Kaybederken kazandıran büyük usta

Hem Türk sinemasının 100’üncü yılına yaklaştığı içinde bulunduğumuz günler hem de Türk sineması dendiği zaman akla gelen en önemli isimlerden biri olan Kemal Sunal’ın eğer yaşasaydı 69. yaşını kutlayacağı 11 Kasım tarihi nedeniyle bir şeyler yazayım dedim…

Kaybederken kazandıran büyük usta

Hem Türk sinemasının 100’üncü yılına yaklaştığı içinde bulunduğumuz günler hem de Türk sineması dendiği zaman akla gelen en önemli isimlerden biri olan Kemal Sunal’ın eğer yaşasaydı 69. yaşını kutlayacağı 11 Kasım tarihi nedeniyle bir şeyler yazayım dedim…

baris_bulunmazSinema tarihimize baktığımızda başlangıç noktasını 1914 yılına koymamız pekala mümkün, ‘Ayestefanos’ta Rus Abidesinin Yıkılışı’ adlı tarihi belgesel bu anlamda süreci başlatan, yani bir hakemin maçın başlangıç düdüğünü çalması gibi ya da maraton koşucularının önlerindeki uzun mesafeyi dikkate almadan kulaklarını sadece gelen kalın ve tok sese konsantre etmeleri gibi… Çok büyük isimler geçmiştir sinemamızdan; kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar, ‘arap bacılar’, jönler, güzeller... Halen de devam etmektedir büyük büyük adımlarla ve arkasına bakmadan… Tek tek isimlerini saymaya gerek yok, belki başka yazıların ve vefaların konusu olur onlardan biri… Bugünkü yazıma konu olan isim ise, işte bunların arasında yeri ve konumu ile ‘biraz daha farklı’ olan, az önce de belirttiğim gibi büyük usta Kemal Sunal… Türk sineması için Eşkıya öncesi ve sonrası ayrımını yaparım hep… Ancak bu Yeşilcam’ı inkar ettiğim anlamına gelmez, tam tersine oradaki duygusallığı, içtenliği ve de her şeyden önemlisi ‘gerçeği’ üstüne basa basa vurgularım, Münir Özkul’un ve Adile Naşit’in Amerika Birleşik Devletleri’nde doğsalar, aldıkları Oscar’ları yarıştıracakları söylerim... Ama Eşkıya ile farklı bir boyuta taşındı sinemamız, senaryosundan oyunculuğuna, görsel içerikten kurguya… Bu noktada Kemal Sunal’a geçelim hızla… Eşkıya için yaptığım ayrımdan farklıdır Kemal Sunal ve filmleri… Öncesi ve sonrası yoktur Kemal Sunal’ın, Kemal Sunal’dır o… Türk sinemasıdır, insanıdır, yaşamıdır… Kendisidir, olduğu gibidir, herkesin olduğundan farklı görünmeye ve düşündüğünden farklı konuşmaya çalıştığı günümüzün ‘yalan’ insanları içerisinde saflığı temsil edendir… Aptallıkla saflığı, gerçekle hayal dünyasını ayırt etmeyendir… 1944 yılında Fatih’in Küçükpazar semtinde doğan bu büyük usta, Kenterler Tiyatrosu’nda başlayan, Devekuşu Kabare ile devam eden ve en nihayetinde Ertem Eğilmez’in beyaz perdede bizlerle buluşturduğu 1972 yılındaki ‘Tatlı Dillim’ filmiyle devam etmiştir serüvenine… Ama öyle bir serüvendir ki bu, 1999 yılındaki son filmi Propaganda ile otuz seneye yakın sürse de, aslında hiç bitmeyecek olan ve kuşaktan kuşağa aktarılacak olan kültürün de yaratıcısıdır… Farklıdır Kemal Sunal, güçsüzün güçlüye karşı mücadelesini anlatır, saflığın ve doğruluğun ‘kıvraklıklar’ karşısındaki isyanıdır, şansıdır belki de… Diğer taraftan paranın, aklın ve zekanın sorgulamasıdır çoğu zaman, tüm içtenliğiyle ve dürüstlüğüyle… Doğrunun ‘onlar gibi’ olmaktan geçmediğini, gücün adaleti yerine adaletin gücünü savunandır Kemal Sunal… Seksenin üzerinde yer aldığı filmlerinde, düşündürtendir, sorgulatandır, ‘neden?’ diye sordurtandır, ‘acaba’ları yaratandır… Aksi mümkün mü zaten? Dede ile torun birlikte izler filmlerini, biri belki de onuncu kez diğeri ise ilk defa… Ama bilir ki onuncu kez izleyen, hem kendi onbirinci kez izleyecek hem de ilk izleyen tekrar izleyecek ve izlettirecek… Birlikte gülerler, birlikte düşünürler, daha doğrusu birlikte yaşarlar gerçekliği o 80-90 dakikalık zaman diliminde… Neler yoktur ki büyük ustaya dair, hangisini anlatayım… Salak Milyoner’de Saffet olup definenin peşine düşer daha sonra köyden şehire iner, Salako’da gerçek ‘salakları’ gösterir aslında, Hanzo’da git gelleri yaşatır belki de Dr. Jekyll ve Mr. Hyde gibi, Hababam Sınıfı’nda İnek Şaban olur ve birlikteliği gösterir bize, alıp götürür başka diyarlara, defalarca güldürür bıkmadan usanmadan, Tosun Paşa’lar, Süt Kardeş’ler… Hepsi efsanedir, hepsi gerçektir… Hepsinin alt metni vardır, görünmeyeni göstermek ister güldürürken… Çöpçülüğü de, kapıcılığı da, bekçiliği de göstermiştir bizlere, olduğu gibi… Her mesleğin onurlu olduğu kadar, başka yolları da olduğunu yüzümüze vurmuştur… Meslek ayrımı yapmamıştır o yüzden, adamlık ayrımı yapmıştır, insanlık ayrımı yapmıştır… İnsansındır ya da değilsindir o yüzden, konumunun, mesleğinin, çevrenin önünü arkasını düşünmeden davranabildiğin ve hissedebildiğin ölçüde… Zübük filmi bir başyapıttır işte tam da bu nedenle… Üçkağıtçılığın, yalancılığın, sahtekarlığın, riyakarlığın ve ikiyüzlülüğün en saf halidir… Hangi birini saysam ki büyük usta için… Hakkında tezler yazılan, araştırılan, sosyolojik açıdan Türk toplumunun fotoğrafını çektiren kişidir Kemal Sunal… Onun filmlerine ilişkin yapılan aptalca ve fütursuzca küçümsemelere inat, her kesimden her kişiye defalarca kendini izlettirendir… Maça 1-0 değil, 5-0 önde başlayandır, zaman geçtikçe de farkı arttıracak olan… Son filmidir 1999 yılındaki Propaganda, oğlu ile birlikte oynadığı tek filmdir aynı zamanda… 2000 yılı ve Balalayka filminden hiç bahsetmeyelim zaten, kısmet olmamıştır o filmde oynamak büyük ustaya, uçağa binmiştir ama inememiştir bir daha… Kendi korkularını yenemeyen ama milyonların korkusunu yenmesine neden olan, kaybederken bile kazandıran ‘Büyük Usta’dır’ Kemal Sunal… Kim ne derse dersin ve söylerse söylesin, milyonları güldüren komik suratlı adam nesilden nesile devam ettirecektir varlığını bu topraklarda, hem de her geçen gün daha da güldürerek… Kumandanın tuşuna basmaya gerek yok, zaten kalacaksın orada istesen de istemesen de… Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Barış Bulunmaz