E-bültenimize kayıt olarak güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.

Evlenmekten değil, kafasına göre yaşayamamaktan korkuyor

“Ben buyum değişemem” diyorsanız, evlenmeyin! Erkekler evlenmekten korkmuyor, kafasına göre yaşayamamaktan korkuyor.’ Prof. Dr. Nevzat Tarhan anlattı…

Evlenmekten değil, kafasına göre yaşayamamaktan korkuyor

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Sevilay Acar’ın kaleme aldığı Postiga Yayınlarından çıkan “Babalardan Babalara” isimli kitabında babası, çocukluğu ve hayatına dair önemli paylaşımlarda bulunuyor. Babalık psikolojisinden kadın ve erkek ilişkine dair de Tarhan’ın değerlendirmeleri de dikkat çekici.

Sevilay Acar’ın röportajlardan oluşan kitabında Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile gerçekleştirilen röportajın tam metni:

“O beni tanıyor. Ya ben?.. Kendimi tanıyor muyum?”

Bir ilişkide sağlıklı bir iletişim kurabilmek için öncelikle insanın kendini tanıyor olması gerekiyor. Mevlana “Kendinden kendine sefer eyle” diye anlatır, kendini tanımanın önemini. İnsanın kendine sefer eylemeyi öğrenmesi de insanın belki de ömrünün sonuna kadar süren bir yolculuk. İnsan değişebilen bir varlık. Değişim yolculuğu farkındalık ve istemek ile başlıyor. Belki siz de bu sözü çok sık kullananlardansınız; “Ne yaparsam yapayım eşimi değiştiremedim!..” Evli çiftlerin en çok yakındığı konulardan biridir değiştirememek. Saçını eşi ve çocukları için süpürge eden kadınlar, ne yaparsa yapsın eşini mutlu edemeyen adamlar, hayat boyu aynı sorunun içinde dolaşmaya, değişim için o sihirli değneği aramaya devam edecekler.

Böyle bilmiş bilmiş konuştuğuma bakmayın. Ben de işin duayenleriyle konuşmaya başladığımda anladım; doğru bir adreste, yanlış bir iz üstünde olduğumuzu. Bir arama yapılacaksa, karşı tarafa doğru tuttuğumuz feneri, yüzümüze çevirmemiz, aramaya önce evimizden yani iç dünyamızdan başlamamız gerektiğini. Çünkü kendimizi keşfettiğimiz yerde değişim başlıyor. Hani bazen “adamın kafasına taş mı düştü, birden bire değişti…” diyerek karşımızdaki kişinin değişimine şaşkınlıkla bakakalırız ya, acaba değişen biz olabilir miyiz? Belki de her şey bizim değişimimizle değişiyor, ne dersiniz olamaz mı?

“İnsan en çok sevdiğiyle tanır kendini”

