Bencilleşmenin bedeli çok ağır!

İnsanoğlu, bencilleşmenin bedelini yalnızlık ve mutsuzluk olarak ödüyor…

Bencilleşmenin bedeli çok ağır!

İnsanoğlu, bencilleşmenin bedelini yalnızlık ve mutsuzluk olarak ödüyor…

nevzattarhanBencilliğin ve egoizmin giderek hayatlarımızı daha da yoğun bir şekilde tesiri altına aldığı bir çağda yaşıyoruz. Konuyu gündemimize aldığımız bu sayımızın söyleşisini halen Türkiye’nin ilk nöropsikiyatri hastanesi olan NPİSTANBUL Nöropsikiyatri Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörlüğü görevlerini yürütmekte olan Prof. Dr. Nevzat Tarhan Hocamızla yaptık. Bugünün dünyasında insanların benlik egolarının müthiş büyüdüğünü, enaniyet derecemizin gittikçe yükseldiğini görüyoruz. Bunun sebebi nedir? Nevzat Tarhan: Zamanımız insanlarının iki tane önemli hastalığı var. Birincisi egoizm, ikincisi konformizm. Öyle insanlar yetişiyor ki bu insanların hayatlarında en büyük değerleri/hedefleri egoları oluyor maalesef. Bu çağ enaniyet çağı, egoizm çağı… Bunun sebebi, bireyselleşmenin egoizm olarak anlaşılmasıdır. Batı’da Hristiyanlık inancının bir gereği olarak insanın doğuştan günahkâr olduğuna inanılırdı. Lakin günümüz Avrupa’sına Erasmus’un öncülüğünü yaptığı hümanist felsefenin insan anlayışı hâkim olmuştur. Hümanist felsefede insan doğuştan kusursuz ve iyidir. Geleneksel Hristiyanlıktaki “insan doğuştan kötüdür” anlayışına bir tepki olarak ortaya çıkan hümanizm, şu anda dünyanın resmi dini olmuştur. Yani diyebiliriz ki Batı’nın şu anda kültürel/görünen dini Hristiyanlıktır ama felsefi dini hümanizmdir. Hümanizm dininde insanı kutsallaştırma vardır. İnsan doğuştan günahsızdır, doğuştan iyidir, doğuştan ahlaklıdır. Bu anlayış, insancılık akımını oluşturmuştur. İnsanı evrenin merkezine alan bu anlayışın neticesinde çevre katliamları yaşanmıştır. Kendini evrenin merkezi kabul eden insan, endüstri devrimiyle birlikte diğer canlıları, hayvanları ve eşyayı küçümsemiştir. “İnsanın çıkarı en kutsal çıkardır. İnsan doğaya hâkim olmalıdır. Doğaya hâkim olmak için de her şeyi yapabiliriz” diyerek yola çıkan insan “diğer insanlara da hâkim olabiliriz” anlayışına sıçramış ve bu anlayış Hitler dâhil pek çok insan tarafından bu anlayış kendi ırklarının çıkarları için kullanılmıştır. Faşizmin kuruluşu dahi bu anlayışa dayanır. Dolayısıyla hümanizm insanı kutsallaştırmaktadır. Bunun olumlu yönü olarak özgürleşme/bireyselleşme hareketlerini, girişimciliğe ve özgüvene sebep oluşunu söyleyebiliriz. Olumsuz yönü ise insanı kutsallaştırdığı için diğer canlılara, hayvanlara, diğer varlıklara karşı bir değersizleştirmeye sebep olmuştur ve bu anlayışa sahip insanlar kendi menfaati için başkalarına zarar verebilmeyi doğal kabul etmeye başlamış, kendi hakkını yücelten bir anlayış ortaya çıkmıştır. Başkalarının hakkını küçük gören, kendi hakkını yücelten bir bireysellik anlayışı bizi egoizme götürmüştür. Bencillik insanda empatiyi yok etti ve sosyal duygulara zarar verdi. Bireyselleşme kolayca bencilliğe dönüşebiliyor. Bireyselleşmenin bir sınırının olması lazım… Özgürüz ama