Sıradanlığın trajediye karşı zaferi

Saraybosna'yı kuşatan milliyetçi Sırp kuvvetlerinin bombardımanlarının yarattığı zulmün farkında olmayan bu iyi niyetli genç erkekler ve kadınlar, içimde ufak bir öfke duygusu uyandırdı.

Sıradanlığın trajediye karşı zaferi
Saraybosna'yı kuşatan milliyetçi Sırp kuvvetlerinin bombardımanlarının yarattığı zulmün farkında olmayan bu iyi niyetli genç erkekler ve kadınlar, içimde ufak bir öfke duygusu uyandırdı. siradanliginzaferiBirkaç yılımı adadığım Bosna savaşının sona ermesinden birkaç ay sonra Saraybosna'da, hatıra amacıyla şehrin ortasındaki yıkık binaların fotoğraflarını çeken Fransız ve Amerikan askerlerini seyrederken, yıkıntıların içinde yaşayan hayaletlerin mırıltılarını duyup duymadıklarını merak ettim. Katliamı seyreden "birleşik ve özgür" Avrupa'da 100 bin Avrupalının öldürülmesini önlemekte çok geç kalan ve Saraybosna'yı kuşatan milliyetçi Sırp kuvvetlerinin bombardımanlarının yarattığı zulmün farkında olmayan bu iyi niyetli genç erkekler ve kadınlar, içimde ufak bir öfke duygusu uyandırdı. Polonyalı şair Wislawa Szymborska'nın dizeleri aklıma geldi: Onlar, ne yaptıklarını bilenler yer açmalı kendilerinden az bilenlere azdan daha az bilenlere. Hiç bilmeyenlere. 1996 yılının o gününde orada dikilmiş dururken, yağmur başladı. Tepelerden çimen ve ağaç kokusu yükseldi. Derin bir nefes alıp, vadi boyunca köpürerek akan Miljacka Nehri'ni seyrettim. Hayat! Balkanlar'ın bu ölüm vadisinde bile hayatın enerjisi engel tanımıyordu. Geçenlerde Londra'daki Royal Festival Hall'de Şostakoviç'in "Leningrad" Senfonisini dinlerken, o anı anımsadım. Nazilerin Leningrad'ı kuşatıp bombaladığı ve çoğunluğu açlıktan olmak üzere yaklaşık 1.5 milyon kişinin hayatını kaybettiği 872 günlük kuşatma sırasında bestelenen bu eser, insan ruhuna cesur bir saygı gösterisiydi. Şostakoviç kuşatmanın başlamasından hemen sonra ve şehirden çıkarılmasından önce Leningrad Radyosu'ndan halka hitap ederek, ne olursa olsun hayatın devam ettiğini söyledi. Şostakoviç bombardımanlar arasında beste yapabildiğine göre, şehir sakinleri de gündelik faaliyetlerini hiç değiştirmeyerek barbarca saldırılara direnmeliydi. Besteci şöyle demişti: "Bir saat önce, büyük bir senfonik bestenin iki bölümünün partisyonlarını bitirdim. Eseri tamamlamayı başarıp üçüncü ve dördüncü bölümleri de bitirebilirsem, ona muhtemelen Yedinci Senfoni adını verebileceğim. Bunları size neden anlatıyorum? Şu anda beni dinleyen radyo dinleyicileri hayatın normal akışında ilerlediğini bilsin diye". Kuşatılan Saraybosnalıların ruh halini özetleyen Boşnakça "inat" sözcüğünün (bir hınçla işe gitmek ve güzel elbiseler giymek) ifade ettiği tam da buydu. Resmi gece elbiselerini giyip Saraybosna'nın bir sokağına sandalyesini koyarak, hayatını kaybeden şehir sakinlerinin şerefine Albinoni'nin Adagio adlı eserini çalan çellocu Vedran Smailovic'in cesareti de buna bir örnekti. Mart 1942'de Şostakoviç'in notaları Alman hatları üzerinden uçakla şehre gönderildi ve senfonisi, 9 Ağustos 1942'de Leningrad Radyo Orkestrası tarafından icra edildi. Konser hoparlörlerle Hitler'in şehrin düşeceğini kutlayacağını ilan ettiği gün düşmana dinlettirildi. Leningrad hiçbir zaman Almanların eline düşmedi. Şostakoviç'in bu senfonisi bir açıdan, ilk bölümündeki "marş" melodisinin çağrıştırdığı militarizmle alay eden insani bir meydan okumanın kutlanması anlamına gelir. Ancak eserin neşeli bir havası yoktur. Ortada bir belirsizlik vardır. Tabii, Nazi işgalini yenilgiye uğratan Stalinizm, insanın özgürlüğü lehine bir zafer değildi. Bu kadar çelişkili duyguları uyandıran şey, hayatın zıtlıklarıdır. Bundan kaçış yoktur. Büyük kötülükler büyük kahramanlıklara ilham verir. Yıkıntılardan yeni başlangıçlar doğar, ama bunlar da insanı hayal kırıklığına uğratır. Saraybosna'da ellerinde fotoğraf makineleriyle dolaşan askerlere duyduğum kızgınlığımın bir nedeni de, kahramanlık anının geçmiş olması ve hatıra fotoğrafı arayışının, çok istenen olağan hayata yavaşça dönüşün bir göstergesi olmasıydı. Bu zıtlık son zamanlarda birkaç kez aklıma geldi. Bangladeş'te çökerek bin 127 can alan binada, birbirine sarılmış haldeki bir erkek ile kadının cesetleri bulundu. İnsanı etkileyen bu görüntü aynı zamanda, küresel kapitalizm zincirinin korkunç dip noktasının neye benzediğini gösteriyor. Batılı şirketlerin dâhil olduğu sömürü vicdansızca. Bir kadın aynı enkazdan 17 gün sonra canlı çıkarıldı. Bu olay bana, fabrikalarda çalışmak için Mekong deltasından Ho Chi Minh Şehri'ne gelen ve kazandıkları paranın bir zamanlar hayal bile edilemeyen bir fırsat anlamına geldiğini anlatan bir kadını hatırlattı. Küreselleşmenin bir yüzü de bu. Tüm bunları düşünürken, Atlanta'da doktorluk yapan kızım Skype'da belirdi. Kızım çok güzeldi. Son birkaç hafta, benim için sıkıntılı geçmişti. Kızım aniden bir ultrason görüntüsü gösterdi. Yoksa? Evet, kızım ilk çocuğuna hamileydi. İçimdeki acının yerini, Saraybosna'daki o köpüklü nehir kadar bastırılamaz olan bir coşku aldı. THE NEW YORK TIMES