

Amerika üniversitelerinde ve eğitim kurumlarında son aylarda en çok tartıştığımız konulardan biri yapay zekâ (YZ).
Çalıştığım kurumda da orta bir yol bulmaya çalışırken tanık olduğum bu tartışmaların bazıları beni şaşırttı.
Özellikle bazı öğretim elemanlarının, “YZ kullanımını tamamen yasaklamalıyız; düşünme gücünü ve öğrencilerin yaratıcılığını öldürecek” şeklindeki güçlü tepkileri, meselenin ne kadar derin bir kaygıya dokunduğunu gösterdi.
Bu kaygıyı küçümsemek mümkün değil.
Gerçekten de YZ, öğrencinin düşünme süreçlerini yüzeyselleştirme, hazır cevaplara bağımlılık oluşturma ve akademik emeği değersizleştirme riski taşıyor.
Ancak burada kritik soru şu: Bu riskler bizi yasaklamaya mı götürmeli, yoksa daha bilinçli bir yönlendirmeye mi?
Toplantıda ortamı yumuşatmak için şunu söyledim:

“Belki bilmezsiniz; Osmanlı İmparatorluğu benzer gerekçelerle matbaayı yaklaşık 400 yıl gecikmeyle benimsedi. Ama sonunda kabul etmek zorunda kaldı.”
Bu sadece tarihsel bir anekdot değil, aynı zamanda bir zihniyet meselesine işaret ediyor.
Yeni bir teknolojiyi tehdit olarak görmek ile onu dönüştürücü bir araç olarak kavramak arasındaki fark, çoğu zaman medeniyetlerin kaderini belirlemiştir.
Bugün YZ karşısında da benzer bir eşikteyiz. Science Dergisi de yeni sayısında bu konuyu değerlendirmiş. Bu yorum hepimizi bu konuda ciddi olarak düşünmeye davet ediyor.
Zira tarih bize şunu açık ve net olarak gösteriyor:
Sanayi Devrimi, elektrik, telefon ve internet gibi her büyük teknolojik dönüşüm başlangıçta korku, direnç ve belirsizlik üretmiştir. Ancak bu dönüşümler aynı zamanda yeni imkânlar, yeni meslekler ve yeni düşünme biçimleri doğurmuştur.
Heidegger’in de 1950li yıllarda endişe ile dile getirdiği gibi sorun bizatihi teknolojinin kendisi değil; onun nasıl yönlendirildiği, kimlerin erişebildiği ve hangi etik çerçevede kullanıldığıdır.
YZ’nın bir savaş silahı olarak kullanılmasını kim savunabilir?
YZ konusunda da asıl tehlike, onun varlığı değil; kontrolsüz, eleştirel düşünceden yoksun ve etik dışı kullanımıdır.
Burada yükseköğretime, yani bizlere düşen sorumluluk büyüktür.
Üniversiteler sadece bilgi aktaran kurumlar değil, aynı zamanda düşünme biçimleri kazandıran mekânlardır. Eğer biz YZ’yi yasaklama yoluna gidersek, öğrenciler onu kullanmayı bırakmayacaklar; sadece denetimsiz ve bilinçsiz kullanacaklar. Oysa doğru yaklaşım, öğrenciyi YZ ile düşünmeye değil, YZ üzerine düşünmeye teşvik etmektir.
Bir öğrencinin YZ kullanarak bir metin üretmesi değil, o metni sorgulaması, eleştirmesi ve yeniden inşa etmesi asıl eğitim sürecidir. YZ burada bir “rakip zihin” değil, bir “yansıtıcı ayna” olarak değerlendirilebilir.
Öte yandan, YZ’nin nasıl çalıştığını anlamak da artık temel bir akademik okuryazarlık meselesidir. Bu sistemler “hakikati bilen” varlıklar değildir; büyük veri setlerinden örüntüler tahmin eden araçlardır. Dolayısıyla ürettikleri bilgi, eksik, yanlı veya manipüle edilmiş olabilir.
Bu da bize şunu hatırlatır: Eleştirel düşünme, hiçbir zaman bu kadar hayati olmamıştı.
Aslında mesele, YZ’nin düşünmeyi öldürmesi değil; düşünmeyen bir toplumun YZ karşısında daha da zayıf hale gelmesidir.
Burada etik boyut da en az pedagojik boyut kadar önemlidir.
YZ kullanımında şeffaflık, kaynak gösterme, emeğe saygı ve akademik dürüstlük gibi ilkeler yeniden tanımlanmak zorundadır. Öğrencilerimize sadece “ne yapmamaları gerektiğini” değil, “nasıl doğru yapacaklarını” öğretmeliyiz.
Daha geniş bir perspektiften bakarsak, YZ’nin en büyük riski işsizliği artırması değil, fırsatları eşitsiz dağıtmasıdır. Eğer sadece belirli kesimler bu teknolojiyi etkili şekilde kullanmayı öğrenirse, mevcut eşitsizlikler daha da derinleşecektir. Bu nedenle özellikle bizim gibi farklı sosyoekonomik arka planlardan gelen öğrencilere hizmet eden kurumlar için YZ eğitimi bir lüks değil, bir zorunluluktur.
Sonuç olarak, YZ’yi yasaklamak kolay bir çözümdür ama yanlış bir çözümdür. Asıl mesele, onu nasıl insanileştireceğimizdir. YZ’yi bir tehdit olarak görmek yerine, onu etik, bilinçli ve eleştirel bir şekilde kullanmayı öğrenmek zorundayız.
Matbaanın gecikmeli kabulü nasıl bir tarihsel kayıp oluşturduysa, YZ karşısında aynı hatayı tekrarlamak da benzer sonuçlar doğurabilir.
Bugün sormamız gereken soru şudur:
YZ’yi yasaklayarak mı öğrencilerimizi koruyacağız, yoksa onları bu yeni dünyanın bilinçli ve sorumlu aktörleri haline getirerek mi?
Yıllardır eleştirel düşünme dersi veren bir felsefe hocası olarak ikinci yolu tercih ediyorum.
Geleceği yasaklarla değil, hikmetle inşa edebiliriz.
Prof. Dr. İbrahim Özdemir
Paylaş