sorumluyuz. Dünyadaki özgürlük hareketinin başlaması, liberal akımların hızlanması bireyselleşme ile doğrudan ilgilidir ama bunlara bir sınır koymayı beceremediğimiz için bencil, kendini beğenmiş insanların bireysel cumhuriyetlerinden oluşan topluluklar oluştu. İnsanoğlu, bencilleşmenin bedelini yalnızlık ve mutsuzluk olarak ödüyor bugün. Bencillik beraberinde kibri ve büyüklenmeyi getiriyor. Bencilliğin ve beraberinde kibrin insan için zararları konusunda neler söyleyebilirsiniz? Nevzat Tarhan: Bencil bir insan kendini özel, önemli ve üstün görür. Narsistik özellikleri vardır. Bencil bir insan şöyle düşünür: “Ben her şeyi hak ediyorum” der, “Bu benim hakkımdır.” Başkasına ait olan bir şeyi almak için yollar arar, yalanını doğallaştırır, daha sonra şöyle der kendi kendine: “Ben üstün bir insanım, iyi bir insanım. Buradakilerin içinde en üstün benim.” Böyle düşünmeye başladığı zaman yalan söyler mesela, sonra da “Ben bile yalan söylüyorsam, o zaman yakınlarım da yalan söyleyebilir. O halde kimseye güvenilmez” anlayışına ulaşır, o zaman herkes potansiyel yalancı olur. Böyle durumlarda sosyal güven zayıflar, insan korkuyla yaşamaya başlar. Sosyal güven zayıfladığı için hep savunma halinde yaşayan bir insan haline gelir. Sürekli zarar görme ve aldatılma korkusu ile yaşayan bir insan haline gelir ve hiç kimse ile nitelikli, içten, candan, samimi bir ilişki kuramaz böyle insanlar. Bencil insanın bir özelliği de arka planda yatan kibirdir, büyüklük hastalığıdır. Bencillik, büyüklük hastalığının belirtilerinden birisidir. Büyüklük hastalığını kendisini dünyanın merkezine alma şeklinde tarif edebiliriz. Bu anlayışın en büyük zararı kişiyi yalnızlaştırmasıdır, yalnızlaşan insan depresifleşir ve mutsuz olur. Bunun sonucunda da kendi çıkarı için insan ilişkilerinde yalanı, şiddeti, aldatmayı ve diğer pek çok olumsuz davranışı doğallaştırır. Bencillik bir bakıma bütün kötülüklerin dokusuna işlemiş bir virüs gibidir. Benlik eğitimini nasıl sağlayabiliriz? Nevzat Tarhan: Psikolojide benlik eğitimi için “özyönetim” ismi verilen bir metot vardır. Önce öz bilinç, daha sonra özyönetim… Öz bilinç, diğer bir deyişler farkındalık… Burada önemli olan özeleştiridir. Kişinin kendi önyargılarına karşı bağımsız olabilmesi gerekir. Kişisel gelişim tekniklerinin, NLP’nin yanlışlarından birisi de insanı benmerkezci bir bakış açısına yönlendirmesi, bencilleştirmesidir. “Sen iyi insansın, güzel insansın, her şeye layıksın” felsefesinin hâkim olduğu kişisel gelişim kursuna giden bir insan “ben neymişim” duygusuyla kendini özel, önemli ve üstün görmeye başlıyor. Böyle olunca da herkese gülücük dağıtıyor, güzel söz söylüyor ama kendini eğitmiyor, herkese iyi davranıyor ama rol yapıyor, inanmadan yapıyor. Kendisi birçok olumsuz yönlerini yok sayıyor, yalanlarını, açgözlülüğünü, kıskançlığını yok sayıyor. İnsan olumlu ve olumsuz duyguların karışımından oluşan bir varlıktır. Olumsuz duygularınızı yok sayarsanız, bu duygular başka bir şekilde sizin davranışlarınızı etkiler. Bencil insanda zihinsel körlük vardır, realite körlüğü vardır