Bir çekicim olsaydı

Erik Brynjolfsson ve Andrew McAfee'nin yeni kitabı "İkinci Makine Çağı"nda en sevdiğim şey, Hollandalı satranç ustası Jan Hein Donner'e, IBM'in Deep Blue'su gibi bir bilgisayarla karşılaşsa nasıl hazırlanacağının sorulmasıydı.

Bir çekicim olsaydı

Erik Brynjolfsson ve Andrew McAfee'nin yeni kitabı "İkinci Makine Çağı"nda en sevdiğim şey, Hollandalı satranç ustası Jan Hein Donner'e, IBM'in Deep Blue'su gibi bir bilgisayarla karşılaşsa nasıl hazırlanacağının sorulmasıydı.

cekiciDonner'in cevabı şöyleydi, "Yanımda bir çekiç getirirdim". Yazılım ve otomasyondaki bazı yeni gelişmeleri kırıp dökme hayali kuran tek kişi Donner değil. Çünkü kendi kendine giden arabaları, robotlu fabrikaları ve rezervasyon yapan yapay zekaları mümkün kılan bu gelişmeler yalnızca mavi yaka işleri hızla eskitmekle kalmıyor, artık beyaz yakalıların, hatta satranç büyük ustalarının hünerlerini bile geride bırakıyor. Son on yılda çok büyük bir olay oldu. Bu her işte, fabrikada ve okulda hissediliyor. Benim buna getirdiğim kısa tanım, dünyanın "bağlanırlıktan hiper-bağlanırlığa" geçtiği ve ortalamanın kalmadığı; işverenlerin artık ortalamanın üstündeki yazılımlara, otomasyona ve ucuz dehaya ulaşabildiği. İkisi de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden olan Brynjolfsson ve McAfee'yse daha ayrıntılı bir açıklama getiriyor ve İkinci Makine Çağı'na girdiğimizi söylüyor. Onlara göre Birinci Makine Çağı, 1700'lerin sonunda buharlı motorlarla doğan Sanayi Devrimi'ydi. McAfee, bu dönem için, "Her şey insan kasını ilerleten güç sistemleriyle ilgiliydi" diyor. "O çağda birbirini izleyen her icat daha fazla güç üretiyordu. Ama onlarla ilgili kararları hep insanlar alıyordu". Yani emek ve makineler birbirini tamamlıyordu. İkinci Makine Çağı'ndaysa, diyor Brynjolfsson, "bilişsel işlerin, hangi gücün ne için kullanılacağını belirleyen kontrol sistemlerinin de çoğunu otomasyona bağlıyoruz. Bugün birçok yapay zekalı makine insanlardan daha iyi kararlar verebiliyor". Yani yazılım güdümlü makineler insanları tamamlamaktan çok onların yerini almaya başlayabilir. Yazarlar bunu "üstel, dijital ve tümleşik" olarak tanımladıkları teknolojik gelişmelere bağlıyor. "Üstele" örnek olarak, satrancı icat eden adama hayran kalıp ona istediği ödülü teklif eden kralın hikâyesini anıyorlar. Mucit, ailesini doyurmak için pirinç dilemiş. Kraldan sadece satranç tahtasının ilk karesine bir pirinç tanesi, sonra her müteakip kareye bir öncekinin iki katı pirinç konmasını istemiş. Kral kabul etmiş, ama sonra anlamış k i, bir şeyi 63 kere i kiye katlayınca inanılmaz rakamlar ortaya çıkıyor (satranç tahtasının ikinci yarısı sona erdiğinde 18 kentilyon pirinç tanesi). Yazarlar, satranç tahtasının ikinci yarısını, dijital hesap gücünün her iki yılda bir ikiye katlanmasıyla ilgili Moore Yasası'na benzetiyor. Performansı 70 yılda bir ikiye katlanan f iziksel nitelikli buhar gücünden farklı olarak bilgisayarlar, Brynjolfsson'un sözleriyle, "her şeyden daha hızlı gelişiyor". Dijital satranç tahtasının ikinci yarısında olduğumuz içindir ki, kendi kendine giden arabalar, esnek fabrika robotları, bir nesil öncesinin süper bilgisayarlarına eşdeğer akıllı telefonlar görüyoruz. Buna bir de internetin yayılmasını ekleyin; çok geçmeden dünyada herkesin akıllı bir telefonu olacak ve her yazar kasa, uçak motoru, öğrenci iPad'i ve termostat, internet üstünden dijital veri yayınlayacak. Bütün bu veriler, kalıpları anında fark edip çözümleyebileceğimiz, işleyen kalıpları anında küresel ölçekte yineleyebileceğimiz ve işlemeyenleri de anında düzeltebileceğimiz anlamına geliyor (ister kesirli sayıların öğretimiyle, ister 9 bin metrede bir uçak motorunun daha iyi çalışmasıyla ilgili olsun). Yazarlar, gelişmenin hız ve ivmesinin müthiş artacağını savunuyor. Tümleşik ilerlemeden kastedilen, bir Google haritasını Waze gibi bir akıllı telefon uygulamasıyla (telefonlarını arabada taşıyan sürücüler rotaları üstündeki trafik durumunu otomatik olarak iletirler) kombine edebileceğiniz ve ikisini de, trafik şartlarına bakıp size en iyi güzergâhı söyleyen bir GPS sistemiyle kaynaştırabileceğinizdir. Daha az insan gerektiren ve teknolojiye daha fazla dayanan bütün bir ilerlemeleri bir araya getirince, bizim kuşağımız dünyayı düzeltme (veya yok etme) konusunda görülmemiş bir güce sahip olacak. Fakat bu aynı zamanda, toplumsal sözleşmelerimizi de yeni baştan değerlendirmemizi gerektiriyor, çünkü hem bireylerin kimliği ve haysiyeti, hem de toplumların istikrarı için emek büyük önem taşıyor. Yazarlar, insan emeğinden alınan verginin düşürülmesini ve dijital emeğe göre maliyetinin azaltılmasını; insanlar ı n makinelere karşı değil, "onlarla birlikte yarışması" için eğitimin yenilenmesini; yeni endüstri ve işleri icat eden girişimciliğin daha çok teşvik edilmesini; hatta asgari bir gelirin garanti edilmesini öneriyor. Onlara göre baştan düşünülmesi gereken çok şey var, çünkü yalnızca durgunluk kaynaklı bir istihdam eksikliği değil, işyerini yeniden biçimlendiren (ve şiddeti durmadan katlanan) teknolojik bir kasırga da yaşanmaktadır. THE NEW YORK TIMES