ANILARI BEYNİMİZDEN SİLEN NE

ANILARI BEYNİMİZDEN SİLEN NE

CUMHURİYET BİLİM TEKNİK EKİ

Erişkinlik döneminde çocukluklarında yaşadıkları belli olaylarla ilgili anılar belleklerinden silinip gider.

 


Çoğu insan 2-3 yaş öncesinde başından geçenleri hiç anımsamaz ve daha sonraki birkaç yılda yaşadıklarıyla ilgili izlenimleri de en iyi koşullarda bulanıktır. Tıpta çocukluk amnezisi adıyla bilinen bu olgu son derece yaygın bir durum olmasına karşın, çocukların başka açılardan olağanüstü bir öğrenme yeteneğine sahip oldukları düşünüldüğünde oldukça kafa karıştırıcı da olabilir.

İnsanlar yaşamlarının ilk birkaç yılında yürüme, konuşma, farklı yüzleri tanıma gibi karmaşık becerileri edinir. Ancak erişkinlik döneminde çocukluklarında yaşadıkları belli olaylarla ilgili anılar belleklerinden silinip gider. Sanki birileri kişinin yaşamındaki o ilk sayfaları yırtıp atmıştır!

Peki, çocukluk amnezisine yol açan nedir? Yaklaşık bir yüzyıldır bilim insanlarının kafasını kurcalayan bu soruya sonunda akla yatkın kimi yanıtlar getiriliyor.

Sorunu ilk kez 1898’de ciddi anlamda araştırmaya koyulan Fransız ruhbilimci V.Henri ile meslektaşı olan eşi, erişkinlere yaşamlarının en erken dönem deneyimleri sorulduğunda verilen örneklerin ortalama yaşının 3 yılın biraz üzerinde olduğunu gördü.

Daha sonra yapılan çok sayıda araştırma da bu bulgulara destek veriyor, insanların yaşamlarıyla ilgili ilk anılarının ortalama 3-3.5 yaş dönemine denk geldiğine işaret ediyordu. Ancak insanlar arasında çok büyük farklılıklar da söz konusuydu: Kimileri görünürde 2 yaş öncesini anımsarken, kimileri 6 hatta 8 yaşından önceki dönemle ilgili hiç bir şeyi anımsamıyordu.

ANILARI SİLEN NE


Henri çiftinin araştırmayı yayımlamasının ardından, çocuk amnezisi olayının aydınlığa kavuşturulması yönündeki girişimler aralıklı olarak sürdürüldü. Sigmund Freud 1905 yılında kaleme aldığı bir makalesinde bu sorunu irdeliyor ve çocuklukta yaşanan anıların insanın yüzleşemeyeceği ölçüde cinsellikle ve saldırgan dürtülerle dolu olmaları nedeniyle sürekli bastırıldıkları sonucuna varıyordu.

Ancak bu görüş zamanla yerini küçük çocukların belleklerinde olaylarla ilgili belirgin anılar oluşturmaktan yoksun oldukları görüşüne bıraktı. 1980’lerde erişkinler yerine çocukların incelenmeye alınmasıyla birlikte de çocukların 2-3 yaş gibi erken bir dönemden itibaren başlarından geçenleri anımsayabildikleri ancak bu anıların zamanla silinip yok oldukları görüşü egemen oldu. Bunun üzerine anıların silinip yok olmalarında hangi unsurların rol oynadığı sorusu gündeme geldi.

Bu sorunun basit bir yanıtı yok gibi. Yeni Zelanda’daki Otago Üniversitesi uzmanlarından Harlene Hayne anıların bellekte tutulmalarına olanak sağlayan çok sayıda unsurun olduğuna dikkat çekiyor. Bu unsurlardan bir tanesi beynin anatomisi olabilir. İnsanın kendi yaşamıyla ilgili anılar oluşturmasında beynin prefrontal korteks ve hipokampus adlı iki bölümünün etkili olduğuna, bir deneyimle ilgili ayrıntıların hipokampusta pekiştirilip uzun erimli anılara dönüştürüldüklerine inanılıyor.

