Büyük Şeytan'ın ininde

Milyonlarca dolarını banka hesabıma havale etmek isteyen Nijeryalı bir dolandırıcının yaltakçı üslubuyla yazılmış bir e-postayla aldığım davet, bende aynı kuşku etkisini yaratmıştı:

Büyük Şeytan'ın ininde
Paylaş:

Milyonlarca dolarını banka hesabıma havale etmek isteyen Nijeryalı bir dolandırıcının yaltakçı üslubuyla yazılmış bir e-postayla aldığım davet, bende aynı kuşku etkisini yaratmıştı:

seytaniniMerkezi Haberalma Teşkilatı'nın (CIA) Yakın Doğu Çalışma Grubu üyeleri, Fars edebiyatı ve şiiri gibi çeşitli konuları içeren bir konuşma yapmamı istiyordu. Onlarla ne kadar zaman geçireceğime ben karar verebilecektim. Ayrıca CIA müzesini gezebilir, öğle yemeği yiyebilir ve hediyelik eşya dükkânını ziyaret edebilirdim. Şu ayrıntı, bunun istenmeyen bir e-posta olmadığını gösteriyordu: "Bütçe kısıtlamaları nedeniyle konuşma için ödeme yapamayız ama seyahat, konaklama ve yemek masraflarını karşılayabiliriz." Yaklaşık 17 yıl boyunca, Farsça yayınlanan bir derginin editörlüğünü yaptım. Derginin sahibi, İran tarafından dergiyi CIA'in verdiği 20 milyon dolarla çıkarmakla suçlanmıştı. CIA şimdi gerçekten kapımı çalıyordu ama çulsuzdu, Farsça dergi ise 10 yıl önce kapanmıştı. Devrim sonrası İran'ındaki gençlik yıllarımda küfretmek için eğitildiğim kurumun konuğu olmak ve herkesin korktuğu bu kurumun koridorlarında dolaşmak gerçekten de devrim gibi görünmüştü. Daveti kabul ettim. Konuşma yapacağım günün sabahında otel lobisinde otururken, Pierce Brosnan'ın bir anda ortaya çıkıvermesini bekledim. Bunun yerine, birkaç dakika sonra tombul, telaşlı ve kelleşen amcama benzeyen orta yaşlı bir adamın bana doğru geldiğini gördüm. El sıkıştık ve park yerindeki en sıradan görünümlü, anahtarla açılan bej bir otomobile gittik. Çevreyolundaki yoğun trafikte ilerlerken babacan arkadaşım, önce New York'taki çocukluk yıllarıyla ilgili öyküler anlatarak, sonra da eşiyle nasıl evlendiğinden bahsederek bana hoşça vakit geçirtti. Onun cana yakın yapısı bana, gizlilik ve entrika işleriyle uyumsuzmuş gibi geldi. CIA'in kapısına geldiğimizde tüm bürokratik kurumlarda olduğu gibi şaşkınlıkla karşılandım. Birkaç haftalık planlamaya rağmen o günkü ziyaretçi listesinde ismim yoktu. İçeri girebilmem biraz zaman aldı. Ayrıca tüm elektronik cihazlarımı teslim etmek zorunda kaldım: Cep telefonu, iPad ve konuşmamda kullanacağım notları kaydettiğim dizüstü bilgisayar. Meşhur CIA mührünün üzerinden geçtikten sonra, mihmandarım konuşma öncesi kahve içmeyi teklif etti. Barda oturup köpüklü süt şırıltıları arasında sohbet ederken, diğer yiyecek içecek mekânlarında insanlar sıraya giriyordu. Langley'deki karargâh bana banliyölerdeki AVM'leri hatırlattı. Ellerinde kitaplarla gelen istihbarat görevlileri, alışıldık hevesli dinleyiciler gibi davranarak sıcakkanlı bir biçimde gülümsüyor, sorular ve iltifatlar yağdırıyor, kitaplarımdan alıntılar yapıyor, kitaplarımı imzalarken adlarını dikkatle telaffuz ediyordu. Aralarındaki İran kökenli birkaç görevli, yanıma gelip benimle selamlaştıktan sonra ileride yemeğe çıkmak ve iletişimi koparmamak gibi bilindik davetleri fazla uzatmadan yanımdan ayrıldı. Yazdıklarımı yüksek sesle okurken, kahkahalar tam zamanında patladı ve çoğunluğu 20'li ve 30'lu yaşların sonunda olan ajanların gözleri parıldadı. Gerçekten meraklı olan ajanlar bana, kitaplarım yayınlandıktan sonra bahsettiğim kişilere ne olduğunu sordu. Ancak İran'ın nükleer emelleri ve savaş olasılığı hakkındaki alışılagelmiş zor sorular sorulmadı. İran'la ilgili sohbetlerin her zaman saplandığı tıkanma noktasına hiç gelmedik. "Öteki"nin bir tasvirini yapmak için elimden geleni yaptım. İranlıların onlara benzediğini ve hayatta onlarla aynı şeyleri istediğini anlattım. Üçüncü ve son saatimizde, akıcı veya orta karar Farsça konuşan ajanlar ellerini ceplerine atıp, üzerine en sevdikleri şiirleri yazarak katladıkları kâğıtları açtı. Bu şiirlerdeki mecaz ve benzetmelerin anlamını çıkarmak için elimizden geleni yaptık. Mihmandarıma beni nasıl ve neden bulduğunu sormadığımı fark ettim. Bana "Google'dan bugüne kadar aynı bayatlamış konularda birçok kişiden birbirine benzer şeyler dinledik. Alışılmıştan tamamen farklı şeyler söyleyecek birini bulmaya çalıştım" cevabını verdi. Onlarla vedalaşırken klasik kartvizit değiş tokuşu yapmadık. Bond'a hiç benzemeyen cana yakın mihmandarım bana tüm iletişim bilgilerini verdi ve hediyelik eşya dükkânında oyalanmama müsaade etti. Dükkândaki yığınlar dolusu hatıralık eşya arasından bir tuzluk ve biberlik seti satın aldım. Bu alışverişi yaptığımdan bu yana aylar geçti. Aldığım set bana, ergenlik yıllarımın büyük ve kudretli büyücüsüyle tanıştığım ve onun insani yüzünü bir an için gördüğüm günü hatırlatıyor. THE NEW YORK TIMES