Korku duygusundan yoksun insanların ilginç yaşamları

S.M. isimli kadın 1980’lerin ortalarında Iowa Üniversitesi sinirbilim uzmanlarından Daniel Tranel’i görmeye gittiğinde ilk kez bilim insanlarının ilgisini çekti. Kendisine çok ender görülen genetik bir durum olan Urbach-Wiethe hastalığı tanısı kondu. S.M. hiçbir şeyden korkmuyordu....

Korku duygusundan yoksun insanların ilginç yaşamları

S.M. isimli kadın 1980’lerin ortalarında Iowa Üniversitesi sinirbilim uzmanlarından Daniel Tranel’i görmeye gittiğinde ilk kez bilim insanlarının ilgisini çekti. Kendisine çok ender görülen genetik bir durum olan Urbach-Wiethe hastalığı tanısı kondu. S.M. hiçbir şeyden korkmuyordu....

korkuJustin Feinstein tanıştıkları ilk altı yıl boyunca ne denli çabalasa da S.M. adlı kadını korkutacak hiçbir şey bulamadı. Sonunda onu “dünyanın en korkunç yerlerinden biri” olarak tanıtılan Waverly Hills Sanatorium adlı turistik bir yere götürdü. Gelgelelim, S.M. orada da kılını bile kıpırdatmadı. Öteki ziyaretçiler garip sesler ve korkunç görüntüler karşısında dehşete kapılıp çığlıklar atarlarken, S.M. gülümsüyor ya da kahkahalar atıyordu.

KORKULARINIZDAN KURTULUN

Feinstein’ın kadını korkutmaya çalışmasının ciddi bir amacı var. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde nöropsikoloji uzmanı olan Feinstein, SM ve onun gibi korku duygusundan yoksun başka insanları araştırmak suretiyle beyinde dehşetin nasıl bir işlemden geçirildiğinin daha iyi kavranabileceğine inanıyor. S.M. 1980’lerin ortalarında Iowa Üniversitesi sinirbilim uzmanlarından Daniel Tranel’i görmeye gittiğinde ilk kez bilim insanlarının ilgisini çekti. Kendisine çok ender görülen genetik bir durum olan Urbach-Wiethe hastalığı tanısı kondu. Ciltte lezyonlar ve beyinde kalsiyum çökeltilerinin birikmesi gibi birtakım belirtiler gösteren hastalık S.M.’nin durumunda beynin her iki yarıküresinde yer alan badem biçimindeki amigdala bölgesini zarara uğratmıştı. Hasarın böylesine sınırlı bir bölgede meydana geldiğine tanık olan Tranel bu durumun beynin söz konusu bölgesinin işlevini daha iyi kavramamıza olanak tanıyacağını fark etti.

AMİGDALA BÖLGESİ VE KORKU

Amigdala bölgesinin işlevi tam olarak bilinmemekle birlikte, uzun zamandır bu bölgenin, başta korku olmak üzere, duyguların işlenmesinde önemli bir rol oynadığına inanılıyor. Beyin görüntüleme çalışmaları korku sırasında amigdala bölgesindeki etkinliği ortaya koysalar da, bölgenin bu deneyim için vazgeçilmez olup olmadığı konusunda herhangi bir bilgi içermiyorlar. Wisconsin-Madison Üniversitesi nörobiyoloji uzmanlarından Mike Koenigs amigdaladaki etkinliğin beyindeki başka yapılarda meydana gelen süreçlerin bir sonucu olabileceğine dikkat çekiyor. ; Ancak S.M.’nin deneyimi, korku duygusu beynin hasara uğramasının hemen ardından yok olduğundan, görünürde bu olasılığı geçersiz kılıyor. Dahası, S.M.’nin duygu yelpazesindeki öteki duygularda herhangi bir bozulma meydana gelmemesi de, kimilerince öne sürüldüğünün tersine, amigdalanın tüm duyguların merkezi olmadığına işaret ediyor. SM korkudan yoksun olsa bile, duygusuz biri olmadığı-hatta heyecan peşinde koşan bir yapıya sahip olduğu kesin. Nitekim, onun bu canlı kişiliği amigdalanın günlük yaşamımızdaki sorumlulukları konusuna çok daha incelikli bir boyut kazandırıyor.

