E-bültenimize kayıt olarak güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.

KUŞAK ÇATIŞMALARI

KUŞAK ÇATIŞMALARI

PSİKOHAYAT DERGİSİ MAYIS-HAZİRAN 2009 Uzman Ergen Psikoloğu Orhan Gümüşel

 

Memory Center Nöropsikiyatri Merkezi'nden Uzman Ergen Psikoloğu Orhan Gümüşel anlattı:

"İnsanoğlu geçmişinden getirdikleriyle geleceğine dair kaygılarını çözme çabasıyla diğer canlılardan ayrılır.

İnsanın sosyal evriminde değişirken farklılaşmak gibi bir esas dikkat çekicidir. Değişmedeki görünüm yenilenen ve gelişen bilgiyi haz yöneliminde kullanmak, farklılaşma ise haz eğilimini yaşama şeklidir.

Örneğin dünya'nın hangi coğrafyasında yaşarsa yaşasın zebraların farklı mutfakları yoktur. Ot oburdurlar ve önlerine çıkanın besin olup almadığını ayırdıktan sonra herhangi bir işleme tabi tutmadan sırf beslenebilmek maksadıyla yerler. İnsan ise beslenebilme maksadının yanına beğenilerini de ekler ve buna yaşamı devam ettirebilmenin yanında öznel yorumuna dayalı bir başka haz unsuru da eklemiş olur. Çevresindekilere de böyle aktarmaya çalışır. Balığı; buğulama, haşlama, kızartma ya da ızgara olarak sevmek ve önermek gibi.

Bu insanın ona verilenlere öğrendiklerini katarak yeni bilgiyi oluşturmak suretiyle yönlendirmesidir işte. Sadece davranış tercihlerinde değil her boyutta kullanılır. Duygu, düşünce ve davranış dengesinin öznel şekillendirmesidir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi insanın; diğer canlıların aksine basit yaşamsal uyumlarla sınırlı olmaması, bilgiyi üretme, uygulama ve gelecek kuşaklara aktarma becerisi, gezegenin kaynaklarını yönetme hakkını da eline almasını sağlamıştır. Bununla beraber kavimler halinde yaşayan insan gruplarının birbirleriyle ilişkilerinde ve kendi içlerindeki dinamikleri de geçmiş nesillerden aktarılan bilgilerin sosyal yapılanmalarına yansıması olarak ortaya konmuştur. Yansımalar ne olursa olsun biyolojik ortaklıkların ve sosyal yapılarının etkileşimi ortak kaygıları da beraberinde getirmiştir. Dünya üzerinde sadece insanın geçmişle ve gelecekle ilgili kaygıları vardır.

Bu noktada çatışmayı yaratan ana unsurda kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Kişinin öncelikle kendisini nereye koyduğu önemlidir. Kendi yaşamı ile ilgili kaygı ve beklentileri büyük kişilik dairesinin ilk çemberidir. Bu çemberin hemen dışında; hayatı beraber yaşadığımız, direkt ve yoğun paylaştığımız diğer insanların oluşturduğu çember gelir ki bu çemberin en önemli öğesi ailemizdir.

Yeteneklerimizi fark etme, bunları ilgi duyduğumuz alanlarda kullanma ve geliştirme ve kullanma stilimiz anlamına gelebilecek değerler bütününü aile içinde kazanırız. Bu kazanım aile içindeki ilişki dinamiğinden ve hangi ebeveynle ne tür özdeşimler kurduğumuzla yapılanır. Yaşadığımız sosyal çevre ve hayata dair gelişen inançlarımızla şekillenir. Bunları da yaşamla ilgili ihtiyaçlarımız, algılarımız ve kaygılarımız etkiler.

Daha da açmak gerekirse; özellikle bizimki gibi genç ve yapılanmakta olan ülkelerin hatta onları oluşturan genç nüfus yoğunluğunun ihtiyaç, kaygı ve arzuları oturmuş yani belli bir stabilizasyonu yakalamış toplumlara göre daha yoğun ve değişkendir. Hızlı değişime ayak uydurmaya çalışırken de farklılaşma nesiller arasında daha dar bir açı ile hareket eder. Yani daha az yaş farkı nesil farkı yaratabilir.

