DUYGUSAL BASINÇ

DUYGUSAL BASINÇ
Paylaş:

Psikohayat Dergisi Mayıs-Haziran 2009 sayısı

Memory Center Nöropsikiyatri Merkezi'nden Uzman Psikolog Yıldız Burkovik anlattı:

"Yaşam süreçleri her birey için farklıdır. Yaşamın bize getirdikleri bazen götürdüklerinden fazla olduğu gibi bazen de çok azdır. Bebeklikten yaşlılığın sonuna kadar birçok şey alıyoruz, kaybediyoruz, ya da kendiliğimizden bir başkasına veriyoruz. Nedir bunlar? Kimi zaman en ihtiyacımız olanı veya bize fazla geleni, gereksiz olanı.

Önemli olan gerçekten verilmesi gerekeni, ihtiyacı olana ihtiyacı olduğu anda vermeyi başarabilmektir. Bu alışveriş arasında denge olmalıdır. Yoksa yaşananlar durumun getirdiği ölçüde duygusal etkileşimlerdir.

Hep almak doğru bir çözüm olmadığı gibi hep vermek de çözüm olmamaktadır. Hep alan nasıl mutsuzluk yaşıyorsa hep veren de mutsuz ve tatminsiz olabiliyor! Alan artık alacağı kalmayınca ne alacağını bilemediğinden kendi yaşantısını bitirmeye kalkışmakta, hayatın tadı kalmayıp artık keyifler tükenmekte…  Aynı şekilde hep veren de bu sefer kendi ihtiyacı olanı iyice tükettiğinde o da düşüncesizce hareketinin etkisini aynı şekilde olumsuz sonuçlarla yaşar. Mutsuz olur, beklentisi kalmaz, hayatın tadını alamaz hale gelir. Oysa ki; denge; ihtiyacı olduğu kadarını almak ve ihtiyacı olduğu kadarını vermekten geçer. Öyle şartlanmalar vardır ki her insanın yaşantısında, o şartlanmalar yüzünden çoğu zaman kendileri olabilmenin oldukça uzağına düşerler. Kişinin kendinden uzaklaşması ise zaten sorunun tamda kendisidir.

İnsanları diğer insanlardan uzaklaştıran duygu ve düşünceler, aynı zamanda birleştiren düşüncelerdir. Böylesi bir ironik durumda duygu ve düşüncelerimizi dengeleyebilmeyi başarmak ise gerçekten takdire değer büyük bir başarıdır.

İnsanın en önemli özelliklerinden birisi farklı düşünce ve farklı duygular içinde olabilmesidir. Ortak bir noktada birleşildiğinde bazen iyi bazen de kötü bir sinerji çıkmaktadır. Lider kişilik özelliği taşıyanlar ile pasif bağımlılar bu sinerji içinde kendilerine bir şekilde yer bulurlar. Kişisel olarak yapılan en büyük hata, duyguların kontrol edilemeyip bazen o sinerjinin sabote edebilmesidir. Kimi zaman da coşku ile üst düzeyde mükemmellik sağlayabiliyoruz. Bazen de karmaşık duygularla birbirimizin sınırlarını ihlal ederek haklarına çiğneyebiliyoruz.

Tüm olaylarda düşüncenin yanı sıra duygunun da artık belirgin şekilde zorlayan ya da hayatı yumuşatan bir yanı olduğunun farkındayız. Bu nedenle duygularımızın doğal olarak ortaya çıkışını kontrol etmekte zorlandığımızda sorunlar da kendiliğinden olduğu gibi ortaya çıkıyor. Duyguları doğru yönde işlememiz aslında önemli… Vasıflı insan olmak için bu şart. Yoksa hiçbir vasfı, hiçbir özelliği olmayan kaba saba bir duygu çıktısı olarak kalabiliriz. Mesela kömür ve elmas birbirinden çok farklı gibi göründüğü halde aynı atomlardan meydana gelir ve hepimizin bildiği gibi dönüştürülebiliyor. Grafit formundaki karbon tozları, 50 bin atmosfer düzeyindeki yüksek basınçlar altında elmasa dönüşebiliyor. Yapay elmas üretmenin bir yöntemi bu… Ayrıca, 'kimyasal buhar çökeltme' yönteminde, başlangıç nüvesini oluşturan küçük bir elmas kristalinin, karbon buharları altında büyümesi de sağlanıyor. Ve elmas aslında kurşun kalemlerde iç olarak kullandığımız grafit denen madde ve sobalarda yaktığımız kömürle aynı malzemedendir. Kimileri yaşamda bu bilgileri gereksiz görür, kimi değerli…

