ÇEKİNMEDEN AĞLAYABİLİRSİNİZ

ÇEKİNMEDEN AĞLAYABİLİRSİNİZ

CUMHURİYET BİLİM TEKNİK EKİ / Rita Urgan, Time’dan özet, 11 Nisan 2011

İşyerlerinde duyguların yönetimi, doğrudan doğruya işte başarımı etkiliyor, toplantılarda doğru kararlar alınmasında etkili oluyor...

 


Şirket kültürü, çalışanların ofis kapısından içeriye adım attıklarında duygularına gem vuramadıkları gerçeğini epey bir süredir göz ardı ediyor. Oysa iş yerinde yaşanan duygusallıklar konusunda mantıklı davranma zamanı çoktan geldi! İşyerlerinde duyguların yönetimi, doğrudan doğruya işte başarımı etkiliyor, toplantılarda doğru kararlar alınmasında etkili oluyor...

Çağdaş yaşamı kısa yoldan ikili bölümlere ayırdığımızda, evin duyguların ağır bastığı bir alan olduğunu, işyerinde de mantığın egemen olduğu nu düşünürüz. Oysa, böylesine yalınkat bir ayırım, gerçekte yaşananlar karşısında geçersiz kalır. Kimi iş yönetimi uzmanına göre, işyerlerinin tarafsız düşüncelerin üretildiği ve duygulardan arınmış dingin arenalar olduğu görüşü, bir kurgudan ibaret. Gerçekten de insanlar işyerlerinde, gerek kendi gerek başkalarının duygularıyla ilgili olsun, sürekli bir duygu bombardımanına tutuluyor. Sinirbilim uzmanları insanın ayrılmaz bir parçası olan duyguların yaşamımızı, işimiz dahil, her açıdan etkilediğini sayısız deneylerle ortaya koydu. Ne var ki duygusallık genelde şirketlerin kaçındıkları bir konu..

Duygular ancak ve ancak duygusal davranış biçiminin kişiye belirgin bir yarar sağlayacağına inanıldığı durumda kabul görür. Ruhbilim uzmanı Daniel Goleman, 1990’ların sonlarında, duygusal zekâ adını verdiği kavramın öz farkındalık, öz yönetim, toplumsal farkındalık ve ilişki yönetimi olmak üzere dört unsurdan oluştuğuna dikkat çekiyor ve duygusal açıdan zeki biçimlerde davranan işletmelerin rekabete daha dayanıklı olduklarını ortaya koyan araştırmalardan örnekler sunuyordu. Geride bıraktığımız on yıllık süre içinde ise çok daha kapsamlı bir duygusal zekâ kavramı yaygınlık kazandı.

HAYIR DİYOR, AMA EVET

Ancak kızgınlık, korku ve kaygı gibi çok daha sıradan duyguları nasıl dışa vuracağımız ve bunlara nasıl tepki vereceğimiz konusu, henüz tam anlamıyla açıklığa kavuşturulmadığı için, kendimizi sürekli engelliyoruz. Pennsylvania Üniversitesi’ne bağlı Wharton School profesörlerinden Sigal Barsade: İşine giderken yoğun trafiğe takılan ve sabah dokuzda katılacağı toplantıda önemli bir karar almak zorunda olan bir adama, kararında öfkesinin etkili olup olmadığı sorulduğunda, “kesinlikle hayır’ yanıtını aldım, oysa bunun tam tersinin geçerli olduğu yönünde somut kanıtlar bulunuyordu, bu tür bir farkındalıktan yoksunluk, içten içe zarar verebilir.

Duygudan kaçınmak yerine, konuya daha mantıklı bir biçimde yaklaşmak gerekiyor. Bu durum işyerinde utanma, hüsrana uğrama, ya da moral bozukluğu gibi duyguların uygunsuz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, iş arkadaşlarımız duygularını dışa yansıttıklarında, o duyguların nasıl tetiklendiği konusunda bir yorum yapmayı öğrenmemiz, bunun yaratacağı toplumsal, ruhsal, hatta biyolojik düzeyde sonuçları kavramamız, önyargı ve tepkilerimizin gerçek boyutunu anlamamız gerekiyor.