ve kendi hatalarını görmez. Bu, şuna benziyor: Bir komutan savaşa gidiyor ama kendi ordusunun hatalarını bilmiyor. Karşı taraftaki komutan onun hatalarını biliyorsa zayıf tarafına hücum eder ve onu dağıtır. İdeal komutan, düşmanının olduğu gibi kendinin de zayıf taraflarını ve güçlü taraflarını bilir. İlişkilerini ona göre kurar. Bu şuna da benzetilebilir: Bir harita düşünün, nerede olduğunuzu bilmiyorsunuz. O zaman nereye gideceğinizi de bilemezsiniz ve başaramazsınız. Psikolojide “benlik algısı” tabiri vardır. Benlik algısında kişinin benliğini nasıl algıladığı sorusuna yoğunlaşılır. Algılanan benlik vardır, görünen benlik vardır, sunulan benlik vardır ve kişinin ideal benliği vardır. Kişinin kafasında bir ideal beni vardır. İdeal beni ile bulunduğu benlik birbirine ne kadar yakınsa o kişi, kendisi ile o derecede barışıktır. Ama kişinin benlik algısı ile ideal beni arasındaki fark çok açık ise, (yani kendisi bir kilo kaldırabilecek güçte iken, kendisini on kilo kaldırabilecek güçte görüyorsa) ideal beni yüksektir ama benlik algısı düşüktür. İşte böyle kişiler kibirli kişilerdir. İdeal benle benlik algısının aynı hizada olduğu kişiler kibirli olmayan kişilerdir, kendileri ile barışık kimselerdir. Mütevazı insan da işte budur. Mütevazı insan, kendisini diğer insanlardan küçük gören insan değildir. Diğerlerinden üstün görmez ama eşit görür. Mütevazılıkta insanlarla eşit ilişki kurmak vardır. Çocuklarımızı yetiştirirken bencil olmalarını önleyecek, onları bencillikten kurtarıp empati kurmaya ve tevazuya yöneltecek bir eğitim metodu var mıdır? Nevzat Tarhan: Empati ve tevazu gibi duygu ve fikirler, kişilik özellikleri sözlerle aktarılmıyor. Davranışlarla, yani modellemeyle geçiyor. Siz çocuğa on saat dürüstlük dersi vermek yerine bir dürüstlük örneği sunarsanız o çocuğa onu öğretmiş olursunuz. Saatlerce konuşmak, anlatmak yerine bir empati, bir tevazu örneği sunarsanız çocuğa onu öğretmiş olursunuz. Burada anne-babalar “çocuğuma empati ve tevazuyu nasıl öğretirim?” diye düşünerek yaşanan her olayı bir fırsat olarak algılamalı ve kullanmalı. Çocuk annesine hediye olarak bir çiçek almış. O çiçeği vazoya koymuş, annesine getiriyor. O anda düşürdü ve kırdı. Bu durumda annesi: “Sen ne biçim çocuksun, vazoyu kırdın. Hiçbir işi beceremiyorsun” deyip aşağılarsa, o çocuk kendisini değersiz görmeye başlar. Çocuğun benlik değeri, benlik algısı düşer. Böyle bir durumda önce, annesine hediye aldığı için çocuğun çabasını över, sonra da “senin bu davranışın çok güzel ama bunu cam vazoya değil de şuna koysan daha iyi olurdu, değil mi?” derseniz hem memnuniyetinizi belirtmiş olursunuz, hem de çocuğa hayatı öğretmiş olursunuz. Bu metot, kabullenip yönlendirme metodudur. Tevazu öğretiminde de bu geçerlidir. Karşımıza alıp değiştirmek değil, çocuğu yanımıza alıp yönlendirmektir. Çocuğa insan ilişkilerinde alçak gönüllü olmayı, başkalarının hakkına saygı duymayı öğretmek lazım… Tevazuyu ve empatiyi çocuğa öğretmek için sadece kendi çıkarını ve ihtiyacını değil, başkasının da çıkarını ve ihtiyacını düşünerek