Gitmek istiyorum!

Gitmek istiyorum.

Gitmek istiyorum!
Paylaş:

Gitmek istiyorum.

Bilimin sığ dünyasını bırakıp edebiyatın duygu ve sezgi dünyasının derinlerine dalmak istiyorum. İnsanı anlatmak için yetmiyor bilimin metodolojik kurallara bürünmüş alanı. Yetmiyor insanın özünü anlatmaya, insanın güzelliğini, derinliğini izah etmeye. nazifegungor2111111Ve çirkinlikleri anlatmak için de yetersiz kalıyor. İnsanın yavanını izahta eksik kalıyor bilimin yavanı. Duyguyu ve sezgiyi de kabul etmiyor nesnel gerçeklikle sarmalanmış düşünsel alanına. Oysa duygu ve sezgi olmadan olmuyor, hiçbir şey anlatılmıyor insana ve insanlığa ilişkin. Didaktik cümleleri içerisinde sıkışıp kalıyorum, gördüklerimi, gözlemlediklerimi, duyumsadıklarımı ve de sezgilediklerimi anlatmakta  acayip zorlanıyorum. Bu nedenle gitmek istiyorum, bir kalemde silmek ve çekip gitmek buralardan. Gelmek istememiştim ki zaten. Edebiyat okumak istemiştim, olmadı. Hayat başka türlü gelişti. Ama ilgisiz de kalamadım. Giderek de daha çok sempati duyuyorum. Bilimle haşır neşir oldukça edebiyat çekiyor beni kendine doğru. Daha ne kadar karşı koyabilirim bilemiyorum. Ama ziyaretini artırdı bu duygu son zamanlarda. Çekip gitmek istiyorum bilimin yavan dünyasından edebiyatın insan dünyasına. İşim yalnızca insanı anlamak ve insanı anlatmak olsun istiyorum. Dışarıda yağan kara bakarken insanı anlatıyor olmak, insanlıktan giderek uzaklaşan kitlelere. Türü hızla tükeniyor belki bugünlerde ama, bir zamanlar çoktu bunlardan demek istiyorum. Para gelip merkeze oturunca insanlar uzaklaştı buralardan, dağılıp gittiler öylece.  insanlığını paraya teslim edenler ise onunla özdeşleşip çoğaldılar hızla. Dünya da onların dünyası oluverdi işte diye nostalji yapmak istiyorum. Uzaklaşıp bilimin sığlığından edebiyatın derinliğine sığınmak istiyorum. Çünkü biliyorum ki hiçbir bilimsel düşünüş ve de yöntem edebiyatın yaptığını yapamaz, insanı tanımak, olup biteni anlamak ve anlatmak için. Örneğin, hangi tarih kitabı anlatabilir ki Kurtuluş Savaşını, Tarık Buğra'nın Küçük Ağa'sındaki kadar derin ve ayrıntılı? Birçok kitap, makale batılılaşmayı anlatır durur, ama hiçbiri Peyami Safa'nın Fatih Harbiye'sindeki kadar ayrıntıya inemez, yaşatarak anlatamaz. Neriman'ın Fatih'le Beyoğlu arası gelgitlerini, duygusal ve zihinsel çelişkilerini hangi didaktik metin böylesine ayrıntılı, böylesine insanın içini titreterek anlatabilir ki? Yakup Kadri'nin Ankara'sını okurken Cumhuriyet'in ilk yıllarının Ankara'sında yaşıyor gibi hissetmiştim kendimi. Ankara Palas'ın eğlence gecelerinden, Fransız şarabı etkisinde, hafiften çakır keyifli çıkıp Ulus'un cadde ve sokaklarında, sırtlarında yorganlarıyla, ümitleri ve hayalleriyle yarı aç, yarı tok gezinen köylünün trajedisini ta içimde yaşamıştım. İçerde, kocaman avizelerin ışıltısında, Paris modaevlerinden çıkmış şık kostümleri içerisinde, ellerinde viski kadehleriyle geceye ritim katan vals eşliğinde dans edenlerin