İşyerinde duygusallığın bu tür güçlüklere yol açması, tepkilerimizin, evrimsel bağlamda ele alındığında, çevremize henüz ayak uyduramamasından kaynaklanmaktadır. En basit tanımıyla duygu, kendiliğinden oluşan bedensel bir tepkidir. İnsanlarda kan basıncı, korku verici bir uyarana tepki olarak yükselir. Atalarımız için yolda duran bir sopanın gerçekten sopa mı, yoksa yılan mı olduğunu belirlemeden önce tetikte olmak, yaşamsal açıdan son derece önemliydi.

İşyerinde duygularımızla nasıl baş etmemiz gerektiği çok daha karmaşık bir konu. Kişinin egosuna, toplumsal konumuna ya da iş yerindeki değerine yönelik gerçek ya da gerçekmiş gibi algılanan saldırılar çok daha kişisel nitelikte korkular olmakla birlikte, bunlara değişmez dirimsel tepkiler veririz. İşyerinde duygularımızla başa çıkmayı öylesine zorlu bir sürece dönüştüren unsur, işte bu eskinin çağcıla karşı savaşımından kaynaklanır. Buna bir de kişisel ve toplumsal baskı, önyargı, ve duyguların dışa vurulmasıyla ilgili basmakalıp görüşlerin ağır yükü de eklenir.

Tüm bu etkilerin içyüzünü aydınlatmak amacıyla ABD’de yapılan ulusal çapta iki kapsamlı araştırmanın sonucu: İnsanlarda en yaygın hüsran duygusu yaşanıyor. Araştırmaya katılan deneklerin yarısı, birlikte çalıştığı kişilerden biri işini yapmadığından ötürü sıkıntı duyduğunu belirtmekteydi. Tüm çalışanların %60’ı bir önceki yıl patronlarının işyerinde birilerine kızdığına tanık olmuşlardı. İşyerinde ağlayan kadın deneklerin oranı %41 iken aynı durumda kalan erkek deneklerin oranı yalnızca %9 idi.

Ne var ki, kadın ya da erkek deneklerin işyerinde ağlayıp ağlamamış olmaları, işlerini sevip sevmedikleri yanıtlarını etkilemiyordu.

4 KEZ FAZLA AĞLIYORLAR


Ağlama konusunda kadınlar ile erkekler arasında görülen farklılıklar iş yerinde ağlayan kadınların neden çok daha fazla sayıda olduğunu kısmen açıklıyor. Biyokimya uzmanı William Frey: Genelde kadınlar erkeklerden dört kat fazla ağlıyor: Ayda ortalama 5.3 kez ağlayan kadınlara kıyasla, erkekler 1.4 kez ağlıyor. Kadınların gözyaşı kanallarının anatomik açıdan erkeklerden farklı olması yüzünden kadınlar çok daha fazla miktarda gözyaşı döküyorlar.

Erkekler ağladıklarında genellikle gözyaşlarının yanaklarından aşağıya döküldüğüne tanık olunmuyor. Gelgelelim, kadınlar için işyerinde ağlamanın olumsuz etkisi ardından yaşanan utanç ve suçluluk duygusunun yarattığı yıkıcı etkinin yanında solda sıfır kalıyor.

Ağlama, insanın kendisini iyi hissetmesine neden olan dopamin adlı sinir ileteninin salgılanmasına ve ruhsal dengenin sağlanmasına yol açıyor. Ancak, arındırıcı fizyolojik yararlarına karşın, işyerinde ağlayan kadınların sonradan kendilerini- feminizm ile ilgili bir sınavda başarısızlığa uğramışçasına- işe yaramaz ve berbat hissettikleri görüldü.

Oysa erkekler, tam tersine, ağlama sonrasında daha etkin biçimde düşünebildiklerini, geleceğe daha umutla baktıklarını, fiziksel açıdan rahatladıklarını ve bedenlerini daha iyi denetleyebildiklerini, kısacası kendilerini çok daha iyi hissettiklerini belirttiler.

