Yaratıcı olabilirsiniz, zor değil!

Bilimsel yaratıcılık için uluslararası işbirliği gerekli. Yaratıcı olmak zor değil.

Yaratıcı olabilirsiniz, zor değil!

Bilimsel yaratıcılık için uluslararası işbirliği gerekli. Yaratıcı olmak zor değil.

Bilim, doğası gereği belirli bir bölgeye hapsedilemez. Bu nedenle içinde bulunduğumuz küreselleşme çağı, en fazla bilimsel araştırmalarda kendini hissettiriyor. Bilimde uluslararası işbirliğinin artmasında en önemli etmen, iletişimin hızı ve sağladığı kolaylıklardır. Bunun yanı sıra küresel sorunların giderek dünyanın tümünü tehdit eder hale gelmesi de bu işbirliğine öncelik verilmesini gerekli kılıyor. İçinde bulunduğumuz dönem büyük bir olasılıkla ileride “Küreselleşme” dönemi olarak anılacak. Küreselleşme yakın dönemde başlayan bir olgu değil. 2004 yılında tarihçi John Coatsworth küreselleşmeyi şöyle tanımlıyordu: “İnsanların, eşyaların veya fikirlerin, ülkeler ve bölgeler arası dolaşımı hız kazandığı zaman olacaklara küreselleşme denir.” Bu dolaşım, şu ya da bu şekilde, modern insanın Afrika’dan dünyaya açılmasından bu yana devam ediyor. Ancak bugün bu açılım eskisinden çok farklı. Bir kere dünya giderek minyatürleşiyor. Artık dünyanın bir noktasında patlak veren olayların ekonomik, siyasi, kültürel ve fikri etkileri anında dünyanın her yerinde hissediliyor. Küresel toplum artık yaratıcılık ve yenilik ağı olarak çalışıyor. Bu ağın belli başlı kavşak noktalarını “Fikir Başkentleri” oluşturuyor. İtalyan Rönesansı’nı başlatan öncü sınıf, Milano, Venedik, Floransa ve Roma arasında gidip gelebildiyse, bugünün en yaratıcı ve en yenilikçi insanları, Silikon Vadisi, Şanghay, Londra ve New York arasında kolayca mekik dokuyabilir.

BİLİM SINIRLANDIRILMAYA GELMEZ

Aristo’dan Stephen Hawking’e, gerçek bilim insanları mutlak bağımsızlık ve özgürlük ister; kaldı ki bilim, doğası gereği belirli bir bölgeye hapsedilemez. Kopernik’in güneş sistemi ile ilgili kuramları, Galilei’nin astronomi alanındaki keşiflerine temel oluşturmuştur. Bunlar da Newton’ın evrensel yerçekimi kuramının yolunu açmıştır. Ancak şunu belirtmek gerekir ki bilimde devrim yaratan bütün bu buluşların aralarında neredeyse yüzyıllar vardır. Tarih boyunca bilimsel anlayışın gelişimi, sürekli olsa da çok yavaştır. Bunun nedenlerinin başında bilim insanları arasındaki fiziksel mesafeler, eğitim fırsatlarının kısıtlılığı, kaynak azlığı ve siyasi müdahaleler geliyor. Bugün ise bu ilerleme, geçmişle kıyaslanamayacak kadar yüksek hızlara ulaşmıştır. Bilimdeki bu hızlı ilerleme, uluslararası işbirliğine verilen önemin artmasından kaynaklanıyor. Bunu şu istatistiklerden de anlamak olası: 1996 yılında bilimsel makalelerin %25’i iki veya üç ülkenin yazarlarının ortak çalışmasının sonucuydu. Oysa bugün bu sayı % 35’lere ulaşmış durumda. Amerikalı bilim insanlarının diğer ülkelerin bilim insanlarıyla birlikte yayımladıkları makalelerin payı 2006 yılında % 16 dolayında iken 2008 yılında % 30’lara tırmandı. 2008 yılında Çinli bilim insanlarının kaleme aldığı makaleler 1996 yılında 6 katına ulaştı. Bugün tüm makalelerin %10’u yalnızca Çin çıkışlı. 1989’da Güney Kore patent sayısı açısından ilk 10 ülkenin içinde yer almazken, bugün ABD Patent and Trademark Office’in verdiği patentlerin içinde üçüncü sırada. 1995 yılından bu yana Türkiye, ARGE yatırımlarını yaklaşık 6 misline çıkartırken araştırmacı sayısı da % 43 oranında arttı.