hareket etmesini öğretmek gerekiyor. Mesela arkadaşının oyununu bozan bir çocuğa “aferin açıkgöz oğlum” derseniz; ona hem hileyi öğretmiş, hem de arkadaşı veya kardeşi ile arasına düşmanlık tohumları atmış olursunuz. Böyle bir durumda ona “Burada senin niyetin arkadaşına zarar vermek değildi ama bu yaptığın arkadaşına zarar veriyor. Eğer o arkadaşın bu hareketi sana yapsaydı sen ne hissederdin? Bu davranış sana karşı yapılmış olsa nasıl algılardın?” dediğiniz zaman çocuğa tevazuyu ve empatiyi öğretmiş olursunuz. Yani aslında çocuklara duygusal okuryazarlığı öğretmiş oluyoruz. Zaten empati demek, duygusal okuryazarlıktır demektir. Karşı tarafı okuyabilmek demektir. Ama duygusal okuryazarlığın ilk ayağı kendi duygularını okuyup yazabilmektir. Kendi duygularını okuyup yazamayan bir insan, başkasının duygularını okuyup yazamaz. Aslında tevazuyu, îsar ahlakını, empatiyi önceleyen bir tarihe ve geleneğe sahibiz. Buna rağmen bugün nasıl bu noktaya geldik? Nevzat Tarhan: Bencillik ve egoizmin günümüzde yaygınlaşması, geçmiş çağlarda olmadığını göstermez. Saadet Asrı’nda bile bencil insanlar vardı. Kendi menfaati için bir orduyu tehlikeye atabilecek davranışlar her çağda yaşandı. Bu davranışlara karşı toplumun genel duruşu önemlidir. Toplumsal bir duruş oluşursa, tevazu ve isar ahlakı yaygınlaşırsa, toplumun geneline bu duygular hâkim kılınırsa, o zaman bencillik ve egoizm marjinalleşir. Yalancılığın, kibrin, açgözlülüğün marjinal kalmasıdır önemli olan. Bu duygular toplumda yok edilemez, bu mümkün değildir. İnsanın doğasında var çünkü. İnsanın genlerini yok edemezsiniz, insanın genleri onu bencilliğe teşvik ediyor. Tarih sinüs eğrisi biçiminde ilerliyor. Tarihimizde iyilerin çok olduğu dönemler yaşanmış, sonra kötüler çoğalıyor iyiler azalıyor; ondan sonra kötülüğün kötü sonuçları görülmeye başlanıyor, iyiliğe özlem artıyor. Bu defa iyilik çoğalmaya başlıyor. Biz şu anda insanlığın kötü ahlakın çirkin neticelerini gördüğü bir çağda yaşıyoruz. Böyle durumlarda iyi insana, iyi ahlaka daha çok ihtiyaç duyulmaya başlanır, özellikle de Batı toplumlarında. Böyle bir durumda kötülüğün kötü sonuçlarının görüldüğü, iyiliğin iyi sonuçlarının değerinin anlaşıldığı bir döneme giriyoruz. Burada iyi ve güzel demek, zarfın da, mazrufun da iyi olmalı demektir. Zarf da güzel olmalı, içindeki de… Ama bugün maalesef bakıyoruz dindar dediğimiz bir insan görünüşü ve kılık kıyafetiyle dindar, dininin bütün gereklerini yerine getiriyor ama özünde ahlaki iyilik yok. Özünde kibir, enaniyet olan bir insanda dindarlık aldatıcıdır. Bu çok tehlikeli bir durum… Din aslında ahlak eğitimi veriyor, Kur’an güzel ahlaktan ibaret, ayeti kerimeye göre. Dinin öz yönünün ahlak yönünün daha çok yaşatılmasına ihtiyaç var. O zaman şekil ona uyum sağlıyor. Dini, şekli/biçimsel dindarlıkla sınırlı tutarsak, öz yönünü ikinci plana atarsak böyle bir durumda ilahi hedefe uygun davranmamış oluruz. İlahi hedefe uygun davranacaksak, ahlaken iyi insan olmanın ve dinin ahlak boyutunun ön plana çıkarılmasına daha çok ihtiyacımız var. RİBAT Dergisi