Kuşak çatışması denen olgu yaşam stiline göre çeşitli şekillerde görülse de duygu olarak benzerlikler gösterir. Bunlar değersizlik, yetersizlik, anlaşılamama duygusu, birlikte olmaktan zevk alamama, uzaklaşma ve yabancılaşma duygusu vs. olabilir. Görülme şeklindeki değişiklikte sosyal statü, aile yapısı, otorite yapılanması gibi özelliklere göre farklılaşma gösterebilir.

Örneğin; ülkemizde 1970'ler de genç olmak ile 2000'ler de genç olmak aynı olgular üzerinde dahi farklılık gösterebilir. Doğaldır ki kişiliği 70'li yılların şartlarında gelişen şimdinin ebeveynleri de çocukları ile farklı bakış açılarına sahiptirler.

O yıllarda bir gencin gece dışarı çıkmak istemesine karşı gösterilecek otorite de somut tehditler içeren argümanlar ( terör olayları, sokağa çıkma yasakları…) daha çok olduğu için ebeveynin yaptırım gücü hem daha fazla hem de kolay uygulanabilir olabilirdi. Günümüzde ise bir genç gece dışarı çıkma ile -ki buna yetişkin denemesi diyebiliriz- büyüdüğü mesajı vermek ve bu yolla bireyselleşmesini ortaya dökmek isteyebilir. Yine o günlerde türlü imkansızlıklar içinde bir şeyleri çaba göstererek kazanmak zorunda kalan gençleri, bugünün anne babaları şimdiki çağda bütün konfor önlerine sunulan ve tüketmeyi öğrenmiş çocuklarını anlamakta zorlanabilirler.

Kısacası diyebiliriz ki kuşak çatışması beraberce düşünemeyen, değişen şartlara uyumu sağlayamamış ya da tüketim çarkına kendini bırakmış, birbirlerine empatik yaklaşamayan ailelerde daha sık ve şiddetli yaşanır.

Burada en önemli konu empatik körlük yaşamadan kaliteli ve güvenli iletişime açık ve hevesli davranmaktır. Empatik körlüğü önleme adına dikkat edilebilecek 3 önemli noktayı şöyle sıralayabiliriz:

"Zihin Okuma: Zihin okuma daha önceki davranış biçimlerini referans alarak değişimi görmezden gelme suretiyle ortaya çıkan ya da çıkması muhtemel durumlar için çoğunlukla negativist tahminler yürütmektir."Bunu söylersem kesin şu cevabı alırım. O zaman engellenmiş olurum. Ben istediğimi yapayım hiç olmazsa" ve "Yine söylediklerimi anlamadı kesin şöyle davranacak" gibi eğilimler zihin okumaya neden olabilir. İletişim kusuru olarak da "Onun gibi düşünmek değil onun yerine düşünmek" anlamına geleceğinden empatik iletişimi engelleyici bir özellik taşır.

"Kendi Doğruna Sadakat: İletişimi "Kimin doğru olduğunu" bulmaya sürükleyen yani kısır döngüye götüren bir yaklaşımdır. Zaten farklılaşmadan kaynaklanan çatışmayı kangren haline getirmekten başka işe yaramaz. Doğru olan kimin ya da neyin doğru olduğunu tartışmak değil "Neyin uygun olduğu" bağlamında konsensüs oluşturmaya çaba göstermektir. Aksi takdirde karşımızdaki fikrinin ya da görüşünün değil kişiliğinin sorgulandığını düşünerek savunmaya ve sürekli karşı hipotez oluşturmaya geçer.

"Kişiselleştirme: İletişimin "sen ben" dalaşına dönmesidir. Sürekli ve zorlayıcı bir ikna çabasını beraberinde getirir. Böyle bir iletişim tarzı hem sıkıcı hem gerginliğe açık hem de uzadıkça incitici olabilir. Çünkü sürekli olarak karşıdakini savunmaya zorlayacaktır. İletişimin yönünde karşılıklı anlaşma değil birinin kaybedeceği bir güç savaşına dökülecektir. Unutulmamalıdır ki çocuklar ve gençler egolarını son derece katı savunurlar. Yani onlar sizin kaybedeceğiniz bir evladınız olduğu ancak kendilerinin zaten kaybedecek bir şeyleri olmadığı gibi hareket ederler. Durum bu noktaya gelince de sıklıkla varmak istenilen sonuçtan uzaklaşılan, karşılıklı sevgi ve saygı yitimine neden olabilecek, insanların gittikçe birbirinden kaçındığı, suçluluk ve öfkenin iç içe yaşandığı duygulanımlar, süreklilik gösteren alınganlıklar ortaya çıkacaktır."