Sorun birey olamamak

Öğrenemedik gitti birbirimizle iletişim kurmayı. Hayatı düpedüz çekilmez hale getiriyoruz kendimiz ve birbirimiz için. Nedir alıp veremediğimiz, paylaşamadığımız anlamakta güçlük çekiyorum. Bir de söze her başladığımızda söyleyip dururuz ya “İnsan toplumsal bir varlıktır”.

Sorun birey olamamak

Öğrenemedik gitti birbirimizle iletişim kurmayı. Hayatı düpedüz çekilmez hale getiriyoruz kendimiz ve birbirimiz için. Nedir alıp veremediğimiz, paylaşamadığımız anlamakta güçlük çekiyorum. Bir de söze her başladığımızda söyleyip dururuz ya “İnsan toplumsal bir varlıktır”.

nazifegungor2111111111Peki insan toplumsal bir varlık da neden birkaç kişi bir araya gelince orada mutlaka bir olay çıkıyor, başlangıcı tatlı her sohbetin sonu kavgayla bitiyor? Demek ki insan toplumsal bir varlık değil aslında.  Ya da her neyse o toplumsallık, onu bir türlü beceremedi. Toplumsal olabilmek için önce birey olmak gerekir. Madem ki toplumun en küçük birimi bireydir, o halde büyük yapıdan, yani toplumdan önce küçük yapının, yani bireyin olgunlaşma sürecini tamamlaması gerekir. Gelişme sürecini tamamlayamamış   yeterince olgunlaşamamış insanı birey olarak kabul etmek mümkün değildir. Çünkü birey, adı üzerinde bütün demektir, kendi içinde bir bütün. Biyolojik, fizyolojik, zihinsel, duygusal ve ruhsal yapısıyla insan bir bütün halinde yapılanmış olmalıdır. Ancak o zaman işte bir araya gelerek büyük yapıyı, yani toplumu oluşturabilirler. Büyük yapıyı makro yapı olarak adlandıralım.  Toplumsal yapı eğer makro yapıysa, onun en küçük birimi, yani mikro yapı bireydir. Mikro yapı bir bütün olarak sistem kuramamışsa eğer, kendi içerisinde sorunsuz bir işleyiş  gerçekleştiremiyorsa, kendi içerisinde yapısal ve işlevsel sorunlar varsa, bunlar makro yapıya da, yani toplum geneline de yansır. Çünkü aslında ne denli görmezden gelirsek gelelim mikro yapıdaki  tek bir hücrede ortaya çıkan arıza bile o yapının bütünselliğini bozar, sistemin işleyişini olumsuz yönde etkiler. Bu aksaklık makro yapıda da bir biçimde yansımasını gösterir. Dolayısıyla da sağlıklı toplum sağlıklı bireylerin varlığıyla ancak mümkün olur. Tersinden bakmak gerekirse, sağlıklı birey için de sağlıklı toplumsal ortam gereklidir. Sağlıklı bireyler, yani  insanal, dolayısıyla da kişisel olgunlaşmasını tamamlayarak sorunsuz bir bütün olabilmiş, birey haline gelebilmiş insanlar  kendi kendilerine nesnel bir anlayışla yaklaşabilir, kendi varlıklarını, kendileriyle mesafeli durarak nesnel biçimde tanımlayabilir, toplumdaki konumlanışlarını sağlıklı biçimde organize edebilirler. Kendi yaşamlarını, toplumdaki konumlanışlarını organize etmekte başarı sağlayan bireylerin oluşturduğu toplumlar da doğal olarak sağlıklı biçimde yapılanır. Batı toplumlarıyla Doğu toplumlarının farkı da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Batı toplumunun insanı doğu toplumunun insanına göre birey olabilmekte daha çok yol almış bulunuyor. Tohumlarının atılışı çok daha eskilere dayanmakla birlikte açıkça belirişi 18. Yüzyılın ortalarından itibaren gözlenen liberal düşünüş ve buna bağlı olarak da bireyin öne çıkışı Batılı toplumların birey merkezli yapılanmasında sağlam bir temel oluşturmuştur.  