ENTELEKTÜEL EKOSİSTEM

İletişimin hızı ve sağladığı kolaylıklar, bugün fikir akış hızının artmasında çok önemli bir rol oynuyor. Bilim insanları arasındaki bu bağlanabilirlik, temel hedefi –bilgi peşinde koşma ve insanlığın ilerlemesi- değiştirmiyor fakat bilimsel araştırmaların küreselleşmesindeki artış, daha açık bir entelektüel ekosistem yaratıyor. Ve daha fazla sayıda zeki insan da bu tartışmalara katılmak için ekosisteme dahil olmaya çalışıyor. Bugün internet ve sosyal medya üzerinden toplum ile daha farklı bir ilişki kuruyoruz. Artık yabancılarla temas kurmak bizleri eskisi kadar zorlamıyor; yetenek havuzunu genişletmek için yeni ve daha başarılı yollar geliştirebiliyoruz ve işbirliği yaptığımız kişilerle daha derin ilişkiler kurabiliyoruz. İşbirliği içinde olanlar genellikle Skype, Facebook veya ortak ağlardan yararlanıyor. Verilerin hacmi ise daha da hızlı; daha fazla bilim insanı –bazen bilim insanı olmayanlar da tartışmalara dahil olabiliyor- bu tartışmalara katılıyor. Ayrıca toplanan, incelenen ve işlemden geçirilen veriler, görece olarak çok daha fazla. Bu farklılıklar, işbirliği ve paylaşım kavramlarının yeniden tanımlanmasına yol açıyor. Örneğin New York Üniversitesi Matematik Bölümü’nden bilim insanları Şanghay ve Abu Dabi’deki üniversitelerle kendi üniversitelerindeki meslektaşları kadar rahatça tartışabiliyor. Ayrıca ileri cihazlardan elde ettikleri sonuçları anında paylaşabiliyor.

YERELLİĞE SON

Bağlanabilirlik ile birlikte mekân kavramı önemini yitirdi. New York kentinde yaşayan araştırmacılar, kendilerinde bulunmayan bir cihazı başka bir kentteki araştırma merkezinde buldukları zaman, kendilerininmiş gibi rahatça ve özgürce kullanma şansına sahip olabiliyor. Projenin niteliğinden bağımsız olarak, dünyanın dört bir yanında yaşayan bilim insanları çalışma günlerinin ve saatlerinin sınırları dışında da çalışmalarını yürütebiliyor. Örneğin başka bir laboratuvar ile gecenin ileri bir saatinde temasa geçebilirken, tatildeki bir başka bilim insanından fikir alabiliyor. Hızlı iletişim, araştırma gündemini de temelden değiştirdi. Daha önce dile bile getirilemeyen hatta düşünülemeyen konular mercek altına alınabildi. Bu konuların başında küresel ısınma, yiyecek güvenliği, su mühendisliği ve tropik hastalıklar gibi insani konular geliyor. Ulusal bazda bu konular önem sırasına göre ancak ikinci veya üçüncü sırada yer alırken, küresel bağlamda gündemin ilk sıralarına oturuyor. Dolayısıyla bilimsel araştırmalarda uluslararası işbirliğini kolaylaştıran etmenin yalnızca iletişimin hızı ve kolaylığı olmadığı anlaşılıyor; bunun yanı sıra küresel sorunların giderek dünyanın tümünü tehdit eder hale gelmesi de bu işbirliğine öncelik verilmesini gerekli kılıyor.