Mutasavvıf Yazar Cemalnur Sargut’un ‘Aşka Yolculuk’ adlı kitabında okuduğum ve itiraf edeyim biraz zor olsa da kabullenmek durumunda kaldığım bir gerçek vardı. “Kendimizin bilmediği bir ayıbı, karşımızda göremeyiz. Aslında onlar biziz.” diyordu Cemalnur Sargut kitabında. Evlilikleri düşündüm. İnsan en çok sevdiğiyle tanır kendini. Sevdiklerimiz en çıplak halimizi görenler, kimseyle paylaşmadıklarımızı bilenler, yani başkalarından daha çok tanıdığı için bizi sevenler değil mi? Sevdiğimizde neler yapabileceğimizi ya da neleri istesek de yapamadığımıza ayna tutanlar değil mi? Bir kişi iken, “biz” olmayı yaşadığımız, can dostumuz aynı zamanda bizi gösteren bir ruh aynası misali. Eşinize en çok kızdığınız ya da kırıldığınız o anları hatırlayın. Belki de size yansıyan, yine sizdiniz ya da sizi siz yapan anneniz babanız. Değişim için yolda ve gönüllü olmak gerekiyor elbette. Değişim için yola çıkmak, bilmek ve bulmak. “Her insanın bir tek görevi vardır, kendine giden yolu bulmak.” der Hermantes. Belki de iyi bir eş, iyi bir anne-baba olmak için, önce kendi yolumuzu aydınlatmamız gerekiyor. Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile yaptığımız röportaj esnasında kendisinden kadın, erkek ve ilişkiler üzerine o kadar çok şey öğrendim ki, bunu sizlerle paylaşmak için can attım. Bilginin insan hayatında ne kadar aydınlatıcı bir yol olduğunun -hatta bazı yerlere ekspres bir düşünce hızıyla ulaşmanızı sağlayan bir yol olduğunun- altını çizmek isterim. Anlatılanlara bakılırsa aslında küçük bir araştırma ve biraz çalışmayla mutlu olabiliriz. İlişkilerimizde karşı cinsin ruhunu bilmediğimiz için, onun her sözünü, her davranışını kendi kurgu dünyamızda büyütüp kendi filmlerimizi yaratıyoruz sanki. Erkek ve kadının psikolojik ihtiyaçlarından bir liste yaptı Nevzat Tarhan. Bu ihtiyaç listesi, boşa kürek çektiğimizi ve kendi kendimize sorduğumuz, hatta bunu anketlere taşıdığımız erkek ve kadın tartışmalarının ne kadar anlamsız ve komik olduğunu görmemi sağladı. Bu bölümü dikkatle okumanızı öneririm. Çünkü, “özgürlük istiyorum” diye bas bas bağrındığınızda, eşinizin “Nerede senin şefkatin?!” diyerek en yüksek sesiyle size eşlik etmesinin nedenlerini anlayacaksınız. Aslında aynı anda farklı dilleri konuşup, nasıl anlaştığınıza bile şaşırabilirsiniz.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın gerek kitaplarında, gerek katıldığı programlarda anlattığı gibi, evliliklerde kadın ve erkeğin birbirini tanıyor olması önemli. Kişilikleri farklı iki insan bir araya geliyor ve aynı çatı altında tüm çıplaklıklarıyla yaşama birlikte, ‘biz’ olarak devam etme kararı alıyor. Her iki tarafın da daha önce öğrendikleri var, alışkanlıkları, huyları… Erkek ve kadın birbirine benzemiyor. Biri dağınıksa, diğeri düzenli, biri duygularını ifade edebiliyor, diğeri zorlanıyor, doğal olarak da kadın ve erkek arasındaki beklentiler listesi uzayıp gidiyor. Birbirinden farklı iki insan bir çatı altında buluşuyor. Anne-baba olmuş ya da anne ve baba olmaya karar vermiş okuyucularımız için ilişkiler konusunu konuşmadan edemezdik. Konuya temelden girmek istedik. Çünkü temeli sağlam olan binalar gibi, temeli sağlam evlilikler de her türlü şartta dimdik ayakta kalabilir. Evin en önemli yapı taşlarından biri olan babanın, çocukların hayatında ne kadar büyük ve derin bir önemi olduğunu diğer hocalarımız ayrı ayrı anlattılar. Ve anlatılanlara bakılırsa üzerinde düşünülmesi ve hatta çalışılması gereken bir gerçek var ki; o da evliliklerde eşler arası iletişimin çocukların gelişimine yansıyan bölümü. Kadın ve erkek, bir zamanlar, kız çocuğu ve erkek çocuğuydu. Farklı kültürlerde büyüdüler. Ya da yaşadıkları tıpa tıp aynıydı. Onları geleceğe hazırlayan anne ve babalarıyla büyüdüler. Biri annesine çok benzedi, diğeri babasına. Bugün anne ve babalarımızın olduğu yerdeyiz. Çocuklarınız en çok kime benziyor ya da kime benzesin isterdiniz?.. Bu bölümde, o iki çocuğun; yani siz ve eşinizin, biyolojik ve psikolojik dünyasını anlamak üzere Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile yaptığımız söyleşiyi okuyacaksınız. Birbirinden farklı iki ayrı cins. Birbirlerini anlamadığını düşünen ve bunun için kafası karışık iki ayrı kişilik. Adem ve Havva’nın yani Kadın ve Erkeğin ruh dünyasına temelden girdik. Bakalım bu iki cins size tanıdık gelecek mi? İşte en çıplak haliyle, Kadın ve Erkek...

