E-bültenimize kayıt olarak güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.

Yalnız mı, tek başına mı?

Son dönemlerde çok sık duyduğumuz hatta bizzat muhatap olduğumuz bir kavram ‘Yalnızlık’ Benzer bir kavramı daha var ki o da ‘Tek başına’ lık…

Yalnız mı, tek başına mı?

Aslında bu iki kavram; birçoğumuzun farkında olmadan yıllardır bir biri yerine yoğun bir şekilde kullandığımız kelimeler oldu.

Yüzeysel bakıldığında aralarında bir fark yok gibi ancak; biraz düşündüğümüzde bu iki kelime mana itibariyle bir birinden oldukça farklı…

İşte bugünlerde ‘yalnızlık’ ve ‘tek başına’ yı çok yoğun duyuyor ve konuşuyoruz.
İngiltere başta olmak üzere kimi Avrupa ülkeleri her geçen gün yalnızlaşan insanlarını koruma altına almak üzere girişimde bulunuyor. 8,5 milyon insanın yalız yaşadığı İngiltere’de “Yalnızlık Bakanlığı” kurulmuş durumda. Benzerlerinin sayısı günden güne artacak kanaatindeyim.

Yalnızlık ülkemizi de ilgilendiren bir konu aslında.
Bu kavrama her fırsatta dikkat çeken, bilimsel platformlarda yalnızlığı tartışmaya açan isimlerin başında psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan geliyor. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, aynı zamanda Yeni Meram Gazetesi yazarı da olan Tarhan, geçtiğimiz haftalarda konuyu bilimsel platformda Üsküdar Üniversitesi ev sahipliğinde uluslararası isimlerin katılımıyla etraflıca masaya yatırmıştı.

“21. Yüzyılda Birey, Toplum ve Yalnızlık” başlıklı sempozyuma önemli isimler katılmış, aralarında bir isim ise dikkat çekiciydi. Norveç Bergen Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Lars Fredrik Svendsen…

Svendsen yalnızlık alanındaki çalışmalarıyla tanınan, önemli bir bilim insanı. Bundan birkaç ay önce kendisinin kaleme aldığı eserlerden biri olan “Yalnızlığın Felsefesi” isimli kitabını okumuş ve altını çizdiğim ne çok cümlesi olmuştu. Kendisini canlı canlı aynı konuda dinlemek ise oldukça keyif verici, düşündürücüydü.

Yalnızlığı ve tek başınalığı tartıştığımız bu günlerde altını çizdiğim kimi noktalarımı burada sizinle de paylaşmak istiyorum. Yeni yılın ilk gün yazısı olması ise manidar. Çünkü 2020 yılı, yalnızlığı ve tek başınalığı çok daha fazla konuşacağımız bir yıl olacak diye düşünüyorum.
Her geçen gün neden daha da yalnızlaştığımız başka bir yazının konusu olsa da yeni yıla bir taraftan da bunu sorgulayarak girmemiz bence isabetli olacaktır.
Şimdi biraz sıkça duyduğumuz yalnızlık ve tek başınalık kavramlarını ayrıntılandıralım…
Lars Fredrik Svendsen’in ‘Yalnızlığın Felsefesi’ kitabına da atıfla konuyu ayrıntılandırmaya çalışacağım.

Svendsen yalnızlığın kökeninde yetersizliğin yattığını söyler. “Oysa tek başınalık bir deniyimdir, düşünceler ve duygular çeşitliliğine sınırları belirsiz bir açıklıktır daha ziyade. Yalnızlık, mutlaka bir acı veya rahatsızlık duygusu içerirken tek başınalık belirli bir duygu içermez; çoğunlukla pozitif deneyimlenir ama duygusal olarak nötr de olabilir” diyor…
Acı verse de yalnızlığı bir hastalıktan ziyade genel insani bir problem olarak tanımlıyor… Tek başına olmak ile yalnız olmanın mantıksal ve deneyimsel açıdan birbirinden bağımsız olduğunu ifade ediyor. “Yalnızlık öznel bir fenomendir. Başkalarıyla ilişkinin tatmin sağlamaması olarak tecrübe edilir; ya öznenin çok az ilişkisi vardır ya da mevcut ilişkileri arzu ettiği yakınlığı sağlamamaktadır.” Diyor…
Svendsen’a göre yalnızlık bir yönüyle de bir kişinin başkalarıyla bağlantı kurma ihtiyacının doyurulmamasına verdiği duygusal bir cevap… Gerçekten de öyle değil mi? Acaba ilişki kurduğumuz kişilerin bize manevi doyum sağlamıyor olması mı bizi yalnızlaştıran…