KÜRESEL SORUNLAR İÇİN İŞBİRLİĞİ

Bu araştırma projelerinin hiçbiri, kapsamlı bir işbirliğinin dışında çözülemez. Deniz suyu seviyelerinin yükselmesi, kentleşme olgusunun yarattığı metropol yönetiminin açmazları ancak geniş kapsamlı bir tartışma zemininde çözülebilir. Bu tür projelerde, verilerin dünyanın dört yanından toplanması ve bunların değerlendirilmesinde dünyanın önde gelen beyinlerinin birlikte çalışması gerekir. Böyle devasa bir çalışma, çeyrek yüzyıl önce düşünülemezdi bile. Bu tür projelerde büyük bir senfoni orkestrasında her sazın doğru sesi, doğru zamanda çıkartması gibi çok incelikli ve hassas bir yönetime gereksinim vardır. Bu tür küresel sorunların çözümü için oluşturulan projelerde, bilimsel toplum giderek ABD’ye ve Batı’ya olan bağımlılığından kurtuluyor. Pek çok ülke ekonomilerinin düze çıkması için bilim ve teknolojiye yatırım yapılmasının gerekliliğine inanmış durumda. Sonuçta daha büyük ARGE bütçeleri daha gelişmiş akademik işbirliği üretiyor. Örneğin Asya üniversitelerinde verilen doktora derecesi sayısı son yıllarda artarken, ABD’de azalıyor. Bundan 15 yıl önce ABD kaynaklı bilimsel makale sayısı Çin’den 10 misli fazlaydı. Çin, iki yıl önce yayımlanan makale sayısı açısından dünyada ikinci konumdaydı; gelecek yıl ABD’yi geçmesi çok büyük bir olasılık. Son 10 yılda Çin, Hindistan ve Brezilya ARGE yatırımlarını ikiye katlarken, 2010 yılında Amerikan Patent Dairesi’nin bildirdiğine göre ABD çıkışlı patent sayısı açısından Amerika’nın egemenliği 2008 yılında sona erdi.

“BÜYÜK PROJELER”DEKİ TEHLİKELER

Büyük küresel projeler, doğal olarak dünyanın geleceği için olumlu sonuçlar doğurabilir. İnsan Genomu Projesi, Uluslararası Uzay İstasyonu, CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, Fransa’daki ITER (International Thermonuclear Experimental Reactor) bunlardan yalnızca birkaçı. Peki, bilimdeki bu küreselleşmeyi insanlık için bir nimet olarak değerlendirebilir miyiz? Bu konuda biraz temkinli olmakta fayda var. Bilim insanları birbirleriyle daha kolay ve hızlı iletişim kurabilme şansını yakalamış olsa da, bilimsel toplum birbirine daha sıkı sıkıya bağlanmış olsa da, daha aşılması gereken, çözüm bekleyen çok sayıda sorun var. Bunların pek çoğu günümüzün temel bir paradoksundan kaynaklanıyor: Dünya daha bağlantılı bir hale gelmekle birlikte bireyler ve kurumlar yeni sınırlar oluşturmanın peşinde.

PEKİ, YA BAĞLANAMAYANLAR...

Bilimsel işbirliği ne kadar kucaklayıcı olursa olsun daha dışarıda kalan çok sayıda insan var. Dünyanın bütünü ele alındığında telekomünikasyon devriminin ulaşamadığı veya internet erişimine sahip olmayan çok sayıda insan var. Bu koşullar devam ettiği sürece çok sayıda yetenek, bu bilimsel tartışmaların dışında kalacak. Buradaki gerçek tehlike bu eğilimin kendi kendini beslemesi ve gelişmiş ülkelerle daha azgelişmiş ülkeler arasındaki bilimsel yeteneğin arasının her geçen gün biraz daha açılması. Benzer bir diğer sorun da bilimsel topluluğun, geleneksel fikirlere karşı çıkan, toplumun kıyısında kalmış insanların seslerine kulak verme yeteneğini kaybetmesi. Oysa bugüne dek pek çok parlak fikir bu kesimden çıktı. Başka bir deyişle “ortak görüş”ten farklı bir görüşü tartışmaya açan bilim insanlarının ciddiye alınması gereklidir. Aynı bağlamda fikri mülkiyet haklarının korunması konusuna da titizlikle sahip çıkılmalıdır. Bunun yanı sıra araştırma sonuçlarının başka yerlerde hak ettiği saygıyı görmeyeceği doğrultusundaki yaygın kuşku, işbirliğini ve yeni kavramların geliştirilmesini olumsuz etkileyebilir.

