ZİHİNSEL SIĞINAK

Paylaş:

Yenişafak

Önyargıları insanların hayatında etken hale getiren önemli basamaklardan biri öz saygıdır. Prof. Dr. Nevzat Tarhan anlatıyor:


Kişinin kendisini algılamasına ilişkin bir kavram olan öz saygı (self-esteem), kişinin kendisine bir birey olarak yüklediği değeri ifade etmektedir. Her insanın öz saygısı vardır. Önyargılar kişinin öz saygısına uygun olursa kişi tarafından kabul edilir. Kültürel olanla doğal olanın uyumlu olması için, bunların kişinin öz saygısına da uygun olması gerekir. Eğer kültürel olanla doğal olan birbirine uygunsa benimseme kolay olur, doğal olmayan bir şeyin evrenselleşme eğilimi çok zordur. Bu sebepten dolayı kültürler arası ilişkilerde kişinin öz saygısının yıkılmaması gerekir.

FELSEFİ AMAÇLARIN ÖNEMİ


Öz saygı dışında insanların hayatındaki diğer önemli basamak da ego idealidir. Bir insanın yaşama ve üretmesi için bir amacının olması gerekir. Amacı yoksa, amaç belirlemede hatalar yapılırsa o kişiyi olaylar yönetir ama amacı varsa olayları kendi yönlendirir. Bir insan için bir yerden diğer bir yere giderken amacı belli ise yol haritasını çizer, hedefine o şekilde varır. Bir toplum için de kültürel idealler aynı şekilde işler. İnsanın ego idealleri ne kadar önemliyse toplumun da kültürel hedefleri aynı ölçüde önemlidir. Amacı belirlenmiş, ortak hedefi olan bir toplum için kültürel standartları geliştirmek ve önyargıları düzeltmek kolaydır.

İnsanlara felsefi amaçların verilmesi gerekir. Felsefi amacı olmayan kişiler yaşamak için yeterli nedenleri olmadığını düşünürler. Bunun sonucunda ölüm konusunda çözüm üretemezler. Bu tür insanlar hastalık, ümitsizlik gibi durumlarda aciz ve çaresiz kalırlar, çözüm üretemezler. Zihinsel sığınağı olmayan, bir yaratıcıya sığınma duygusu olmayan kişiler zor durumlarda kendilerini çok savunmasız ve korumasız hissederler. Kendi kültürel kimliği bu konuda ona çözüm üretemiyorsa ve amaç belirlemiyorsa, o kimse başka kültür arayışlarına geçer. Batıl inançlara, büyücülere sığınır. Materyalizmin dini dışlaması ve pozitivizmin Tanrı'yı inkâr etmesi sonucunda, Rusya'da ve Çin'de 70 sene boyunca, bir yaratıcının olmadığı ideoloji olarak öğretildi. Fakat günümüzde Rusya'da Ortodoks Kilisesi en saygın kurum haline geldi. Tanrı'nın varlığını kabul etmek zorunda kalmak, insanın psikolojik ihtiyacıyla yakından ilgilidir. Çünkü din ve inanma ihtiyacı insanın davranışlarını, fonksiyonlarını belirler. Eğer ihtiyaç olmasaydı, din ve tanrı kavramları bitmiş olurdu. Çünkü 100 sene önce "Tanrı öldü" şeklinde manşetler atılmıştı. Hâlâ da bilim çevrelerinde bu anlayış devam ediyor. Bilim kongrelerinde ateist grupların baskısı sürüyor. İncil ve Kuran'ı referans olarak kullanmama eğilimi devam ediyor. Buna karşı da alternatif çözüm üretilemedi.

DİNİN İNSAN SAĞLIĞINA KATKISI

Ölümü inceleyen bilim dalına tanatoloji denir. Tanatoloji, ölümle yüzleşen insanların ümit duygusunu ayakta tutma ile ilgili nasıl çözüm üretileceği konusunu araştırır. Akıl ve dinin birbirinin karşıtı olarak algılanmasının sonucu, dine ihtiyacın olmadığı anlayışı verilmeye çalışıldı. Din, insanların teselli sığınağı olarak kullanılan bir kavram şeklinde sunuldu. Dinle ilgili herhangi bir genetik tanımlama yapılmadı fakat Tanrı inancıyla ilgili beyin araştırmalarında, aşağıdaki üç duygu yakalandığında insanların beyninde mutlulukla ilgili alanın harekete geçtiği görüldü. Bu üç duygu, dinlerin sunduğu duygulardır. Birincisi, insanın kendi kişilik sınırları ortadan kalkıp evrenle bütünleştiği ve evrenin bir parçası gibi kendini hissettiği zamandır. İkincisi, bütün ihtiyaçlarının giderildiğini hissettiği andır. Üçüncüsü de bütün arzularının karşılandığını hissettiği andır.

Bütün istekler karşılandığı ve kişilik sınırları ortadan kalktığı zaman evrenin ve yaratıcının bir parçası gibi hissedilir ve güven duygusu oluşur. İnsanoğlunu bilen, duyan, yardım eden, her şeye gücü yeten, her şeyin anahtarı ve gücü elinde olan bir yaratıcı var denildiği zaman, beyinde mutlulukla ilgili alan aktif hale geçer, serotonin ve endorfin gibi mutlulukla ilgili kimyasallar salgılanırken, stres hormonu salgısı azalır.

Bu faaliyet, inanç konusunda beyinde genetik bir tanımlama olduğunu, beynin bu konuyla ilgili protein ürettiğini ve bu duygunun biyolojik temeli olduğunu gösterir. Mide için ilaç üretirken, midedeki hücrelerin fonksiyonları göz önüne alınıyorsa, beyin hücrelerinin de fonksiyonları dikkate alınarak insanlık için sosyolojik tezler üretilmesi gerekir. Biyolojiden bağımsız sosyoloji ve psikoloji doğru değildir. Bu nedenle sosyal empatide en önemli unsur biyoloji ayağıdır. İnsanları mutlu eden ve felsefi çözümler üreten tezler beyinle senkron çalıştığını gösterirse kabul görecektir, eğer beyinle senkron çalışmazsa kabul görmeyip tarihin çöp sepetine atılacaktır. Burada akılla bilimin birbirine karşı rekabeti değil, birbirini tamamlama süreci ortaya çıkar. Zihinsel bir sığınağın olması, kendini güvende hissedebileceği bir güce dayanma ihtiyacı, kültürel değişimlerde ve önyargıların dağılmasında bilimsel bir kategori olarak ele alınması gerekir.