Görünürde sorun buradan kaynaklanıyor. Bugüne dek hipokampus ve onu çevreleyen kortekslerin çok daha önceden geliştiğine inanılıyordu. Ancak son 15 yılda bu bölgede yer alan “dentate gyrus” adlı küçük bir bölümün 4-5 yaşına dek tam anlamıyla olgunlaşmadığı anlaşıldı. Söz konusu bölüm çevredeki yapılardan gelen sinyallerin hipokampusun geri kalan bölümüne aktarılmasını sağlayan bir köprü işlevi gördüğünden, yapı tam anlamıyla olgunluğa erişmedikçe, ilk deneyimlerin uzun erimli anılara dönüşmeleri de olanaksız oluyor.

Dahası, ilk anıları anımsama yaşı ekinler arasında da şaşırtıcı farklılıklar gösteriyor. Ekinler arası bir araştırma Avrupa kökenlilerde ilk anıları anımsama yaşının yaklaşık 3.5 iken, doğu Asyalılarda 4.8 ve Yeni Zelanda’da yaşayan Maori halkında 2.7 olduğunu ortaya koyuyor. Ancak uzmanlar bu farklılıkların salt beyindeki olgunlaşma süreçleriyle açıklanamayacağına dikkat çekiyorlar.

Lancaster Üniversitesi’nden Mark Howe, kendi biricikliğimizin ayırdına varma duygusu olarak tanımlayabileceğimiz bilişsel benliğin ortaya çıkmasıyla birlikte çocukluk amnezisinin sona erdiğine inanıyor. Bu yetenek yaklaşık 18-24 aylık iken, özyaşamsal anıların su yüzüne çıkmasından hemen önce ortaya çıkıyor. Howe benlik duygusunun anıları düzenlememize ve onları daha kolay anımsamamıza yardımcı olduğuna inanıyor.

DİL İLE İLİŞKİSİ

Ne var ki, anılardaki seyreklik yeni yürümeye başlayan bir çocuğun aynadaki yansımasını tanımaya başlamasından çok sonra da sürdüğünden, bunda başka bir unsurun da etkili olması gerekiyor. Hayne bu ek unsurun dil becerilerinin gelişmesi olduğunu düşünüyor.

Leeds Üniversitesi’nden Martin Conway ile Catriona Morrison’un araştırması ilk anılarla ilk sözcükler arasında bir ilinti olduğunu ortaya koyarken Hayne ve arkadaşlarının elde ettikleri bulgular konuşmalarında yinelemeler yerine ayrıntılara yer veren annelerin çocuklarında ilk anıların çok daha erken dönemde oluştuğunu gözler önüne seriyor.

Bir başka deyişle, çocukla konuşma biçimi onun yıllar sonra neleri anımsayacağında belirleyici bir rol oynuyor. Bu durum ekinler arasındaki farklılıklara da bir açıklık getirebilir. Avrupa ve Kuzey Amerikalı ana-babaların, Asyalı ana-babalara kıyasla, çocuklarıyla daha ayrıntılı sohbetlere girdikleri ve geçmişi çok daha sıklıkla tartıştıkları belirtiliyor. Öyle ki, kişinin yaşamıyla ilgili anıların oluşmasında dil ile kendini algılamanın birlikte etkili oldukları görülüyor.

Geriye tek bir soru kalıyor: Çocukluğun ilk evreleriyle ilgili gizli kalan anılar gün yüzüne çıkarılabilir mi?

Hayne’nin son araştırması bu tür ilk anıların, anımsatıcı unsurları olaydan hemen sonra gelse bile, sonradan geri çağrılmak üzere belleğe kazınmadıklarını ortaya koyuyor. 20 yaşındaki bir kişinin 15 yaşındaki kardeşinin doğumuyla ilgili olarak anımsadıkları ile 5 yaşındaki bir çocuğun topu topu bir ay önce dünyaya gelen kardeşinin doğumuyla ilgili anımsadıkları arasında gerçekte pek bir fark olmadığını gören Hayne bu anıların belleğe hiç ulaşmadıkları ve bu yüzden de yaşlandıkça bellekten silinmelerinin söz konusu olamayacağı sonucuna vardı.

Yine de, kimi araştırmacılar doğru ipuçlarının ele geçirilmesi durumunda bellekte saklı kalan anıların gün yüzüne çıkarılabileceğine inanıyorlar. Sözcük ve imgeler gibi geleneksel ipuçları dışında, bellekle ilgili koku, tat ve müzik gibi ipuçlarına ulaşılarak anıların canlandırılabileceğine inanan Morrison belleğin işlevinde sanıldığından çok daha fazla unsurun etkili olduğuna dikkat çekiyor.