Ayrıca kadınların ağlayanlara, özellikle de ağlayan kadınlara karşı çok daha acımasızca davrandıkları görüldü. Araştırmaya katılan kadın deneklerin %43’ü, erkeklerin de %32’sinin işyerinde ağlayanları “dengesiz” kişiler olarak tanımladıklarına tanık olundu.

Araştırma işyerinde gözyaşlarının tutulamamasında, üzüntüden çok, öfke ve hüsran duygularının etkili olduğunu da ortaya koyuyor. İş yerinde öfkeye kapıldıklarını belirten kadınların, özellikle de 18-44 yaşları arasındaki kadınların sayısı erkekleri gölgede bıraksa da, ekeklerin öfkelerini daha çok dışa vurma eğiliminde oldukları görülüyor ki, bu da onların bu davranışla kendilerini daha güvende hissettiklerini gösteriyor.

Gözyaşlarını koyveren kadınlar daha sonra bunun acısını çok daha derinden yaşıyor ve bu da öfkelerinin içten içe yeniden ateşlenmesine neden oluyor. Toplumsal ruhbilim uzmanı Carol Tavris’e göre, insanın öfkeyi dışa vurmasının etkili olabilmesi için, kişinin durumla ilgili denetim duygusunu onarması gerekiyor.

2007 yılında, Yale ve Northwestern Üniversitesi’nde yapılan üç araştırmanın sonucunda da, en kötü çalışanların öfkesini dışa vuran kadınlar oldukları, işe alırken öfkesiz erkek elemanlara kıyasla öfkeli erkeklerin yeğlendiği görüldü. Dahası, kadında öfke kişiliğinin bir parçası sayılırken, erkeklerin duygusal tepkilerinin haklı gerekçelere dayandığı inancının ağır bastığına tanık olunuyor.

İŞTE BAŞARIMI ETKİLİYOR


Duygular işteki performansımızı en az bilişsel beyin işlevleri kadar etkiliyor. Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden Antonio Damasio ve başkaları tarafından yapılan araştırmalar, duygular olmaksızın kararlar almanın olanaksız olduğunu ortaya koyuyor.

Gerçek anlamda duygusal zeka, duyarlı ve nazik olmanın, konferans salonunda esen havayı kavramanın, ya da bir meslektaşın sorun çözmede daha analitik mi yoksa dışavurumcu bir yaklaşım mı sergilediğini fark etmenin çok ötesinde bir anlam içeriyor.

İş yeri hiç günümüzdeki denli değişken, özel yaşam ile meslek yaşamı arasındaki sınırlar hiç bu denli belirsiz olmamıştı. Belli bir durum karşısında farklı tepki seçeneklerini öngörmekle kalmayıp, iş yerindeki hemen hemen tüm karşılıklı alış verişlerin ardında, gözle görülmeyen çarpıcı duygusal gerçeklerin olduğunu kavrayabilme yeteneğine, her zamankinden çok ve ivedilikle gereksinmemiz var.

Böyle bir yeteneğe sahip olmanın hem kişisel, hem mesleksel ödülleri var. Araştırmada deneklerin %69’u iş yerinde duygusal davranmanın o kişilere çok daha insancıl bir görünüm kazandırdığına işaret ederken, tüm çalışanların %88 gibi oldukça yüksek bir oranı (kadınların %93 erkeklerin %83’ü) iş yerinde başkalarının duygularına duyarlı davranmanın bir erdem olduğu görüşünde birleşiyorlar.

Kısacası, bizleri biz yapan duygular. Yönetim danışmanı Erika Andersen’in de belirttiği gibi, “Kimse iş yerinde ağlamaya can atmıyor, ama insanların sabrının kimi zaman taşabileceği gerçeğini kabul ettiğimizde bu olguyla çok daha rahatlıkla başa çıkabiliriz. İş yerinde ağlamak dönüştürücü bir etki yaratır ve değişime kapı açabilir.”