Kadın ve Erkek

“Çocukluktaki senaryolarımız sabit değildir,  dinamiktir.”

Sevilay Acar: Kadın ve erkeğin öncelikleri nelerdir? Kadın ve erkek birbirlerinden ne bekler? Evliliklerde kişiliğin genetik özellikleri değişmiyor diyorsunuz, herkes için geçerli mi, değişebilen insanlar da var mı? Nevzat Tarhan: Kişiliğin genetik özelliği değişmiyor. Yüzde 30-40’ı değişmiyor. Yüzde 60-70’i değişebiliyor. Onu vurgulayalım. Bir insan, ilişkisinde “Benim kişiliğim bu, ben değişmem” derse çatışmaya sebep oluyor. İnsanın çocukluk döneminde, bir kızın babayla, bir erkeğin babayla ilişkisine baktığımızda, babalıktan hareketle gidersek, çocukluğumuzda öğrendiğimiz hayat senaryoları var. Babamızla ilişki biçimimiz, bir iletişim ve sorun çözme stilimiz var. Bunlar öğrendiğimiz hayat senaryoları. Mesela evde bir olay oluyor. Anne ayrı bir tepki veriyor, baba ayrı bir tepki veriyor. Bu senaryo çocuğun beynine yazılıyor. Kişi ergenlikten sonra, yani büyüdükten sonra evleniyor. Baba gidiyor yerine başka bir erkek geliyor. Fakat o kişide, çocukluk döneminde yazdığı hayat senaryoları duruyor olduğu gibi. Aktörler değişiyor. Aktörler değiştiği için hayat senaryoları tıpa tıp aynı olmuyor. O halde o kişinin o hayat senaryolarını yeniden yazması gerekiyor. Düşünce esnekliği olmayan popüler tanımla; inatçı kişiler ya da ben merkezli kişiler, düşünce esnekliği yoksa yeni bir duruma göre kendi kişiliğini koruyarak, başkasıyla olan ilişkiyi severek senaryosunu yeniden yazmıyor ve bu sefer çatışma yaşanıyor.

“Ben buyum değişemem” diyorsanız,  evlenmeyin!

S.A.: Yani, çocukluk senaryolarımızı, yaşadığımız döneme ve ilişkilerimize göre değiştirmemiz mi gerekiyor?
N.T.: Çocukluktaki senaryolarımız sabit değil, dinamiktir. Nasıl kışa ve yaza girdiğimizde Dünya’da bir değişim yaşanıyorsa, insan hayatında da mevsimsel değişimler vardır: Erken ergenlik, geç ergenlik, orta yaş gibi. Her döneme göre her ortama göre kıyafetler değiştiği gibi özümüzü koruyarak birçok iletişim biçimimizi değiştirmemiz lazım. Senaryoları yeni duruma göre yeniden yazmamız gerekli. Bunu yapamadığımız için iletişim çatışmaları yaşanıyor ve çatışmanın en büyük sebebi senaryoları değiştirememek. Kadın-erkek ilişkilerinde bu anlamda, ‘çocukluğumda ben annemden böyle gördüm, eşim de böyle olmalı’ diyenlerle evlenmeyin. “Ben buyum değişmem, kocam değişsin” diyorsanız evlenmeyeceksiniz.

“Hem evli olayım, hem özgür olayım, kafama göre yaşayım diyorsanız olmaz.”

S.A.: O halde, ‘evlilik’ aynı zamanda değişime de açık olmak anlamına geliyor...

