Kendi gerçekliğine yabancılaşma, içe patlama ve intihar

Tam da hayata atılma zamanıyken, kendi hayatının öznesi olmak üzereyken kayıplara karıştı, yitip gitti genç bir delikanlı. Neydi arayıp da bulamadığı bilmek zor, yorum yapmak kolay. Ama ortada tüm netliğiyle duran da bir gerçek var. Aidiyet yitimi, kendi gerçekliğinden kopuş ve yabancılaşma.

Kendi gerçekliğine yabancılaşma, içe patlama ve intihar
Paylaş:

Tam da hayata atılma zamanıyken, kendi hayatının öznesi olmak üzereyken kayıplara karıştı, yitip gitti genç bir delikanlı. Neydi arayıp da bulamadığı bilmek zor, yorum yapmak kolay. Ama ortada tüm netliğiyle duran da bir gerçek var. Aidiyet yitimi, kendi gerçekliğinden kopuş ve yabancılaşma.

nazifegungor2111Çekip giderken bu dünyadan, teknolojinin olanaklarını kullanarak ağır bir ders vermeyi de ihmal etmedi Mehmet Pişkin. Veda edişi bile sıra dışı oldu.  Pırıl pırıl, aydınlık, genç bir beynin serzenişleriydi geride kalan.  Kimseyi suçlamıyor, yakınış yok, karar bildiriş  var. Yarım kalmış bir film, senaryo kısa, anlam ise çok derin. Bu kadar kolay mı hayattan vazgeçiş? Bu kadar mı basit bitiriş? Değil elbet. Anlatmasa da biliyoruz ki sorun büyük. Yaşamış, ama belli ki ait hissetmemiş üniversiteli genç kendisini bu dünyaya. Anlamaya çalışmış, ama ne anlamakta da anlatmakta da zorlanmış belli ki. Okuyup düşünmüş, ama somut bir gerçeklik bulamamış bildiklerini ilişkilendirecek.  Bilgilendikçe daha çok anlamlandırmak yerine, anlamsızlığa yaklaşmış belli ki. Ve kıvranıp durmuş  anlamsızlığın o kocaman boşluğunda. Tutunmaya çalışmış, ama tutunacak ne bir dal, ne de dayanacak bir destek bulmuş anlaşılan.  Beklenti bitmiş, ümit çoktan tükenmiş. İlk değil Mehmet Pişkin intiharı, son da olmayacak.  Medyaya yansımayan da kaç intihar vakası var kim bilir.  Eğer birileri hayattan bu kadar kolay vazgeçebiliyorlarsa, üstelik de o birileri üniversite eğitimi alan, hayatının henüz baharında gencecik insanlarsa burada herkesin durup ciddiyetle düşünmesi gerekiyor. Hayattan vazgeçebilmek için yaşanılmaya değer hiçbir şey kalmamış olmalı. Bireyin, hayatla, içerisinde yaşadığı dünyayla, çevresindeki insanlarla, dolayısıyla da kendi kendisiyle bir derdi olmalı, hem de büyük bir derdi. Hiçbir birey iyi ya da kötü, yaşadığı hayatın tek sorumlusu olamaz.  Eğer bir insan kendi hayatına bu kadar kolay ve de kararlı biçimde son verebiliyorsa, bunun sorumluluğunu o kişinin hayatına öyle ya da böyle dokunan herkes paylaşmak zorundadır. Ne yaşıyor bu gençler? Hayatın neresinde takılıp kalıyorlar ki onu sonlandırmaya bu kadar ani karar verme noktasına geliyorlar? Ne istiyorlar da yapamıyorlar ki vazgeçmeyi seçiyorlar? Nasıl bir hayat beklentileri veya tasarımları var ki, kendi hayatlarına bile kendilerini ait hissetmiyorlar? Bir yandan çağdaş bir dünyada yaşıyoruz.  Birçok getirisi olan, ileri teknolojiyle kuşatılmış bir dünya, büyük kentler, ışıl ışıl caddeler, alış veriş merkezleri vs. Birbiriyle ilişkisiz bir dolu görüntü geçip gidiyor gözlerimizin önünden, izleyip duruyoruz, ne izlediğimizi bilmeden. Hayat öyküleri akıyor televizyon ekranlarından. İzliyoruz,  hangisinin gerçek, hangisinin kurmaca olduğuna aldırmaksızın.  Farkı da yok zaten birbirinden. Teması yok nasılsa hiçbirinin bizim gerçekliğimizle.  Başka dünyalara, başka hayatlara ya da aslında hiç olmayanlara ilişkin bir dolu bilgiyle donanırken kendi gerçekliğimiz kayıp gidiyor elimizin altından ve farkında bile olmuyoruz. Farkındalık ise çaresizlik artık, biliyoruz.  Çağımızın en büyük sorunu da bu zaten. İnsan bilgiyle donandıkça, entelektüel bir nitelik kazandıkça daha çok soru soruyor içerisinde yaşadığı hayata. Yanıtsız kalıyor soruların çoğu. Karşılıkları yok çünkü hayatın içinde. Yanıtsız bırakılmak ise gerçekten feci. Kendi hayatının duyarsızlığı karşısında çaresiz kalıyor insan. Yaşadığı dünyayı, çevresini, yaşamı anlamakta ve anlamlandırmakta zorlanan kişi anlamsızlığın boşluğuna düşer, yabancılaşır, aidiyet duygusunu yitirir ve bir çıkış yolu ararken de yitip gider. Çıkış sunmak gerekir insanlara. Özellikle de yeni yetişen, hayata yeni yeni atılmaya çalışan gençlere çıkış yolları sunmak lazım. Onların coşkularını, duygularını, ideallerini izlemek ve uygun ortamlar yaratmak gerekir. Tutunacak bir dalları olmalı. Gençlik enerjiktir. Onların bu müthiş enerjilerini aktarabilecekleri yaşam alanları oluşturmak lazım. Hayatın içerisinde onlara gerçeklikle bağ kuracakları, hayat rotalarını kolayca belirleyebilecekleri patikalar açmak gerekir. Entelektüel ve duygusal zekalarını yaratıcılığa dönüştürebilecekleri olanaklar vermek. İnsan ürettikçe kendisini gerçekleştirir ve de özgürleşir, güçlü bağlar atar hayatın kolonlarına. İçerisinde yaşadıkları dünyada kendilerini kanıtlama ve gerçekleştirme olanağı bulamayan gençlerin yaratıcı zekaları, coşkuları ve yaşam enerjileri içe dönüş yapar, birikir, sıkışır ve en sonunda da içe patlar. Bu içe patlamaları önleyerek insanların, enerjilerini yaratıcılığa dönüştürmelerini sağlamak ise toplumdaki  herkesin, eğitim kurumlarının, ailelerin, toplumu yönetenlerin, bilgi aktarımı yapmakla görevli medyanın, sivil toplum kuruluşlarının vb. asli görevidir. Kaçmak, görmezden gelmek, aldırmazlık olmaz. Son pişmanlık fayda etmez. Prof. Dr. Nazife Güngör