapılan çalışmalar ortaya çıkardı ki bunların kimisinde depresyon, kimisinde paranoya, kimisinde şizofreni var. Çoğu aşkların arka planında böyle hastalıklar çıkıyor. Mesela ‘Eşik altı duygudurum’ diye bir hastalık var. O rahatsızlıkta şunu görüyoruz, kişi temel değerlerin uymayan kişiliğine, moral değerlerine uymayan davranış kalıpları geliştiriyor. Manik depresifin hafif olanı. Mesela ‘kolay âşık olma’ denilen bir davranış gösteriyor. Böyle durumlarda aile, çocuğu cezalandırıyor, hâlbuki hasta. Tedavi edince daha gerçekçi aşk yaşayabilir.

Aşk, iradi değil midir?
‘Ben âşık oldum, elimde değil’ diyor. Bazı hastalık grubu aşklarda var bu. Görür görmez şiddetli bir şekilde tutulabiliyor. Nasıl ki 10 kişi soğuğa çıkar biri hasta olur, diğerleri olmaz. O kişinin hastalığa bir yatkınlığı, kırılganlığı vardır. Bu kişiler de kolay âşık olmaya yatkın kişiler oluyor. Kolay âşık olan kişiler, duygusal denetimi zayıf olan kişilerdir.

Aşkı hastalık gibi tarif ediyorsunuz.
Aşk, hastalık gibi demek yanlış olur. Aşkın hastalık boyutuna düşmek ihtimali yüksek. Aşk, aslında çok güzel bir duygu. İnsanı yüceltir ama aşk nesnesini doğru seçebilirsen. Doğru kişiye aşkını yöneltebilmek mesele. Aşkın objesi yanlışsa aşk o zaman hastalık hale geliyor.

Kitabınızda Leyla ile Mecnun için “Bugün olsa hastaneye yatırılmaları gerekirdi” diyorsunuz. Neden böyle düşünüyorsunuz?
Leyla ile Mecnun’unki, kavuşmaları engellenince romanlaşmış aşk. Biliyorsunuz Leyla, Mecnun’a gelmiştir ama kabul etmemiştir. Eğer o kişiler uzman kontrolünden geçmiş olsaydı, ikisi ölmeden aşkları uygulanabilir hale getirilebilirdi. O iki insan harcanmıştır yani. Mecnun, Arapça ‘cunun’ kelimesinden türetilmiş bir kelime. Örtülmekten geliyor. Mecnun derken aklının bazı yönleri örtülmüş kimseden söz ediyoruz. Muhakeme edemiyor, hakikati göremiyor. Tam kavuşacak, problem çözülecekken istemiyor. Böyle durumlarda altı aylık bir tedavi planı yapıyoruz. Önce âşık olduğu kişiden uzaklaştırılıyor, beyin kimyasalları düzeltiliyor, ondan sonra o kişiyle, aşkla ilgili ölçeklere göre (kitabın sonunda yakın ilişkiler, yalnızlık ve duygu ifadesi ölçeği diye verdik bunları) kişinin duygularla ilgili profili çıkarılıyor. Aşkı, ilişki kurabilir hale getiriyor kişi. O aşk uygulanabilir aşk oluyor. Uygulanabilir aşk niye olmasın ki Leyla ile Mecnun’un aşkı. İnsanlar, muhakkak Leyla ile Mecnun gibi hayatlarını sefil hale mi getirsin? Bu nedenle aynı duyguyu yaşayan insanlar hem bilinçli âşık olabilir hem iyi işbirliği kurabilirler, bunun yöntemini öğretebiliyoruz artık.

Büyük aşk ile evlenenlerin evliliği kısa sürebiliyor, neden? Hastalıklı mıdır?
Âşık kimse arzuluyor, fakat akıl ölçeğinden geçirmiyor. Geçirmediği için aşk nesnesini doğru tanımıyor. Sadece onun bir özelliğine âşık oluyor. Aşkın sürdürülebilir ve kalıcı olması için aşkı otantik aşk dediğimiz bir aşk haline getirmek gerekiyor. Otantik aşk, saf halis anlamında. Nasıl bir zeytinyağı içindeki asit ve parçacıklar temizleniyor, saf, halis hale getiriliyor. Aşkı da bu hale getirdiğiniz zaman onun içinde çıkarcılık, karşılık bekleme olmuyor. O aşkın içinde eşi olduğu gibi kabul etme, bir problem çıktığında empati yaparak çözme oluyor.

Evliliğin üç aşaması var diyorsunuz; romantizm, güç çatışması, bağlılık.
Sonlanan evlilikler işte bu ikinci dönem krizleri sebebiyle oluyor. Her evlilikte yaşanan bir şey o. Bu dönemde duygu yönetimini yapamayan kişiler kaybediyor. Sosyal ve duygusal beceriler ön plana çıkıyor. İnsanlar gerçekte olmayan imkânsız bir aşka yöneltiliyor, bu da yanıltıyor. Aşkı sadece romanlarda geçen yaşanamaz bir konu olarak düşünmek aşka haksızlıktır. Popüler kültür ise aşkı şehvete indirgedi, bu da aşkı hiç anlamamaktır.