N.T.: Evet, onun için ben H2O örneğini çok veriyorum. Biliyorsunuz hidrojen ve oksijen atmosferde özgür, istediği gibi dolaşıyor. Bir araya geldiği zaman H2O oluyor, özgürlük gidiyor. Fakat su gibi hayat kaynağı oluyor. Evlilik de böyle bir şey. Artık özgürlüğünüz gidiyor. Artık iki kişilik kararlar vereceksiniz, iki kişilik düşüneceksiniz. Hem evli olayım, hem özgür olayım, kafama göre yaşayayım diyorsanız olmaz. Evliliğin, sorumlulukları da var. Yani böyle düşünürseniz, yeni bir hayat kaynağı, yeni bir mutluluk kaynağı oluşuyor. Evliliğe göre düşünerek alışkanlıklarımızı, davranış kalıplarımızı yeniden düzenlememiz lazım. Bunu yapınca sağlıklı evlilik ortaya çıkıyor. Bu nedenle, kadın-erkek ilişkilerinde; kişinin esnek ilişki kurabilmeyi ve ilişki yönetimi dediğimiz, ikili ilişkileri sağlıklı yönetebilmeyi öğrenmesi lazım. Bu kendiliğinden olmuyor, öğrenilmesi gerekiyor.

 “Kadın Erkek ilişkisi ‘eşitler ilişkisi’ olmalı”

S.A.: Sizin verdiğiniz bu sıralamada, kadının psikolojik ihtiyaçlarının başında ilgi ve şefkat gelirken erkeğin psikolojik ihtiyaçlarının ilk maddesi özerklik/bağımsızlıkla başlıyor. Bir tarafta bağımsızlık isteyen erkek, diğer tarafta şefkat bekleyen bir kadın. Psikolojik ihtiyaçlar çok farklı ve dolayısıyla beklentiler de. Çiftler, birbirlerinin psikolojik ihtiyaçlarını bilmiyor olmalılar öyleyse… Birbirlerinden farklı psikolojik ihtiyaçları olan iki ayrı insan. Farklı ihtiyaçları olan bu iki insan nasıl uzlaşır?

N.T.: Burada kadın erkek ilişkisi, kadın-erkek-çocuk yani aile olarak ele alınmalı, yani ilişki şekli, ‘eşitler ilişkisi’ olmalı. Birisi üstün dominant, diğerleri ona tabi oluyor tarzında bir ilişki olursa bu ilişki sağlıklı yürümüyor. Karşıdaki kendini değersiz görüyor. Çocuklarla ilgili Hz. Ali’nin bir sözü var. “7 yaşına kadar çocuğunuzla oynayın, 15 yaşına kadar arkadaş olun, 15 yaşından sonra da onunla istişare edin” diyor. İstişare ancak eşitler ilişkisinde olur. Çocuk ruh sağlığının temelidir. Hatta çocukla konuşurken ayakta konuşmayın gözleri eşit ilişkiye getirip öyle konuşun. Çocuk kendine değer verildiğini, önem verildiğini hisseder. Çocuk da bir erişkin kadar olgun değildir ama anne-baba “ben ondan daha değerliyim” duygusunda olmamalı. O da değerli. Onun bilgisi daha az, onun bilgisi daha çok, ama değer olarak aynı, bu unutulmamalı. Çocuğumuzu, değersiz, farklı bir fikri olamaz, kendi kimliği kişiliği olamaz diye düşündüğümüz zaman, sağlıklı iletişim kurulamıyor.

“Gençliğin en büyük sorunu adam yerine konulmamaktır.”

S.A.: Genelde anne babaların davranışları sizin söylediğinizin tam tersi oluyor. Anne-baba çocuklarına çoğu zaman “benim istediğimi yapmalısın” mesajı verebiliyor.

N.T.: Tabii, “ben annenim dediğimi yapacaksın!” diyor. Böyle olunca, çocuk kendi mutluluğunu başka alanda arıyor. Ona ilgi gösterenin etkisinde kalıyor. Çetelere giriyor. Çünkü orada kendisine değer veriliyor. Bu nedenle ergenliğin en büyük sorunu adam yerine konulmamaktır.

