GDO'lu ürünler açlığa çare mi?

Avrupa ile Amerika kıtalarının GDO’lu ürünlere yaklaşımı birbirinden çok farklı. GDO’lu ürünler açlığa çare mi, yoksa doğal yaşama tehdit mi?

GDO'lu ürünler açlığa çare mi?

Avrupa ile Amerika kıtalarının GDO’lu ürünlere yaklaşımı birbirinden çok farklı. GDO’lu ürünler açlığa çare mi, yoksa doğal yaşama tehdit mi?

GDO’lu tohumla tarım yapan ülkeler arasında ABD 69 milyon hektar ile birinci durumda; tarım ürünlerinin büyük bir bölümü genetik yapısına müdahale edilmiş mısır ve soyadan oluşuyor. Oysa Avrupa’da aktivistler GDO’lu ürün tarımını engellemek için büyük mücadele veriyorlar. gdoYeşil Devrim olarak isimlendirilen GDO’lu ürün tarımı gerçekten bir nimet mi yoksa bela mı olduğunu araştıran Discovery dergisi bu sorunun yanıtını yoruma açık bırakıyor. Bir organizmadan diğerine gen nakli tekniği 30 yıl önce Avrupa üniversitelerinin laboratuvarlarında geliştirildi ve ilk transgenik ürün Avrupa topraklarında yetiştirildi. Ama bugün genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO’lu ürün) yetiştirilmesi Avustuya, Macaristan, Fransa, Lüksemburg, Almanya ve Yunanistan’da kısıtlanmış durumda. 2011 yılında dünyadaki 160 milyon hektar ”biyotek” ürün ekili alanın yalnızca 114 bin hektarı (% 0.07’si) Avrupa topraklarında. Oysa GDO’lu tohumla tarım yapan ülkeler arasında ABD 69 milyon hektar ile birinci durumda. ABD’yi 30.3 milyon hektarla Brezilya, 23.7 milyon hektarla Arjantin izliyor. Dünyada toplam 29 ülkede GDO’lu tohumla tarımsal üretim yapılıyor. ABD’de yetiştirilen soyanın % 93’nün genetiğine müdahale edilmiş. Brezilya ve Arjantin yüz binlerce kilometre karelik alana GDO’lu pamuk, soya ve mısır ekiyor. Hindistan’da bugün önde gelen GDO’lu ürün yetiştiricilerinden. Roma’da merkezi bulunan Gıda ve Tarım Örgütü’nden (FAO) ekonomist Terri Raney, transgenik ürünler üzerinde araştırma yapan laboratuvarlar ile ilgili şöyle konuşuyor: “Bilim insanları bundan 30 yıl önce çok önemli bir keşifte bulundular ve bu keşfin yaşama geçirilebileceğini görüp büyük heyecan duydular. Ne yazık ki açık havada deneme yapma şansları aktivistler yüzünden ellerinden alınıyor; gerekli testleri yapamıyorlar.”

PROTESTOLARIN KAMUYA YANSIYAN YÜZÜ

GDO’lu ürün tarımını engellemek için ellerinden ne geliyorsa yapan radikal protestocular, Raney’in bu açıklamasını büyük bir sevinçle karşıladılar. Almanya’nın en tanınmış GDO karşıtlarından arı yetiştiricisi Michael Grolm, “Tarlaları özgürleştirme” adını verdikleri örgütü ile birlikte açık havada deneme amacıyla yetiştirlen GDO’lu ürünleri yok etmeye kendini adamış. Eylemciler GDO’lu mısır, buğday veya patates ekili alanlara konvoylar halinde girip ekili alanlardaki bitkileri söküp yerine organik çeşitleri dikiyorlar. Grolm eylemlerini şöyle savunuyor: “İnsanların bizleri suçlu olarak görmemeleri için eylemlerimizi herkesin gözü önünde yapmaya gayret ediyoruz. Yüzlerce polisin müdahalesi ve basının ilgisi aslında davamızı kamuoyuna duyurmamıza yardımcı oluyor.” 2008 yılında ilk kez tutuklanan ve bir ay hapis yatan Grolm, ayrıca ABD’li tarımsal ürün üreticisi ve pazarlamacısı Monsanto’nun koyduğu tasarruf yasağına da uymak zorunda kaldı. Şu anda eylemlerine kaldığı yerden devam eden Grolm GDO’lara niçin karşı çıktıklarını şöyle açıklıyor: “Biyoteknoloji araştırmaları Avrupa’nın organik ürün yetiştiriclerini silip süpürmeyi hedefliyor. Bunların gerçek niyetlerinin bilim yapmak olduğuna inanmıyorum. Stratejileri GMO tarımına kapıyı açmaya yönelik. Ben bir bilim adamı olsam ve GDO’lu ürünlerin çevreye verdiği olası etkilerini incelemek istesem, doğruca ABD’ye giderim. Orada zaten sınırsızca GDO ekiliyor. İncelenecek malzeme bol.” Grolm ve diğer aktivistlerin korkusu, genetiği değiştirilmiş bitkilerin bir kez Avrupa topraklarına bulaşması ve geriye dönüşü olmayan bir yola girilmiş olması. Bunlar endişelerini şöyle dile getiriyorlar: “Gen teknolojisinin iyisi yoktur. Bu atom enerjisine benzer. Bir kez kapıyı açarsanız, kapatma şansını kaybedersiniz.” Grolm’ün sözcülüğünde aktivistler endişelerini şöyle sıralıyor: GDO’lu ürünlerin doğal ortama yayılması sonucu böcek nüfusu olumsuz etkilenebilir ve tüm ekosistem çökebilir. Ayrıca biyoçeşitliliği de tehlikeye sokabilir. Biyolojik kirliliğe neden olabilir. BİLİM TEKNOLOJİ EKİ