Gazze kan ağlarken!

Gazze kan ağlıyor!

Gazze kan ağlarken!
Paylaş:

Gazze kan ağlıyor!

nazifegungorGelecek kuşaklar bugünü de tarih sayfalarının kanla tutulmuş kayıtlarından okuyacaklar. Bizler de öyle yapmıyor muyuz? Tarih diye önümüze koyulan kayıtlar savaş öykülerinden başka nedir ki? Kıyımı yapanların zaferleri, kıyıma uğrayanların ise yenilgilerinden oluşan ve bütün insanlık tarihini oluşturan uzun bir trajedi değil midir insanlık tarihi denilen şey. İnsanlık dışılığın tarihi demek daha doğru olmaz mı? Geçmiş dönemleri barbarlık diye adlandırırken bugün ne yaşıyoruz ki geçmişten farklı olarak? Hani gelişmiş, çağdaş dünyaydık? İleri demokrasi, özgürlükler, haklar, öteki beriki demeksizin herkesin herkesi benimsediği, sevmese de saydığı bir dünyayı elbirliği ile kurma çabası içerisine girmiştik? Hani yalnızca insanlığı da değil, doğayı, doğanın üzerinde ne varsa hepsini de koruyup kollayacaktık? Hani parfüm bile sıkmayacaktık ozon tabakası olumsuz etkilenmesin, kara delik daha fazla açılıp da dünyaca içerisine düşüp yitip gitmeyelim diye? Hepsi hikaye! Hepsi palavra! Kandırmaca! Yine gösterdi insanlık üçkağıdını. Yine açık verdi, insan olamadığına dair. Olmadı, olmayacak da. İnsandaki bu acayip hırs ve çıkar düşkünlüğü olduğu sürece de olmaz. Doğanın üzerinde ne varsa birbirleriyle eşit paylaşıp ihtiyaç gideren insan gibi insanlar bu dünyadan yitip gideli çok oldu. Biz çağdaş insanların, adına “ilkel” dediğimiz çağlarda kaldı doğanın içerisinde doğup da onun temizliği içerisinde temiz yaşayan insanlar. Bizler, zavallı çağdaş dünyanın insancıkları, kendi kendimize bile itirafçı olamayacak kadar zaaf içerisindeyiz aslında. Sevgi ve aşk şarkılarını dillerimizden düşürmüyor olmamız ise yalnızca kaçışlarımız. Kendimizden kaçıyoruz, çünkü itiraf etmesek bile biliyoruz ki en büyük düşmanımız yine biz kendimiziz. Hayatı kovalayıp durduğumuz şu kısacık zaman diliminde bir rahat huzur vermiyoruz ne kendimize, ne de birbirimize. Dünyayı dar ediyoruz her birimiz bir diğerine. Tahammülümüz yok ne başkalarına ve ne gariptir ki kendi kendimize bile. Birbirimizi ve kendi kendimizi değersizleştirip kendi yapımımız olan maddeyi koyuverdik değer merkezine. İşte asıl sorun da bu. Maddenin bütün değerleri geride bırakıp öne çıkışı. Din, inanç, Tanrı sevgisi vs. derken aslında taptığımız tek şey madde. İşte kendi kendimize itiraf edemediğimiz gerçek bu. Adına hala insan denilen yaratık kendisini yaratana falan değil, kendi yapımı olan maddeye tapıyor ne yazık ki. Yoksa bunca kolay olabilir miydi insanın insanı katledişi? İşte Gazze! İşte binyıllardan beridir inançlarından, dinlerinden güya ödün vermeyenler dünyaya henüz gözlerini açmış bebekleri gözlerini bile kırpmadan gönderirken kara toprağın karanlığına, belli ki kendileri de hiç  çıkamamışlar ki karanlıktan. Hiç tanışmamışlar ki aydınlıkla. Hiç varamamışlar ki kapının aralığından sızan güneşin ışığını seyre dalışın zevkine. Ve en acısı da hiç bilememişler ki insan olmanın ne demek olduğunu. Ve de yeşermesine hiç fırsat vermemişler ki içlerindeki vicdanın. Üstelik de Gazze insanlığın kendi kendisine yarattığı dramın örneklerinden yalnızca biri. En vahimi değil, en vahimlerinden biri. Öncesinde çok daha vahimleri yaşanmıştı, sonrasında da kimbilir daha ne büyük insanlık trajedileri yaşanacak. Bu kara vicdanlı insanlık var olduğu sürece izin vermeyecek insanca bir dünyaya. İnsanlık maddeye bunca tapındığı sürece sürüp gidecek insanın bu tapınıya kurban edilişi. Ve iktidar yoksunu zavallı insanların iktidar hırsı derinlere kök saldıkça devam edip gidecek insanlığın insanlığı katledişi de. Hırsından kuduruyor aslında insan denilen yaratık, içerisinde var olduğu evrenin sırrına bir türlü varamamış olmanın. Evrenin içerisinde küçücük zavallı bir zerrecik olduğunu biliyor olmanın acı gerçeği belki de onu bunca kudurtan. Bırakalım evreni, kendisinin ne olduğunu, kim olduğunu, evrendeki yerini, sonrasını bilemiyor olmanın endişesi kemiriyor içini ta derinden. Bu çaresizliği ve iktidarsızlığı derinlere kök saldıkça iktidar hırsı da büyüyor ve başa çıkılmaz hale geliyor onun için. Beyninde, zihninde yanıt bulamadığı soruların, içinde yitip gitmekten korktuğu bilinmezliğinin belki de somut yansıyışını maddede bulmaya çalışıyor. Kendi yaptığı maddeye yüklediği değerde kendisini bulmaya çalışıyordur belki de. Bunca madde bağımlılığının, maddeye tapınışının arkasında kendi bilinmezlikleri, dolayısıyla da iktidarsızlığı olabilir belki de. Hemcinslerine düşmanlığı da bundan olsa gerek. Kendi çaresizliğinin ve zaaflarının bir tür acısını çıkarmak. En acısı ise beleş yemekten kalınlaşmış ensesini deri koltuğuna yaslayıp etrafa hiddetle kıyım ve katliam emirleri veren “büyük” adamın bir yandan da fonda çalan “love story” şarkısına kanlı parmaklarıyla, ruh ve duygusu alınmış hantal bedeniyle tempo tutuyor olması. Bu mu çağdaş dünyanın gelişmiş insanı? Yazık! Prof.Dr. Nazife Güngör