Tek başına olmadığımız için mi yalnızız, yoksa yalnız olduğumuz için mi tek başınayız? Bu soruda bir taraftan düşünülmeli…

Tek başınalık seçilmiş, bilinçli bir eylemken, tek başınalık kişiyi bir yönüyle yalnızlıktan koruyor, faydalı da bir şey Svendsen’e göre…

Öyle ki yalnızlığa tefekkürün mümtaz alanı olarak vurgu yapılıyor. Heidegger yalnızlığın kendine dair bilginin patikasıdır olarak tanımlarken, gerçek bilgeliğin dünya ile tek başınalık arasında uzandığına dikkat çekiliyor. Tüm büyük filozofların ve şiir dehalarının tek başınalığı sevdiği de yazılır…
Descartes insanın kendini gerçekten düşünmeye vakfetmek için nasıl şehirden ve tanıdık her şeyden uzakta tek başınalık aradığını anlatırken, Aritoteles “tüm yaşamların en iyisinin tefekkür hayatı olduğunu öne sürer ve bu da yalnız başına yaşanabilecek bir hayattır” der…

Bilinçli bir eylem olsa da unutulmaması gereken bir şey var ki tek başınalığın bir iyi bir de kötü olanı var!

İyi tek başınalığı herkes bulamıyor, bu kabiliyet işi, olgunluk gerektiriyor… Olgunluk aslında bir tek başınalık kapasitesi. Başkalarının desteğine dayanmadan kendi inançlarınla tek başına durabilmesini gerektirir.

O yüzden de Svendsen’in ifadesiyle “Tek başınalığa katlanma yetisi öğretilmelidir. Yalnızlıkta insan yalnızlığın içine ne taşıdıysa o serpilip gelişir, içimizdeki hayvan da. Bu yüzden pek çokları için tavsiyeye şayan değildir yalnızlık.”

Birçoğumuzun kendisiyle pek az baş başa kaldığı bir dönemde yaşıyoruz. Gerek telefon görüşmeleri, yazılı mesajlar, twitter, facebook ve Skype başkalarıyla sürekli etkileşim halinde yaşamını sürdürüyor. Tek başınalığa önceden olduğundan daha seyrek erişebiliyoruz. Bunun özel sebebi, tek başınalığın var olabileceği alanı toplumsallıkla doldurmayı seçmiş olmamız. Belki de çağımızın en büyük problemi aşırı yalnızlık değil, daha ziyade çok az tek başınalıktır Svendsen’in ifadesiyle…

Bu gerçekle her insan, yaşamının belli ölçüde yalnızlık barındıracağı gerçeğiyle yaşamayı öğrenmeli belki de. Bu nedenle yalnızlığa tahammül etmeyi ve umutla bu yalnızlığı tek başınalığa dönüştürmeyi öğrenmek mühim…

Bireyciliğin her yerde galebe çaldığı, bizi bencil yalnızlara dönüştürdüğü günümüzde seçilmiş yalnızlığın, tek başınalığın kollarına kendini çok erken bırakmamalı. Bunu yapacak olan olur ise karakterini iyice geliştirdikten sonra yapmalı.

Tek başınalığı tercih etse de kimi değerleri ihmal etmemeli…
‘Yalnızlık’ mı ‘tek başınalık’ mı ayrımı bilerek yaşamalı, bir de değerlerimizi…

Şaban Özdemir
sabanozde@gmail.com



Bu yazıya 0 yorum yapıldı.

Cevap yazdığın kullanıcı: