Birliktelik ve ayrılık

Ayrılık konuştuk geçen akşam TRT Ankara Radyosunda. Daha doğrusu ayrılamamak sorununu masaya yatırdık çeşitli yanlarıyla. Gündem 8 Mart Dünya Kadınlar Günü olunca, biz de konuyu kadın ve erkek ekseninde ele almalıydık elbet.

Birliktelik ve ayrılık
Paylaş:

Ayrılık konuştuk geçen akşam TRT Ankara Radyosunda. Daha doğrusu ayrılamamak sorununu masaya yatırdık çeşitli yanlarıyla. Gündem 8 Mart Dünya Kadınlar Günü olunca, biz de konuyu kadın ve erkek ekseninde ele almalıydık elbet.

İnsanlar, kadınlar ve erkekler daha doğrusu, birbirlerine hayatı zehir ederken bile neden ayrılamazlar? Niçin bu kadar zordur insanlar için ayrılık. Bir araya gelmek, kavuşmak kadar kopuş, ayrılış da kolay olmalı, normal karşılanmalı aslında. nazifegungor2111111111Genelleme yapmak gerekirse, türü ne olursa olsun insanlar arası sevginin temelinde çekim yok mudur aslında? Bir insanın tarzından, huyundan, suyundan hoşlanırsınız ve onun yakınında olmak istersiniz. Burada cinsiyet kimlikleri değildir her zaman için temel kriter. En sıradan ilişkilerimizde de bazı insanlara, diğerlerinden daha çok sempati duyabiliriz ve onlarla zamanı ve mekanı daha çok paylaşmak isteyebiliriz. Belki bir sıcaklık, belki bir ortak bakış, belki bir ortak tarz yakalamışızdır. Aynı frekansı tutturmak deriz çoğu zaman da bu tür yakınlaşmalara. Frekans aynılığı devam ettikçe de mekânsal ve zamansal paylaşımlar devam eder. Çünkü bu paylaşımlar taraflara huzur verir. Ama bu aynı frekansta kalma durumu süreklilik gösterecek diye de bir şey söz konusu değildir. Sonuçta insanlar duygu dünyalarıyla, yaşam biçimleriyle, psikolojik ve toplumsal rol ve konumlanışlarıyla aynı zamanda da değişkenlik potansiyeline sahiptirler. Bir süre tutan frekans, bir bakarsınız ki tutmaz olur. O zaman da diretmenin anlamı yok. Taraflar zamansal ve mekânsal paylaşımdan keyif almamaya başlamışsa, birbirlerine huzur yerine huzursuzluk verir hale gelmişlerse paragraf başı yapmak gibi son tümceyi yazmak ve nokta koymak da aynı ölçüde kolay olmalı, normal karşılanmalı. Karşı cinsler, yani kadın ve erkek arasındaki ilişki ve birliktelikler için de aynı şey geçerli olmalıdır. Kadın ve erkek birbirlerine ilgi duyarlar, severler, aşık olurlar ve hayatı birlikte yaşamaya karar verirler. Paylaşımlar bütünleştirici, tamamlayıcı olur her iki taraf için de. Hayat bütünlük içinde güzeldir, huzur vericidir kuşkusuz. Birlikte geliştikleri, birbirlerini ruhsal, duygusal ve zihinsel anlamda besledikleri, geliştirdikleri sürece huzur ve muhabbet de doruktadır. Ancak her birliktelik için de bu olumlu gidiş söz konusu olmayabilir. Bazen de gün gelir taraflar arasında önce saygı, ardından sevgi bitiverir. İşte o zaman paylaşımlar paylaşamamaya dönüşür. Huzurun yerini katlanma ve huzursuzluk alır. Belki alışkanlıklar, belki tamamlanmamışlıklar kopuşları engeller, ancak birlikte bir yaşam da söz konusu değildir artık. Bu durumda en doğrusu çekip gitmektir birbirlerinin hayatlarından. Birlikte yaşanmışlıkların huzur zamanlarına da gölge düşürmeksizin bitirmektir tam da bitmesi gereken yerde. Ama hiç böyle olmuyor. İnsanlar, özellikle de kadınlar ve erkekler, hele bir de evlilik imzası atılmışsa bir yerlere vazgeçişlerle yüzleşmeye cesaret etmekte öylesine zorlanıyorlar ki. Bunun çeşitli psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve kültürel nedenleri var elbette. En temel neden birey olamamak. Birey, bir bütünün adıdır. Birey olma sürecini tamamlamış olan insan, aklıyla, duygu dünyasıyla, ruhsal yapısıyla, kültürel ve toplumsal kod donanımlarıyla bir bütün halinde biçimlenmiş, insan olarak varlığını gerçekleştirebilmiş kişidir. Birey olmuş insan, aynı frekansı tutturabildiği başka bir bireyle bir araya gelerek çoğalır, insanal anlamda zenginleşir, güçlenir ve gelişme sürecine daha güçlü bir ittifak alanında devam eder. Bu sürecin sekteye uğradığı durumda da kolayca vazgeçebilir. İki birey, birbirleri için hayatı daha anlamlı hale getireceklerse zaten bir araya gelmelidirler. İki birey, bir araya gelerek sağlıklı bir bütünlük oluşturabileceklerse bir arada yaşamayı seçmelidirler. İnsan olarak varlıklarını daha da güçlü kılacaklarsa zaten bir arada olmalılar. Ama iki birey arasında tamamlayıcı, bütünleştirici öğeler yoksa, birliktelik de gereksizdir. Sonu ayrılıkla biten çoğu birlikteliğin arkasındaki neden tam da budur aslında. Uygun olmayan iki bütünün uyumlu bir birliktelik oluşturması mümkün değildir. Birlikteliklerde dışsal dinamiklerden (ekonomik, toplumsal vb.) önce içsel (psikolojik, duygusal, zihinsel) dinamiklerin uyumlanması gereklidir. Aksi takdirde sırf dışsal dinamiklerin çekiciliğiyle bir araya gelen bireyler bir süre sonra içsel dinamiklerin uyumsuzluğuyla bir arada olmayı sürdüremez ve ayrılmak zorunda kalabilirler. Dolayısıyla da sağlıklı birliktelikler için daha işin başında sağlıklı ve sağlam ölçümler yapmak gerekir.

AYRILIK ÇANLARI ÇALAR AMA AYRILAMAZLAR NEDEN?

Çünkü taraflardan biri ya da her ikisi birden aslında bireysel gelişme süreçlerini tam olarak tamamlayamamışlardır. Olmadan bir araya gelmişlerdir yani. Birlikte öyle ya da böyle hayatı bir biçimde yaşamaya çalışıyorlardır. Ama ayrılık, tek başına kalış demektir. Birey olamamış, eksik kalmış birinin hayatı tek başına yüklenmeye cesareti bile yoktur çoğu zaman. Ötekiyle birlikte ancak varlık kazanmıştır ya da kendisini güçlü hissedebilmektedir. Kendi başına boşlukta gibidir. Eksiktir, yetersiz hisseder. Bu nedenle de çoğu zaman taraflar hayatı birbirleri için çekilmez hale getirseler de ayrılmayı değil, katlanmayı tercih ederler. Hastalıklı bir birlikteliktir ve var etmek yerine yok eder aslında tarafları içten içe, sinsice. Ama ne yazık ki çoğu kişi bu sinsice yok oluşa çaresizce boyun eğebilmektedirler.

VE TUTSAKLAŞTIRMAK

Adına tutku denilir genellikle. Birileri, birilerine tutkuyla, aşkla bağlanır ya da bağlandıklarını düşünürler. Tutku ise genellikle tarafların birbirlerini tutsaklaştırmasından ibarettir. İki taraf da tutkulu olduklarını düşünüyorlarsa bir ölçüde sorun olmayabilir. Ama taraflardan biri tutkulu ve diğeri bu tutkudan yoksunsa durum gerçekten vahim demektir. Biri kaçar, öteki kovalar. Köleleştirme ve bağımsızlık mücadelesi gibidir bu kovalayış ve kaçışlar. Sonu belirsiz bir serüvendir çoğu zaman bu tür kovalayış ve kaçış. Sonunda kim kazanır bilinmez. Kazanan olur mu onu da bilemeyiz. Tutkunun karşılıklı olması hali de insan birey olabilmek noktasında pek hayırlı bir durum değildir. Birbirlerine tutkuyla bağlanan taraflar, birbirlerini karşılıklı tutsaklaştırarak birbirlerine mahkum ederler. Ama bir de dışarıda akan bir hayat vardır, bir toplumsal ilişkiler alanı. Birbirlerine tutkuyla bağlı insanlar birbirlerini bu toplumsal alandan, dış dünyadan yoksun bırakırlar. Bu yoksun bırakış ise onları kısırlaştırır, eksik bırakır, yabancılaştırır ve sonunda da mutsuz kılar. İçerisinde yaşadıkları dünyayla insanca bağlarını yitiren insanın kendi küçücük tutku dünyasında huzurlu olabilmesi ise mümkün değildir. Tutkulu birlikteliğin tarafları birbirlerini geliştirmek, büyütmek, çoğaltmak yerine birbirlerini azaltır, sonunda da tüketirler. Dolayısıyla da tutkulu birlikteliklerin sağlıklı ilişki ve iletişim alanında sürdürülmesi çok da mümkün değildir. Kopamazlar da, çünkü birbirlerini tutsaklaştırmışlardır. Tutsaklık bu nedenle de bağımlılık yapmıştır onlarda. Ayrılığın konuşulmaması, gündem konusu olmaması için birlikteliklerin sağlıklı gelişmesi gerekir. Hayatı birlikte yaşamaya karar veren insanlar bu birlikteliği duygusal zeminde, ama aklın önderliğinde sürdürürlerse ancak hayatı birbirleri için anlamlı kılabilirler. Ne diyelim, ayrılıklar olmasın, birliktelikler mutlu kalsın. Ama yine de her şeyin insana özgü olduğu ve insanca yaşanabildiği sürece sorun oluşturmadığı unutulmamalıdır. PROF. DR. NAZİFE GÜNGÖR