Modernizmin aşk diye sunduğu şehvet (heva) mi?
Erkek bakışı aşkı şehvete, kadın ise romantizme indirgiyor ama aslında aşk ikisinin karışımı. Aşk, şehvetten daha büyük, daha insani, daha uzun ömürlü, sürdürülebilir bir şey. İleri yaşta birbirine âşıklar vardır, şehvet yoktur ama birbirlerine ciddi şekilde âşık olmuşlardır. Hatta beyin plastisitesi ona göre şekillenmiştir. Birbiriyle olgun bir ilişkisi olan kişilerde, beyinlerinde aynı anda aynı merkez harekete geçiyor. Biri acıktığını düşünüyor, diğeri şunu yer misin diyor. Algıları ortak olmaya başlıyor. Eşlerden biri vefat ettiğinde diğeri uzun süre yaşayamıyor. Bunu alışkanlıkla karıştırmamak gerek. Çünkü alışkanlık olduğunda birbirine katlanan bir ilişki vardır. Burada birbirine katlanan değil, birbirlerine değer veren bir ilişki var.

ERGENEKON'UN RESMİ TANIĞIYIM
Sakin fıtratlı biri olarak gözüküyorsunuz. Eşinizle ilişkinizde de öyle miydiniz?
Eşim, kişilik olarak sınırları zorlayan biriydi. Her şeyi sorgulardı, mükemmeliyetçiydi. Hiç unutmam, ehliyet sınavına girdi. 97 aldım diye çok üzülmüştü. Beklentisi yüksek, kolay memnun olmayan, zorlayan birisiydi. O nedenle zaman zaman gerilimler yaşanıyordu. Kadın Psikolojisi (2005) kitabı için, rahmetli eşim, ‘Bunu benim sayemde yazdın’ derdi. (Gülüyor) Kızdırıyordu beni, tartışma yaşanıyor ama bir çözüm de oluyordu. Onlar işte bu kitabı oluşturdu. Eşimin hastalık döneminde de İnanç Psikolojisi kitabını yazdım.

Daha çok neler üzerine tartışırdınız?
Hastalık döneminde tutturdu, küçük oğlumuz 13 yaşında, alıp ayrı eve çıkacağım diye. Bu evi de kendisi istedi. Daha küçük eve çıkacağım, dedi. Tamam çık, ben de seninle geleceğim, dedim. Sonra vazgeçti. Şimdi düşünüyorum, o zaman beni sınıyormuş. Bırakacak mı, bırakmayacak mı diye. İstiyorsan yaparız ama ben de geliyorum deyince vazgeçti. Direkt ifade etmiyordu ama korkuları vardı demek ki. Varlığı bile mutlu ediyordu. O nedenle bunlar, böyle sınanmalar ilişkilerde kaçınılamayacak şeylerdir. İnsan mekanik bir varlık değil, zaman zaman kişisel zaafları, tartışmaları olur. Böyle durumlarda sevgi odaklı düşünürse kazanır. Çünkü karşı taraf sınırları zorlayan, test eden kişilikte olabiliyor. Senin sadakatini sorgulayabiliyor. Evlilikte krizler, hayattaki krizler gibi bir şey öğretir. Çincede kriz, tehlike ve fırsat kelimelerinden oluşur. Her krizin içinde bir tehlike de fırsat da var. Evliliklerde her kriz bir tehlike içerirken fırsat da içeriyor. O evlilikte bağlar da güçleniyor. Ormandaki büyük ağaçlar fırtınalara dayanabildikleri için büyüktür. Evlilikler de fırtınalara dayanabildiği kadar güçlü olur.

Evliliğinizde rol modeliniz var mıydı?
Eşim, benim anne-babamın evliliğine hayrandı. Kendi anne-babasının evliliğinden daha çok örnek alırdı. Bizde de etkisi olmuştur. Anne-babam evliliğinde zorluklar olsa da hep sevgi, saygı ve sadakatin olduğu bir evlilik olarak biliyorum. Babam vefat ettiğinde 86 yaşındaydı, 60 seneden fazla evlilik, hiç ayrılmadılar birbirlerinden.

Kaç kardeşsiniz?
Üç. Erkek kardeşim kalp damar cerrahı. Kız kardeşim İTÜ mimarlık mezunu. Merzifon, okumayı yücelten bir şehir. Bir dayım kardiyolog, diğeri subay. Amcalarım edebiyatçı, avukat. Babam ise diş hekimliği terk. İstanbul’a geldiğinde yurtta kalmak istiyor. O zaman CHP il başkanının referansı olmadan yurda yerleşemiyormuşsun. Babam da MHP kökenli bir liseden (Samsun Lisesi) geliyor diye yurda yerleşememiş. Kaldığı evde yangın çıkınca dönmüş. Esnaflık yaptı.