S.A.: Ergenlik dönemi deyip geçmemek gerekiyor o halde. Prof. Dr. Özcan Köknel ile yaptığımız söyleşide ergenlik dönemi sorunlarını da konuştuk. Gençlik dönemine geçiş, birçok anne-babanın sorunu. Bu dönemde en önemli adımlardan biri; ergen ile konuşmak ve onu anlamaya çalışmak gibi görünüyor. Ailesinden ilgi göremeyen genç, sizin de dediğiniz gibi soluğu ona ilgi gösterende alıyor. Ve her zaman ilgi gösteren, iyi bir duyguya hizmet etmiyor. Haberlere baktığımızda, gencecik beyinlerin her anlamda uyuşturulduğunu, alkol-uyuşturucu bağımlılığına teşvik edildiğini görebiliyoruz.

N.T.: Tabii, ego doyumlarını başka yöne yöneltiyorlar. Evde kendini mutlu hissetmiyor. Yani çocuğun aileye aidiyet duygusu zayıflıyor. Aileye aidiyet duygusunu hissetmesi için ait olduğunu hissetmesi lazım. Onun için bu durumu ‘Sev, Paylaş, Değer ver’ diye slogan haline getirdik. Çocuk sevildiği, değer gördüğü bir ortamdaysa, uyuşturucuya ya da başka bir şeye yönelmesi çok zor. Sözde de kalmayacak, bunu gerçekten yapacaksın. Sevip değer verip paylaşacaksın.

S.A.: Ailede yaşanan çatışmalar, karı-koca arasında geçen tartışmalar ve mutsuzluk çatışmalara neden oluyorsa, bu slogan anne ve baba, yani karı-koca için de uygulanmalı ve önemsenmeli öyleyse. Siz evliliklerde kişiliklerin değil, beklentilerin önemli olduğunu vurgularsınız hep. Oysa biz huyu huyumuza, suyu suyumuza uygun insanlar ararız. Eş ruhum ifadesini, eş beklentilerimiz olan diye değiştirmemiz mi gerekiyor? Evlilikte kadın ve erkek daha çok nasıl beklentiler içinde oluyorlar?

N.T.: Beklentiler isteklerle ilgilidir. Susuz bir insana su içirmek istiyorsanız önce o insanı susatmanız lazım. Susarsa sizin onu “su iç” diye zorlamanıza gerek yok. Su içme beklentisi oluşturmanız lazım. Su içme beklentisi varsa su içer. İnsan ilişkilerinde de öyle. Bir insanda istek uyanırsa ihtiyaç oluyor. “Şunu yapmak istiyorum” deyince bir ihtiyaç var anlamına geliyor. “O zaman bir araba lazım.” “Buraya gitmen lazım, şunu yapman lazım.” Onun üzerine beklenti oluşuyor. Bir insanın nasıl ego ideali varsa ailenin de ortak bir kimliği var. O kimliğin bir ideali var. Mesela ailede soyut hedefler var mı? İyi insan olmak, dürüst olmak, çalışkan olmak, sözünde durmak, insanlara yardım etmek, insanları sevmek gibi değerler, yani insani değerler var mı ailede? Bunlar aile değerleri. Bir ailede bunlar beklentiler halinde varsa, o ailede anlaşma/iletişim uyumlu oluyor. Aile; farklı karakterdeki insanların, benzer hareket şekliyle, aynı amaç için çalışmasıdır. Onun için yönetim; ortak bir amaç için benzer bir hareket tarzı oluşturacak, farklı kişileri bir araya getirmek. Herkes aynı kişilik olsun dersek, bu görüş doğaya aykırı, yaratılışta 12 ana kişilik tipi var. Genetik olarak kodlandığı öngörülen 12 kişilik tipine mensupsa -2 kişilik tipi olsa bile- beklentiler farklıysa kişilik çatışması yine yaşanır.