Dolayısıyla da Batı insanı kendi bireyselliğinin farkına varmış, kendi varlığını, toplum içindeki konumlanışını ve toplumsal yapılanmadaki rolünü  açıkça görme ve uygulama şansı yakalamıştır. Buna göre Batı toplumunun bireyi bir toplum içerisinde, başka insanlarla bir arada yaşamak zorunda olduğunu, bu toplumsal yaşamın soyut anlamda varlığı bilinen, hukuksal kurallarla da somut yansımasını bulan bir sözleşmeye bağlı bulunduğunu, kendi özel alanını organize ederken kamusal alanın sınırlarını zorlamaması gerektiğini öğrenerek içerisinde  yer aldığı toplumun bilinçli bir parçası olarak varlık  kazanmıştır. Oysa Doğu toplumunun bireyi bugün gelinen noktada birey olabilmeyi hala tam olarak başarabilmiş değil. Bizim gibi toplumların insanı bu nedenle  de kendi özel yaşamını organize ederken o toplumda başkalarının da  en az kendisi kadar yaşam hakkı olduğunu düşünmekten yoksun kalmış bulunmakta.  İnsanın birey olarak olgunluk sürecini tamamlayamamış olması toplumsal yapılanmanın da sağlıklı olamaması sonucunu getirmiştir. Dolayısıyla da bizimki gibi toplumlarda ne yazık ki toplumsal yaşamın hemen tüm kesitlerinde sorunlar, sürtüşmeler ve uzlaşmaya dönüşemeyen kısır çatışmalar  hem bireysel anlamda hem de toplumsal anlamda denge durumun sağlanmasına, sistemin sorunsuz yapılanmasına  engel oluşturmaktadır. Bu kısır döngü her şeyden önce bireysel ve toplumsal düzeydeki verimliliği olumsuz etkilemektedir. Bireyselleşme sürecini tamamlayamamış insanlarımız kendi yaşamlarını birey olarak organize etmekte yetersiz kalmakta.  Aynı şekilde bireysel olgunlaşma sürecini tamamlayamamış insanlarımız başarının da öncelikle bireysel çaba sonucu olması gerektiğini düşünmekten acizler. Oysa başarının sonal yansıyışı toplumsal olsa da sürecin işletilmesi bireyseldir. Çünkü insan bireysel olarak düşünce geliştirir, sonra o düşünceyi bireysel veya toplumsal alanda işe dönüştürür. Diğer yandan başarı bireyin her şeyden önce kendisiyle yarışıdır. Liberal  düşünüşün rekabet ilkeleri de aslında bireyin kendisiyle yarışından hareketle toplumsal alana taşınır.  Oysa bireysel olgunlaşmasını  tamamlayamamış insanlardan oluşan bizimki gibi toplumlarda insanlar kendileriyle değil, başkalarıyla yarışarak süreci başlatmaktadırlar.  Hata tam da bu noktada yapılmakta. Başlangıç noktası yanlış seçilince bütün süreç de yanlış işlemekte. Başarıyı, kendi kulvarında koşmak, kendisini aşmak değil de başkalarının kulvarına girerek  onların koşmasına engel oluşturmak olarak algılayan ve uygulayan insanlardan oluşan bizim gibi toplumlarda mikro düzeyde de makro düzeyde de gelişme süreci gereği gibi işleyememektedir. Bir şeylerin yerli yerine oturmasına daha çok var.  Uygun eğitsel ve kültürel politikaların oluşturulması ve uygulanması gerekmekte. Sorunların çözüm sürecinin başlangıcı farkındalık oluşturmaktır.  Eğitim kurumlarının, aydınların ve özellikle de üniversitelerin bu yönde çalışma yapmaları büyük önem taşımaktadır. Prof. Dr. Nazife Güngör