Dindar bir aile miydi?
Ben, Elif Ba’yı üniversitede öğrendim. Ama dine saygılı, cumalara giden ortalama bir aile. Babam namaza 80 yaşında başladı. Hacca gitmiştik beraber o zaman.

Siz kılıyor muydunuz?
Üniversitede başladım. 12 Mart döneminde, herkesin sağ-sol çatışmasında olduğu dönemde, ben sahaflarda vaktimi geçirdim. Darwin’i, varoluşu sorgularken, kitap okuyarak başladım. Hatta namaza başladım diye annem paniğe kapılmıştı. Bu çocuk kafayı yedi herhalde diye. Bizim mahallede komşu Samsunlu hafız teyze vardı. Allah dostu bir kadın. Annem ona gitmiş. ‘Bizim çocuk namaza başladı, dengesi bozuldu, ne yapayım?’ diye. Şöyle söylemiş anneme: ‘Kızım gençlikte kılınan namaz güneş gibidir, ihtiyarlıkta kılınan namaz mum ışığı gibidir. Bırak kılsın.’ Annem ondan sonra bir şey demedi.

Üniversiteden sonra askeriyede de devam edebildiniz mi?
Devam ettim. Askeriyede 1994’e kadar kişinin dindarlığını yaşaması sorun değildi. 1993’te Soğuk Savaş bittikten sonra NATO Brüksel’de toplanıyor. Düşman konsepti değiştiriliyor. Dini radikalizmi tehlike olarak tanımlanıyor. Buna uygun olarak Genelkurmay irtica diye bir şey çıkarıyor. Sonra ordudaki dindar subaylar potansiyel düşman oluyor. Bizim mahkeme süreçleri başlıyor.

Emekli oluyorsunuz o süreçte değil mi?
GATA’da doçenttim, Çorlu’ya veteriner hekimliğe tayin oldum. Dava açtım döndüm, bu sefer Çorlu’ya askeri hastaneye tayin edildim.

Veterinerliğe ne diye atadılar?
Sağlık Veteriner Şube... Trakya’daki askeri birliklerin mutfaklarını denetleme görevi verildi. Mahkeme ile döndüm. Çevik Bir ikinci başkandı. Bir daha tayin edilince Çetin Paşa’ya çıkmıştım. Ergenekon’un resmi tanığıyım. Silivri’de 2012 yılında 6 Temmuz’da beni dinlediler. Çünkü o zaman bana, ‘Emir komuta zinciri dışında bir odak var ve o odak sizi istemiyor.’ dendi. Neden istemiyor dediğimde, yaşam tarzınızı beğenmiyor, dedi. Ben de emekli oldum. Adaleti Savunanlar Derneği’ni kurdum. Derneğin başlattığı çalışmalar kapsamında haklarımız iade edildi.

Bugün Ergenekon ve Balyoz için hataymış deniyor. Bu size ne hissettiriyor?
Dernek olarak bu konuda resmi bir açıklama yaptık. Mevcut yasalar yeterli, yargılamalar sırasında adil olmayan bir şeyler olduğu düşünülüyorsa, Anayasa Mahkemesi var, seçenekler açık, özel kanun çıkarmaya lüzum yok, ortada deliller varsa yeniden yargılama mümkün. Geçmişi yok sayarak yapılacak bir yargılamaya lüzum yok. Yargı siyasallaşmamalı. Dava siyasi bile olsa yargı siyasallaşmamalı, yargıyı korumak gerekiyor.
ZAMAN GAZETESİ

Paylaş:



İlginizi Çekebilcek Diğer Yazılar
  • Narsistik kişilik, “Tanrılaştırılmış ve gerçekçi olmayan bir öz önem duygusu” olarak tanımlanıyor.
  • Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından bu yıl 9’uncusu düzenlenen Uluslararası İletişim Günleri, açılış konferansıyla başladı.
  • Trafikte zaman kaybetme derdi olmadan, ofis ortamı yerine evinin konforundan çıkmadan çalışmak, yakın zamana kadar birçok kişinin hayallerini süsleyen
  • Uzmanlar, yardımsever olmanın, kişinin maddi - manevi verdiği desteğin daha iyi hissetmesini sağladığını vurguluyor.
  • Yapılan bir araştırmaya göre çalışanların en üretken olduğu zamanın pazartesi günü saat 10:01 olduğu ortaya çıktı.
  • Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Anksiyeteyi anlattı. ‘Kibir, öz beğenidir. Bencil insanlar bu yüzden mutlu olamıyor. Çünkü insanın psikolojik doğası yalnız y
  • Randevu Al