mutluluklarıyla, dışarıda, ayaz esen rüzgardan korunmak için bir duvar dibinde iki büklüm olmuş, amele pazarında sıra kapmak için sabırsızlıkla sabahı bekleyen insanın dramını hangi bilimsel araştırmanın sonuçları ortaya koyabilir ki Yakup Kadri'nin Ankara Romanından daha içli ve daha derin? Ya bir suçlunun ruhsal durumunu hangi ruhbilimci Dostoyevski kadar ayrıntılı anlatabilir? Raskolnikov'un bir kötünün yanında bir masumu da öldürmesinin ardından yaşamaya başladığı çelişkilerin, içerisine düştüğü ruhsal durumun yüzlerce sayfa süren anlatısının insanı hiç yormadan, sıkmadan peşinden sürüklemesi müthiş bir başarı. Ve hiçbir psikoloji kitabı Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sının yerine konulamaz ve aynı etkiyi yaratamaz. Çünkü edebiyat duygu işi, aynı zamanda da sezgi işi. Bilimin, olguları, dolayısıyla da insanı aklın nesnel gerçekliğiyle sınırlı tutarak anlamaya çalışması bir şeyleri eksik bırakmakta. Gözle görülebilen, deneyimlenebilen olguyu bilimin akılcı alanında anlamak olanaklı. Ancak insanı salt akılcı bir anlayışla ve nesnel gerçekliğin sınırları içerisinde analiz edebilmek o kadar da kolay değil. İnsanın duygusal ve ruhsal yanı bilimi zorlamakta. İşte bu noktada edebiyat devreye girmekte. Çünkü edebiyat insanın duygu dünyasında keşfe çıkmaktır. insanla duygu boyutunda empati kurmaktır. Bir şair, bir roman yazarı, bir öykü yazarı duygusal ve sezgisel yanını en dinamik biçimde kullanarak insanı anlamaya ve anlatmaya çalışır, yaratısına konu ettiği hayatların içerisinde gezintiye çıkar, en ayrıntısına kadar yaşar ve de anlatır. Ve de yaşatır. Orhan Veli'nin İstanbul'u Dinliyorum, Gözlerim Kapalı mısraını duyduğumuzda gözkapaklarımız spontane olarak gözlerimizin üzerine düşüverir. "hiç bir şeyden çekmemişti nasırdan çektiği kadar" mısraını duyduğumuzda içimiz bir tuhaf olmaz mı, inceden bir acı hissetmeyenimiz var mıdır, şiirdeki adamın çektiği acıya karışan? Hiç kimse söyleyemez etkilenmediğini, içinin titremediğini. Çünkü anlatırken yaşatır edebiyat. Bu nedenle bilimden çok daha fazlası var edebiyatta. Bu nedenle bilimin sınırlılıklarından kurtuluşun sığınma yeri edebiyattır. Ayrıca da dürüsttür, içten ve sansürsüzdür edebiyat. Olup biteni bütün çıplaklığıyla anlatır. Kimseden gizleyecek bir şeyi yoktur çünkü. Korkusu da yoktur edebiyatçının. Çok üstüne gidilirse, kurmacadır deyip çıkıverir işin içinden. Ama aslında gerçekleri anlatıyordur, hem de bilim adamı nesnelliğiyle. Ama nesnelliğin sınırlarına meydan okuyarak, aklın sınırlarını duygu ve sezgiye doğru zorlayarak. Bu nedenle daha içten, daha inandırıcı ve daha kapsayıcıdır. İşte bu nedenle dalmak istiyorum edebiyatın engin sularına. Çünkü biliyorum ki ancak orada dokunabilirim insanın gerçekliğine, orada anlayabilirim insanı. Ve orada anlatabilirim bizi, bize. Çünkü aklın duyguyla bir sorunu yok orada. Akıl ve duygu birlikteliğinin mükemmel yaratıya dönüştüğü bir alan edebiyat. PROF. DR. NAZİFE GÜNGÖR