Bu düşünce de aslında bir duygudur. Gereklilik ve gereksizlik insanın her yaşam diliminde karşısına çıkan değerlerdir ve o değerler içinde kendini değerlendirme de vardır. Kişisel anlamda kendini ve sahip olduklarını, bir başkasının değerli ya da değersiz görmesi neyi ifade eder? Kendini bir başkasına kanıtlama ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç hiç hissedilmese bile yine de takdir edilme duygusu gibi yaşamda birçok durumu ve tutumu duygu ile bağdaştırabiliriz. Buradan duygusal çıkarımlar da bulunmamız mümkündür.Çocukluk döneminde en iyi evladın en sevilenin kendisi olmasını isteyip kendini anne ve babaya gösterme çabası, ya da bunun aksine ilgi çekebilmek için sevilmediğini düşünerek asi çocuk tarzına bürünerek yine kendini gösterme çabası ki bu çabaların sonundaki beklenti hep sevilme beğenilme ve önemsenme ihtiyacı ile bağlantılıdır. Davranışlarımız ve davranışlarımızın sonucu yaşadığımız duygularımız ise  istediğimiz gibi sonuçlandıysa, kendini gerçekleştirme yönünde olumlu bir gidişata yön verecektir. İşyerinde iyi bir eleman olmak, takdir edilme arzusu, çıtayı yükseltme çabası, eşler arası birbirini anlamadeğer verilme gibi çeşitli yaşam tarzlarında açığa çıkan duygular hep kişinin kendini hem kendisine hem diğer kişilere kanıtlama ve anlatabilme çabasından kaynaklanmakta olup her birey için farklı süreçlerin devrede olmasını sağlamaktadır. Bu süreçlerden beklenenler gerçekleşmemesi durumunda da duygularda bir yoğunlaşma oluşur.

Duygular kimi zaman basınç yaratabilir. Bu kişisel anlamda olabildiği gibi toplumsal açıdan da olabilir. Bu basıncın doğru ve yerinde olması önemlidir,  karbon tozunun elmasa dönüşmesi örneğindeki gibi. Birçok kişi duygusal basıncın etkisi altındadır. Bu duygusal basıncı en çok etkileyen şey kişi veya kişilerin olumlu-olumsuz basınçlarıdır. Bunların birbirini etkilemesidir. Çocuğuna zorla bir şeyi benimsetmek için yapılan çabalar,çocuğun sosyal yönü güçlü iken sayısal tarafı daha ağır basacak şekilde zorlamalar, tercihlerde ebeveynlerin çocukları adına seçim yapıp kendi isteklerini bir şekilde empoze etmeleri, seçilen eşin uygun olup olmadığı yönünde yapılan zorlamalar, ille de erkek çocuk isteyip sürekli kız çocukları olunca aşağılanan duygusal yönden ezilen kişiler gibi birçok örnekle bunu tanımlayabiliriz. Eğer olumlu bir anlatım şekliyle ve gerçekten duruma uygun bir seçenek ise kişinin olaya bakış açısındaki değerlendirmesi de kendisiyle barışık olacak ve yapılan basınç doğru bir yön bulacaktır, ancak bu sadece "ben öyle istiyorum öyle olacak" şeklinde bir yaptırımsa her iki cephede de problemler yaşanacak belki birçok kayıplar ve zararlar olacaktır diyebiliriz. Bu nedenle basıncın doğru ve yerinde olması olumluya, hatalı ve dediğim dedik tutum içinde olması ise kesinlikle olumsuza götürecektir.

Atmosferdeki hava basıncı da duygularımızı etkiler. Havanın aniden soğuması, ısının birden çok fazla düşmesi ve aynı zamanda aşırı ısınması gibi etkenler bedende değişiklikler yaparlar. Aynı zamanda duygularımızda da değişim yapmaktadırlar. İşte bu nedenle pek çok kişi farkında olmadan etkilenmektedir. Özellikle geçirilmiş depresyonda kişiler ani hava basıncındaki değişimlerle sanki bir şeylerin yeniden başlayacağını hissedip iç sıkıntısı duymaya başlarlar. Oysaki bu sadece bedenin farklı titreşimlere verdiği cevaptır. Hayatımız boyunca çeşitli basınçlar etkisinde zaten kalmaktayız. Kişiliğimizden ve başkalarından kaynaklanan basınçlar her zaman olacaktır. Önemli olan bu basınçların duygularımızı çok fazla etkilemesine izin vermemektir.

Duygularımız ve beklentilerimizi iyi değerlendirerek, kişiliğimizle harmanlayıp üzerine mantığımızı da ekleyerek asıl dengeyi kurmalıyız. O dengenin bozulmasına izin vermemek için de yapılması gerekenler vardır. Aynı yerden geldiğimizi kabul etmek ama farklı işleyişler içinde olduğumuzu bilerek hatalı işlemleri düzeltebilmek, fazlalıkları biraz törpüleyebilmek bunlardan ikisidir.

Duyguların dilini, duygusal basınçları bilerek duygu dağarcığımızı mutlaka rahatsız etmeyecek hale getirebilmek gereklidir. Yaşam kalitemizi yükseltecek, duygularımızın bizi ve başkalarını ezmemesini sağlayacak nitelikte bir arayış içinde olmalıyız. Arayışların odağı ise artık tüm medeni toplumlarda bilindiği gibi psikoterapinin getirilerinden faydalanabilmekte yatmaktadır. Arayış içine girmeyip "beni olduğum gibi kabul etsinler isteği"nin artık yanlış ve eksik olduğu bilinmektedir. İnsan sürekli değişmektedir. Bu değişimlerle birlikte olup yine de olduğu gibi kalmayı istemek kişinin kendine karşı yaptığı bir haksızlıktır. Gelişmeyi istemek daha kaliteye talip olmak ise her insanın en doğal hakkıdır."