S.A.: Beklentilerin mutlaka birbirine uyması gerekiyor diyorsunuz...

N.T.: Önce hedeflerin ortak olması gerekiyor. Hedefler ortak ise; ortak beklentide buluşuluyor. Ama hedefler ortak değilse ailede beklentiler farklı alana yönelebiliyor. Bazı insanları istekleri yönettiğinden isteklerine göre, bazı insanlar da hedeflerine göre yaşar. Hedefleri ortak olan insanlar, kişilikleri farklı olsa bile ortak ilgi alanları ve ortak beklenti oluşturup mutlu olmayı başarabiliyorlar. Bir işyerini düşünelim mesela, beklentiler aynı olmasaydı herkesin patronun kişiliğinde olması gerekirdi. Farklılıklar, aslında farklı bakışlara, farklı fikirlere, farklı seçeneklere sebep oluyor. Bu nedenle farklılık faydalı. Ailede çocukların farklı öğrenme modelleri oluyor. Bir çiftin beş çocuğu varsa beşinin öğrenme modeli farklı olabiliyor. Bunun için çocuklara göre yeni yöntemler geliştirmek gerekiyor. Kiminin sosyal zekası yüksek oluyor, kiminin duygusal zekası, kiminin müziksel zekası. Ve bu bir öğrenme yöntemi olarak ortaya çıkıyor. Yani müziksel unsurlar kullanarak ders çalışan birinin illa müzisyen olması gerekmiyor ki, müzik dinleyerek daha iyi ders öğreniyordur. “Bu evde sadece bu müzik dinlenecek” diyorsanız, böyle bir durumda kişiler mutluluğu başka yerde arar. Onun için kadın-erkek ilişkilerinde ve ailede hep demokratik işleyiş önemli.

Kadın Ne Der, Erkek Ne Düşünür?

“Erkek kapanıp düşünmek istiyor, kadın da konuşup anlatmak istiyor.”

S.A.: Yıllar önce özel bir kanalda “Kocam Size Emanet” adlı bir yarışma programı yayınlanmıştı, hatırlayanlar vardır mutlaka aranızda. O programın editörlerinden biriydim. Kocalarını değiştirmek isteyen yüzlerce kadın, programa katılmak için müracaat ettiler. Yaklaşık iki yüze yakın çifti tanıma imkanımız oldu. Kadınların ortak bir problemi olduğunu gördüm. Hepsi, aynı şeyi söylüyordu. “Kocam eve yorgun argın geliyor. Bir şeyler anlatmak istiyorum, dinlemiyor. Elinde kumanda televizyon seyrediyor ve suratı hep asık.” Bu sorum aynı zamanda birçok kadının da sorusu olacak. Erkeklerin bu davranışlarının altında yatan temel nedenler neler? Erkek gerçekten dinlemeyi sevmiyor mu?

