Terapist olarak Tanrı

On yıl önce Chicago'daki bir evanjelik kilisesine gidene kadar Tanrı'yı bir terapist olarak hiç düşünmemiştim.

On yıl önce Chicago'daki bir evanjelik kilisesine gidene kadar Tanrı'yı bir terapist olarak hiç düşünmemiştim.

Birçok seküler gözlemci gibi ben de, benim gibi insanların gerçekliği çok farklı bir şekilde tecrübe etmesiyle ilgileniyordum. Sonra giderek anladım ki, bu kiliseler kaygı ve sıkıntıyla baş etmeye yarayan güçlü birer dayanak. Ve bunun yolu da insanların neye inandıklarından değil, nasıl dua ettiklerinden geçiyor. Dua etmeyi öğreten kitaplar bir bakıma bilişsel davranış terapi kılavuzlarına benzetilebilir. Örneğin Peder Rick Warren'ın kaleme aldığı ve tüm zamanların en çok satan kitaplarından biri olan "Gayeli Hayat", kendimizi eleştirdiğimiz ve alçalttığımız düşünceleri tespit etmeyi, onlara müdahale etmeyi, onları yanlış olarak görmeyi ve yerlerine başka düşünceler koymayı öğretir. Bilişsel-davranışsal terapistler de hastalarından sık sık hayatlarını zorlaştıran eleştirel ve yıkıcı düşünceleri not etmelerini, onları başka düşüncelerle değiştirmelerini ister. Warren okuyucuların istemedikleri halde kapıldıkları düşünceleri dile getirir, onlardan kendilerini Tanrı'nın yerine koyup onun açısından kendilerine bakmalarına ister; yani kendilerini gördükleri gibi aciz insanlar olarak değil, bir amaca sahip sevilen ve önemsenen insanlar olarak. İşe yarıyor mu? Benim bulgularıma göre insanlar, "Tanrı'nın bana olan sevgisini doğrudan hissediyorum" diyebildikçe stres ve yalnızlıkları hafifliyor, şikâyet ettikleri psikiyatrik belirtiler azalıyor. Daha önemlisi, kilise aslında Tanrı'yı bilfiil terapist olarak görmeye teşvik ediyor. Birçok evanjelik kilisede dua, Tanrı'yla iki yönlü bir iletişim olarak; bilge, iyi kalpli ve babacan bir arkadaşla bir sohbet olarak kabul ediliyor. Gerçekten de cemaat üyeleri Tanrı'yla ilişkilerini konuştuklarında kulağa iyi huylu ve hoşnut bir terapistten söz ediyorlarmış gibi geliyor. Bir kadın, "Bir terapistle konuşmaya benzetiyorum bunu. Özellikle yüreğimin ve ruhumun derinliklerindeki şeyleri, en dibe itip inkâr ettiğim şeyleri ifşa ettiğim ilk zamanlar bunu daha yoğun olarak hissediyordum" diyordu. Evanjeliklerin hayattaki fiziksel olumsuzluklara verdikleri tepkilerde de bu terapi boyutunu görebiliriz. İncelediğim kiliseler, trajedileri açıklaması için Tanrı'ya başvurmuyordu. Onlar insanlardan sadece acılarına yardımcı olması için yüzlerini Tanrı'ya dönmelerini istiyorlardı. Bir kadının bana açıkladığı gibi, "Tanrı analiz edilmek istemiyor. Sizin sevginizi istiyor". Gittiğim kiliselerden birinde genç bir adam beklenmedik bir şekilde ölmüştü. Papaz ertesi Pazar kilisede konuştuğunda adamın ölümünü açıklamaya çalışmadı. Onun yerine cemaate, Tanrı'yı hazır ve nazır olarak yaşamalarını söyledi. "Bu Hıristiyanlar için zor bir felsefi konu" dedi. "Dünyayı yaratan ve ona her an müdahale eden sevgi dolu, kişisel bir Tanrı'ya inanan bizler için böyle bir sorun var, evet". Peki, cevabı neydi? "Yaratılış güzeldir, ama güvenli değildir". Ona göre dünya gerçekliği "üzücüdür". Öyleyse ne yapmalı? Tanrı'yı öğrenmeli. "Onunla her an yaşamayı öğrenmeliyiz". Çocuklarını ana karnında kaybeden genç bir çiftin gittiği bir başka kilisede de aynı şeyi gördüm. Olaydan birkaç ay sonra o çiftle birkaç saat vakit geçirdim. Ne diyeceklerini bilemez bir halde, çocuğun ölmesine Tanrı'nın niçin izin verdiğini anlamadıklarını söylediler. Ama teolojik bir açıklamaya hiç girişmediler. Ne kendi günahkârlıklarını, ne de şeytanı suçladılar. Yalnızca Tanrı'nın yanlarında olduğunu bilmenin öneminden söz ettiler. Bebeğin babası Yuhanna İncili'nden bir pasajı ezberinden okudu. Pasajda İsa'nın öğretilerine bir anlam veremeyen birçok takipçisi onu terk ediyor ve İsa üzgün bir ifadeyle havarilerine, "Siz ayrılmak istemiyorsunuz, değil mi?" diye sorunca Petrus, "Rab, biz kime gidelim?" diye karşılık veriyor. Tanrı'yı bu kadar yakın, sevgi dolu ve insansı olarak düşünmeyen Protestan ve Katoliklerin geneli, Tanrı ve kötülük problemine bu şekilde pek yaklaşmamaktadır. Son 40 yılda evanjelik Hıristiyanlığın böyle yayılmasını da belki biraz bununla açıklayabiliriz. Evanjelik Hıristiyanlar iyi insanların başına kötü şeylerin gelmesindeki görünür çelişkiden kaçan bir izlenim veriyor olabilir. Ancak onlar için Tanrı bir açıklama değil, bir bağ. Teolojik açıdan bunu kolaycılık olarak görmek de mümkün (nitekim bazı evanjelik Hıristiyanlar bile böyle düşünüyor). Fakat yaşadığımız şu karmaşık ve bilime duyarlı toplumda olayları açıklamanın sayısız yolları olduğunu unutmamalıyız. Yukarıdaki kiliseler aslında mutsuzlukla baş etmenin bir yolunu sunuyor. Trajediler ve görünüşte karşılıksız kalan dualar, inananların Tanrı'yla bağını güçlendirebiliyor. Çünkü Tanrı'ya en çok böyle zamanlarda ihtiyaç duyuluyor. California'daki Stanford Üniversitesi'nde Antropoloji Profesörü ve "Tanrı Cevap Verdiğinde: Amerikalı Evanjeliklerin Tanrı'yla İlişkilerini Anlamak" kitabının yazarı olan T. M. Luhrmann konuk köşe yazarı. THE NEW YORK TIMES