OLUMSUZ GÖÇ POLİTİKALARI

Göç politikaları da yeni küresel araştırmaların önüne engel çıkartabiliyor. İletişim ve işbirliğinin bu kadar kolaylaşmış olmasına karşın özellikle üniversiteler, göçlerin yaratmış olduğu sorunların altında boğuluyor. Araştırmaya katılacak öğrencilere vize almada sorunlar çıkartılıyor ve öğrenciler üniversitelere kabul edildiği halde milliyeti yüzünden ülkeye sokulmayabiliyor. Saygın araştırma enstitülerinde bile bazı gerginlikler yaşanabiliyor ve bu sorunlar küreselleşme ile birlikte daha da şiddetlenebiliyor. Bazı durmuş oturmuş üniversiteler, küreselleşme olgusu karşısında yapısal değişikliklere gitseler de küreselleşmiş bir dünyaya en iyi uyum sağlayan kurumlar, şirketlerdir. Sonuçta üniversiteler ve şirketler, ortaklıklar kurarak araştırmaların önündeki sorunları aşmaya çalışıyorlar. Şirketler son yıllarda akademik araştırmalara daha fazla yatırım yapıyor. Ne var ki bu işbirliği de bilimsel toplumun üzerinde durmasını gerektiren sorunlara gebe. Bir kere üniversitelerin temel hedefi bilginin geliştirilmesi olduğu için temel araştırmaların yuvasıdır. Kaldı ki bilimde devrim yaratan buluşların çıkış noktası temel araştırmalardır. Oysa sanayi kuruluşları spesifik sonuçların ve ürünlerin peşindedir; dolayısıyla temel araştırmalara çok fazla yatırım yapmaya yanaşmazlar. Sonuçta araştırma fonları şirketlerin çıkarlarına hizmet eder hale geldikçe temel araştırmalara ayrılan pay giderek düşer. İkinci olarak şirket fonları spesifik bir sonuca ulaşmak için manipüle edilmiş araştırmalara kayabilir. Örneğin, ilaç şirketleri belirli bir ilacın etkisiyle ilgili kuşkuları gidermek için araştırmaları istedikleri gibi yönlendirebilirler.

MUHALİFLER NİÇİN HEP BİLİM İNSANLARINDAN ÇIKIYOR?

Sovyetler Birliği döneminde ünlü Rus nükleer fizikçi Andrei Sakharov başta olmak üzere muhaliflerin pek çoğu niçin bilim insanları arasından çıkıyor? Bunun nedenlerinden biri, bürokratik devlet kontrolü ve baskıcı ortama karşın bilimin, parlak akademisyenlerin kendi kendilerini geliştirmeleri için bir fırsat yaratmasıdır. Bilim insanları, işlerinin doğası gereği uluslararası toplum ile temas halindedir. Bundan da önemli olan, bilimsel sorgulamanın beraberinde entelektüel tutarlılığı getirmesidir. Bunun da doğal sonucu, despotik sistemlere karşı başkaldırıdır. Küreselleşmiş bilimin bir diğer yararı da bilimsel araştırmaların ve bilimsel eğitimin yayılmasıyla ulusların birbirleriyle daha iyi tanışmasının ve kaynaşmasının yolunu açmasıdır. Hiçbir ulus, bilimin yararlarından vazgeçmeyi düşünmez. Ve uluslar gençlerini üniversitelerde eğitirken, küresel düşünen bir sınıf yaratır. Bu gençler yerel olanaksızlıklara ve diğer engellere karşın gelişimlerini sürdürürler. Sakharov’un geleneğini sürdüren bu yeni öncü sınıfı, küreselleşmenin ikinci etabını koşacak. CUMHURİYET BİLİM TEKNOLOJİ EKİ
Paylaş:



İlginizi Çekebilcek Diğer Yazılar
  • Ccimriliğin başlı başına bir hastalık olarak tanımlanamayacağını belirten Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, ancak cimri olmanın ve bu dur
  • Yaşam tarzı tıbbı yani Lifestyle Medicine; araştırma, önleme ve tedavi etme ile yakından alakalı olan bir tıp dalıdır. Yaşam tarzı tıbbı; pek çok yaşa
  • Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Kahramanmaraş Milli Eğitim Bakanlığı Dulkadiroğlu Rehberlik ve Araştırma Mer
  • Panik atak, hiçbir neden yokken ortaya çıkan ve insanların yaşam kalitesini düşüren bir ruhsal hastalık olarak tanımlanıyor.
  • Öğrenilmiş çaresizlik nedir? Öğrenilmiş çaresizlik sendromu, başarma isteğini yok ediyor!
  • Narsistik kişilik, “Tanrılaştırılmış ve gerçekçi olmayan bir öz önem duygusu” olarak tanımlanıyor.
  • Randevu Al