N.T.: Erkeğin ve kadının beyni biyolojik olarak farklı çalışıyor. Erkek beyni, bir sorun ya da kriz yaşadığı zaman, zihinsel sığınağına çekiliyor. İçine kapanıyor, sorunu çözmeye öyle çalışıyor. Erkekte sol beyin baskın. Sol beyin analitik beyindir. Bu nedenle kriz anında Mantık, muhakeme, analiz, hesaplama gibi kâr zarar analizi yapar, bunun için düşünür. Kadın beyni de sağ beyin ağırlıklıdır. Duygusal beyin, duygular, heyecanlar, müzik, sanat, resim gibi konular sağ beyinle ilgilidir. Duygusal beyni baskın olan kişi, bir kriz yaşadığı zaman sorun çözmeye çalışarak; sağ beyni baskın olan kişiler ise paylaşarak rahatlamaya ve sorunu çözmeye çalışır. Kadın ve erkek, sorun anında biyolojik olarak çatışıyor birbirleriyle. Erkek kapanıp düşünmek istiyor, kadın da konuşup anlatmak istiyor. Birisi konuşmak istiyor. Diğeri konuşulmasını istemiyor. Böyle bir durumda çatışma çıkıyor. Diyelim bir çift, arabada seyir halindeler, erkek direksiyon başında, ama yolu kaybettiklerinden gergin ve kafası karışık. Kadın o anda “sağa dön, sola dön, ileride kamyon var, vs…” diyerek direktifler veriyor. Aslında iyi niyetle konuşup eşine yardımcı olmaya çalışıyor. O anda erkek, “Kes dırdırı bir de senle mi uğraşacağım!” diyerek cevap veriyor. Sonra çatışma çıkıyor. Böyle durumlarda kadın trafiği, geç kalmayı düşünmeyip, yolu bulmayı erkeğe bıraksa, erkek “ben buldum” diyerek özerklik duygusuyla egosunu tatmin eder ve mutlu olur. Yani eşinin yardımı ile yolu bulması ve “eşim yardım etti, buldum” demesi egosunun tatmin olmasını engelliyor. Bu bir biyolojik eğilim.

S.A.: Erkek, bir şeyleri kendisi yapmak ve bunun gururunu yaşamak istiyor yani...

N.T.: Eşi böyle stresli olup konuşarak onu düzeltmeye, değiştirmeye çalıştığında erkekte savunma duygusu uyanıyor ve tepki veriyor. Erkekte savunma duygusu uyandırmadan çözüm bulmak gerekiyor. Böyle durumlarda kadın “nasıl olsa bir yolu bulunur, sen başarırsın, ben bekliyorum” demeli.

S.A.: Ya yanlış bir yola girildiyse… Kadın sessiz mi kalacak?

N.T.: Böyle durumlarda tabii ki uyarı yapacak. Ama bir defa söylemesi yeter. Israrcı olmayacak. Israrcılık genelde savunma duygusu uyandırır.

“Erkekler evlenmekten korkmuyor, kafasına göre yaşayamamaktan korkuyor“

S.A.: Bir tarafta bağımsızlık isteyen ve evliliğe çok da gönülle girmemiş bir erkek var. Hatta mümkünse nikah olmadan yaşansın diyen bir erkek -mutlaka istisnalar vardır. Geneli ve bugünkü durumu düşündüğümüzde evliliği neredeyse bir yönetici gibi yönetmek durumunda olan bir kadın profili çıkıyor ortaya. Kadın bağımsızlık ve özerklik isteyen eşini nasıl idare edecek? Evliliğin aslında sandığı gibi bir hapishane olmadığını erkeğe nasıl hissettirecek?

N.T.: Dışarıda arkadaşlarıyla zaman geçiren bir erkeğin, geciktim korkusuyla eve gelmesi ne kadar sürer? Kadının her zaman pozitif etkileme gücü vardır. Pozitif etkileme gücünü kadın iyi kullanırsa sadık olmayan erkek olmaz. Kadın erkeğe negatif yaklaşmamalı ve korkutarak yaklaşmamalı. Bu konuyu anlatan esprili bir hikaye var. Elli kişilik kalabalık bir grup toplanmışlar. “Karısından korkmayanlar bu tarafa geçsin!” demişler. Bütün grup karısından korkanlar tarafına geçmiş. Sadece bir kişi kalmış. “Sen niye geçmedin bu tarafa, nasıl yani, karından korkmuyor musun?” demişler. Adam, “Yok karım ‘kalabalığa karışma’ demişti. Bu yüzden geçmedim o tarafa” diye cevap vermiş. Erkekler kadından korkmuyor, aslında kafasına göre yaşamaktan korkuyor. Çünkü evlilik var, çocuk var. Bunların verdiği sorumluluklar var. Erkek sorumluluktan, eşine hesap vermekten, rezil olmaktan korkuyor.

Üsküdar Haber Ajansı (ÜHA)



Bu yazıya 0 yorum yapıldı.

Cevap yazdığın kullanıcı: