BEYİN - EĞİTİM İLİŞKİSİ

 BEYİN - EĞİTİM İLİŞKİSİ
Paylaş:

CUMHURİYET BİLİM TEKNİK EKİ

Beyinle eğitim arasındaki ilişki sanıldığı gibi anatomik değil felsefi ve psikolojik bir ilişkidir.

 


Eğitim felsefeniz müfredat, çoktan seçmeli ve öğrenci formalarının şekli şemali üzerine kurulmuş ama müzik, resim, beden eğitimi ve yabanci dil öğrenimi gibi beyni gerçekten geliştiren dersler, ‘üniversite sınavında yok’ mantığıyla tamamen programdan çıkarılmışsa, o taze beyinlerden küresel düzeyde bir büyüme beklemek hayalci bir yaklaşım olur. Dr. Yasemin Alptekin, yasemin.alptekin@gmail.com St. Martin’s Üniversitesi Eğitim ve Uygulamalı Psikoloji Fakültesi, Lacey, Washington, ABD


Benzer şekilde, yaptığınız işi sevmez, sadece ve sadece belli bir amaca ve sonuca yönelik olarak kısa vadeli ‘katlanma’ mantığıyla enerjinizi bir noktaya odaklarsanız, amaca ulaştıktan sonra hatırladığınız tek şey, geriye kalan bedensel ve zihinsel yorgunluk olacaktır.

Her öğrenme kuramı; şu ya da bu şekilde, beynin şu veya bu yerindeki bir işlevle açıklanır. Her öğretme yöntemi de bu farklı işlevleri göz önünde bulundurarak kuramı uygulamaya koyan yaklaşımlardır. Amaç, hedeflenen içeriğin en kısa yoldan bir beyinden (bilenden/öğretenden) diğerine (bilmeyene/öğreniciye) aktarmaktır.

“Öğretme”den amaç bu olunca, beynin anatomisi öne çıkar ve o zaman nöronlardan, çoklu öğrenme merkezlerinden, kısa ve uzun süreli bellekten, belleğin kara kutuya olan benzerliğinden söz etmeye başlarız.

Oysa, yirmi birinci yüzyılın ikinci on yıllık dönemine geldiğimiz şu noktada artık beyin-eğitim ilişkisi, çevre-estetik-değerler-doyum-sevgi sözcükleriyle birlikte irdeleniyor. Beynin hangi görsel ve duyusal güdümlemeyle kendini yenilediği ve öğrenmenin, hangi olumlu değerler üzerinden gerçekleştiği sorgulanıyor. Toplumun, eğitimin iyileştirilmesi konusunda bilimden beklediği genetik ve nörobilimsel bulgular ve açıklamalar, sınıf ortamında ve farklı eğitim sistemlerine kolayca uygulanamıyor. Neden: Bu pek de gerçekçi olamayan beklentiler ancak hangi pratiğin beyin işlevleri açısından daha etkin olacağını açıklamaya çalışırken neyi öğrenmenin daha ‘değerli’ olacağına karar veremiyor; bu önemli kararlar eğitim politikalarını belirleyenlere düşüyor. İşte tam da bu noktada, beyinle uğraşan bilim insanlarının, o genç beyinleri şekillendirmeye çalışan eğitimcilerle işbirliği yapması gerekiyor.

Araştırma dünyasında hal böyleyken Türk eğitim sisteminde eğitim, öğrenmeden çok öğretme odaklı olduğundan ve öğrenme tanımı da okul müfredatı ile kısıtlı olduğundan, çevre-estetik-değerler-doyum-sevgi gibi, ‘üniversite sınavında’ yer almayan kavramlar hemen hiç irdelenmiyor. Bu kavramlardan yoksun bir eğitim sistemi içinde, çoktan seçmeli sınavlarda, bu sınavların ve sonuçlarının yapısı gereği gelişen dershane stratejileri doğrultusunda, unutulmak üzere öğrenilen ‘bilgiler’, beyni geliştirmek şöyle dursun, güdük beyinler üretimine katkıda bulunuyor.

Yukarıda söylemek istediklerime açıklık getirmek için şimdi sizi alıp Amerika’ya, Washington eyaletindeki bir liseye, “Capital High School”un önüne getirmek istiyorum. Henüz ehliyeti olmayan çocuklarını almak üzere okula gelen veliler, park yerinde arabalarının içinde çıkış saatini bekliyor. Dışarıda hava kapalı ama yağış yok, 8-10 derece düzeyinde serin. Bu hafta dönem sonu sınav haftası; o yüzden ilk iki gün ders tekrarları yapıldı, son üç gün okul yarım gün, sadece sınavlar var. Dönem sonu sınavları üç gün sürüyor, her güne iki sınav.

Her öğrenci altı ders alıyor; her gün, her ders aynı saatte ve haftada beş saat. Yani edebiyat, müzik ve tarih dersiyle kimya ve matematik dersi arasında önem ya da saat/ağırlık açısından hiç bir fark yok. Dersi aldıktan sonra hepsi aynı derecede önemli.

Öğrenciler çıkmaya başladı. Kimi şortlu, kimi kısa kollu, kimi ince kimi kalın giyinmiş; bazı kızların ayağında çizme, bazılarının ayağında ayağa çorapsız giyilen türden parmak arası terlik var. Anneleri dahil kimse bu çocuklara onu giyme bunu giy dememiş anlaşılan. İsteyen istediğini geçirmiş sırtına. Bu havada üşümez mi bu gençler? Belki üşür belki üşümez; o, o gencin sorunu artık. O artık bir liseli, giyimine ancak kendi karışır. Beyni ona, “hava soğuk üşürsün”, diyorsa giyer paltosunu, yok “sen kanlı canlı adamsın eksilere düşmeden derece, uzun kollu giymek karizmanı çizdirir”se beynin mesajı, kimin ne itirazı olur?

Ama, bu gençleri siz bir de yılsonu konserlerinde görün. Kızların hepsi siyah uzun etekli, siyah bir üst, ökçeli ayakkabı ve boyunlarında inci kolye. Tarzlar farklı olabilir ama renk önemli. Erkekler de siyah pantalon, siyah gömlek ve kırmızı ceketli. Bir aksesuvar bile eksik olsa müzik öğretmeni not kırıyor. ‘Bir arada çalıp müzik yapmak bir disiplin işidir,’ diyor öğretmen veli toplantısında. Dolayısıyla konser kıyafet yönetmeliği çok sıkı.

Bir de okulun yetmiş kişiden oluşan bir bandosu var. Okulun hangi takımının maçı varsa, futbol, basketbol, voleybol kız (bayan değil!) ya da erkek, bando orada. Ortalık yıkılıyor marşlarla ve bandonun yaptığı coşkulu müzikle. Bandoda çalmak bir ayrıcalık, okul ruhuna katkı, gecenin onuna kadar sürüyor bazen maçlar hem de hafta arası, tribünler tıklım tıklım, anneler babalar hepimiz oradayız, okulun takımını destekliyoruz. “Ertesi gün dersim var gelemem” mazereti yok. Artık liselisin, vaktini ona göre ayarla. Kazanmak da kaybetmek de var, birlikte sevinmeyi kaybedince fazla üzülmemeyi, bir sonraki maça daha iyi hazırlanmayı öğreniyor genç beyinler.

Kimya, laboratuvar demek. Deneyleri yapmazsan, raporları yazmazsan not alamıyorsun. Kimyada, neden sonuç ilişkilerini kitaptan ezbere değil yaptığın deneylerle kendin bularak anlayacaksın. Matematik öğretmeni her sınav için bir hak daha tanıyor, önemli olan yanlışlarından öğrenmek, diyerek. İkincisinde de kötü giderse işler, öğretmen odasına çağırıp yeniden anlatıyor dersi.

İngilizce dersinde eylülden bu yana altı kitap (roman) okundu. Her biri özgün eser. Herkes aynı kitabı okumuyor. Öğrenci uzun bir listeden istediği kitabı seçiyor. Kitap sunumları sözlü ve yazılı yapılıyor. Bir de liderlik diye bir dersleri var. Tüm okul etkinliklerinin duyurulmasında başrolü oynuyor bu dersin öğrencileri, “dili daha iyi nasıl kullanalım, ne tür görsel imge yaratalım da daha iyi bir iletişim kuralım?” türü tartışmalar yapılıyor, sonra koridorlar bu sınıf öğrencilerinin yaptığı posterlerle doluyor: kış balosu için, kan verme kampanyası için ya da Haiti’yardım için.

Tarih dersi ayrı bir keyif. ‘Siz olsaydınız ne yapardınız?’ türü sorular soruyor öğretmen. Ya da, ‘bir bilene soralım,’ diyor ve konuyu daha iyi bilen birini konuşmacı olarak çağırıyorlar. Ben de davetli konuşmacı oldum üç kez. “Laik Cumhuriyet ne demek, nüfusunun çok büyük bir çoğunluğu Müslüman olan Türkiye Cumhuriyeti, bir İslam cumhuriyetinden nasıl farklıdır?” onu anlattım. Arkasından kocaman bir teşekkür kartı geldi ev adresine, dersteki tüm öğrencilerin imzasını taşıyan.

Öğrencilerin başını kaşıyacak zamanı yok. “Ne öğrendiniz bugün?” dediğimde, “soru sormayı,” diyor kızım bazen. Bazen de, “dil farklılıklarını,” diye cevaplıyor. Aynı deneyi yapıp neden ayrı sonuçlar elde ettiklerini açıklamaya çalışıyor; “tarihte her şeyin bir tek cevabı yokmuş”, diye anlatıyor bir başka gün. Bir yandan da hangi üniversite ne tür burs veriyor araştırması yapıyor. Kan bankasına kan veriyor, ertesi günkü maçta daha iyi çalmak için bütün gece flüt çalışıyor.

Bazı gün bir saat geç çıkacağını, Fransızcadan zorlanan bir son sınıf öğrencisine gönüllü akran öğretmenliğ yapacağını söylüyor. Merak edilenin daha kolay öğrenildiğinin, müziğin beyin hücreleri üzerindeki olumlu etkisinin, kitap okumanın beyinsel gelişimdeki rolünün kanıtlandığı; özellikle stressiz “öğrenme”nin, beden ve zihin faaliyetlerinin uyum içinde çalışmasını sağladığının herkes tarafından bilindiği bir devirde ve bu şekilde öğrenilenlerin daha kalıcı olduğunun saptandığı bir dünyada, bu öğelerden yoksun bir eğitim sisteminde ısrar etmenin bir ülkenin geleceğini karanlığa sürüklemekten başka ne yararı olabilir?

Beynini göremiyorum kızımın ama büyüdüğünü, geliştiğini, sorguladığını, anlamadığını anlamaya çalıştığını ve eksiklerinin neler olduğunu fark ettiğini görüyorum. Gayretler kendi ayakları üzerinde durabilen, kendi potansiyelini geliştirmesini bilen gençler yetiştirmekse eğer 1500 kişilik bu lisedeki eğitim bunu gerçekleştirmek için elinden geleni yapıyor; bazen çalarak, bazen oynayarak, bazen laboratuvarda bazen bilgisayarda ama her zaman hayatın içinde ve hayattan kopmadan...