Kafası bozukmuş yurdum insanının

Son yapılan araştırmalardan elde edilen bulgulara göre Türkiye’de son yıllarda antidepresan ilaç kullanımında önemli bir artış olmuş.

Kafası bozukmuş yurdum insanının

Son yapılan araştırmalardan elde edilen bulgulara göre Türkiye’de son yıllarda antidepresan ilaç kullanımında önemli bir artış olmuş.

nazifegungorBilimsel araştırmalar önemli elbet, ama bunu anlamak için bilimin tanıklığına bile gerek yok ki aslında. Çevremize şöyle bir göz attığımızda,  etrafımızdaki insanların en basitinden sıradan konuşmalarına birazcık olsun kulak kabarttığımızda durumun vahametini anlarız. “Dedim ki, dedi ki, ben öyle demedim, şöyle dedim, yanlış anlamış, olmamış, yapamamış, kızmış, bağırmış, küfür etmiş, tokat atmış, hesabını sorarım, gereğini yaparım, gösteririm, dağıtırım, azıtırım vs. …” uzayıp giden lakırdılar. Çok azdır mutlu mesut, şen kahkahalara karışıp giden sohbetlere kulak misafiri olmak.  Hele sokakta hemen hemen hiç duymazsınız başı ya da sonu argo takısız sözler. Birbirimizle acayip biçimde zorumuz var nedense. Gündelik yaşamın en sıradan pratiklerini bile gerginlik zemininde biçimlendirmekten keyif mi alıyoruz nedir? Tuhaf bir sadomazoşistik durum. En sıradan konularda bile hayatı zehir ediyoruz birbirimize. Mutlu başlayan evlilikler bir de bakıyorsunuz ki eften püften konuların sorunsallaştırılmasıyla cehennem azabına dönüvermiş taraflar için… Küçücük, anlamsız güç gösterileri… Ben-sen çekişmesi… “Ben yaptım, sen yapmadın. Söyledim, söylemedin. Bu tabak niye burada, öteki niye orada… Öyle olmuş, falanca gitmiş, filanca gelmiş, o demiş, öteki yapmamış…” vs. bir dolu anlamsız ıvır zıvırla mutluluk yerini hüznün aldığı, tarafların hayatı birbirleri için çekilmez hale getirdiği yaşamlar. Şöyle ayrıntısına inip de insanların gündelik yaşamın sıradan ilişkileri içerisinde, incir çekirdeğini doldurmayan şeyler için birbirlerinin canına nasıl okuduklarına bakınca gerçekten hayrete düşmemek elde değil. Hakikaten nedir birbirimizle derdimiz? Bir tabak bir yerden öteki yere kaldırılmadı diye bazen bütün gün süren kavgalar. Sokakta biri ötekine yol vermedi diye karakolluk noktasına vardırılan kavgalar, dolmuşta, otobüste kendisinden önce bindiği için çılgına dönen adam, kendisine yer vermediği için bin türlü hakaret savuran kadın. Derslikte öğrenciyi düşman gibi gören öğretmen, öğretmeni, öğretici olarak değil de kolluk gücü gibi gören öğrenci. Ve işyerlerinde hayatı birbirleri için çekilmez hale getiren mesai arkadaşları. Herkesin yüzünde garip bir donukluk, boş bakan, parıltısını yitirmiş gözler, asık suratlar.  Ne oldu bu insanların tebessümlerine. Kim, neden aldı gözlerindeki parıltıyı, kim sildi yüzlerindeki ifadeyi. Antidepresanların yapay coşturmaları mı çözüm olacak dersiniz? Bence hiç kolay değil çözümü.  Çünkü insanların derdi birbirleriyle değil aslında, kendileriyle. Özgürleşememek. Kendisi olamamak. Kendisini gerçekleştirememişlik. Kendisini keşfedememişlik. Ve de yitip gitmekte olmak, hayatın sıradanlığı içerisinde. Özgürleşemiyor, çünkü üretemiyor. İçerisinde doğduğu ortam onu öylesine pasifize ederek yetiştiriyor ki, kendi kapasitesini etkin bir verimliliğe dönüştürmekten aciz bırakılıyor. Üretebilme yeteneğinden yoksun yetişen insan sonradan bu eksikliğini egosentrik birtakım davranışlarla kamufle etmeye çalışırken de kırıp döküyor etrafında ne var ne yok. Kendi acizliğinin acısını diğer insanlardan çıkarmaya yelteniyor. Yeteneklerini geliştiremeyen, üretemeyen insanın kendisini gerçekleştirebilmesi de ihtimal dışı. O zaman başkalarıyla uğraşmaya yöneliyor. Çevresindeki diğer insanlarla kurduğu iletişimsel ilişkiyi de kendi üretim kabızlığının sancılarıyla biçimlendirdiği için gerginlik ağır basıyor. Kendisini keşfedememişliğin acısını, başkalarını da yok sayarak hafifletmeye çalışıyor. Başkalarını yok saydıkça kendisinin öne çıkabileceğini, varlık gösterebileceğini düşünüyor çünkü farkında olmaksızın. Bir gerginlik de bu noktadan akıveriyor insan ilişkilerine. Kendisi olamamak, birey olmanın bütünlüğüne erişemeyen insan sıkıntılı oluyor dolayısıyla da. Hem kendisi hem de başkaları için. Aidiyet bağı kuramıyor, kimlik krizi yaşıyor, yabancılaşıyor. Yabancılaşma. Çağımızın en vahim hastalığı… İnsanın kendisine yabancılaşması, çevresindekilere yabancılaşması, hayata yabancılaşması…  İnsansal özelliklerin yitirilmesi, insansal değerlerin önemsizleşmesi. Sevememek, ne kendisini ne de başkalarını. Gülümseyememek ne kendisine ne de başkalarına. Gündelik hayatın en basit, en sıradan işlerini hayatının merkezine koyarak onlarla övünmek, onlar üzerinden kendisine güç aktarımı yapmak, onlar üzerinden başkaları üzerinde iktidar kurmaya çalışmak. Onlar üzerinden hayatının anlamsızlığını kamufle ederek basitlikten büyük anlamlar çıkarmak. Sonuç: Depresyon. Prof.Dr. Nazife Güngör