FRENE BASMA

Böylesine rahat bir kişiliğe sahip olmak ilk bakışta çekici bir nitelikmiş gibi görünse de, kimi zaman bu durum S.M.’nin çoğumuzun sessiz kalmasına yol açacak ipuçlarını algılayamadığı anlamına gelebilir. Bu durum özellikle de karanlık kişiliklerle ilişkilerimiz için geçerli. S.M. kişilere güvenme ve onlarla yakınlaşma eğiliminde olduğundan, çoğu insanın güvenilmez olarak gördüğü birine güvenmesi işten değil. Tüm bunlar amigdalanın yalnızca yaşamımızda ansızın karşılaştığımız tehlikelerle ilgili olmayıp, aynı zamanda toplumsal davranışlarımızı gemleyici daha küçük işaretleri de ele aldığını gösteriyor. Indiana Üniversitesi sinirbilim uzmanlarından Daniel Kennedy amigdalanın bir arabanın freni gibi işlev gördüğüne dikkat çekerek, “Amigdala insanlarla aramızdaki mesafeyi ayarlamamıza olanak tanıyarak bizleri korumaya yardımcı olur,” diyor. S.M.’nin yüz ifadelerinde hemen göze çarpmayan işaretleri okuyamaması amigdalanın işlevi konusunda başka bir ipucu da sunuyor. S.M. neşe, üzüntü gibi duyguları ayırt edebilmesine karşın, korkuyu tanımakta zorlanıyor. Deneyde S.M.’nin bakışı doğrudan gözlere yönlendirildiğinde de davranışlarında çarpıcı bir farklılık meydana geldiği görüldü. Bu tür farklılıklar amigdalanın salt bir “tehlike sezici” olmayıp, çok daha gelişkin bir işlevi olduğuna işeret ediyor. Korkuyu ayırt etmede ilk aşama görünürde beynin bilincin dışındaki başka yerlerinde meydana geliyor ve ancak korku bilinç dışına kaydedilir kaydedilmez amigdala devreye girerek dikkatimizi önemli bilgilere yöneltiyor. Korku deneyiminin temelini, bu değerlendirici aşama oluşturuyor olabilir. S.M.’nin beyni tehlikeye işaret eden bilinçsiz ipuçlarını yanlış yorumluyor, amigdala durumu değerlendirmediğinde dehşet duygusu yaratmak yerine coşku uyandırıyor. İKİ TÜR KORKU Feinstein eninde sonunda S.M.’yi korkutmayı başardı. Kendisiyle aynı durumda olan ve amigdala bölgelerinde benzer bir hasara tanık olunan tek yumurta ikizleri A.M. ve B.G. ile birlikte bir araştırmaya katıldı. Panik duygusunun araştırılmasında uygulanan yerleşik bir yöntem uygulandı. Feinstein deneklerden kısa aralıklarla yüzde 35 karbondioksit içeren hava püskürten maskeyi takmalarını istedi. Genelde bu deneyin uygulandığı sağlıklı kişilerin büyük çoğunluğu, ansızın fizyolojik bir değişime uğradıklarını hissederler. Bu kişiler soluk alamama, kalp atışlarında hızlanma, terleme ve baygınlık geçirme gibi birtakım belirtiler sergilerler. Amigdalaları hasarlı üç denek de belirgin bir panik atak yaşadı. Paniğe kapılan ve el kol devinimleriyle maskenin çıkartılması için çırpınan S.M.’ye ne hissettiği sorulduğunda, “Korkunç bir panik yaşadım, çünkü neler olduğu konusunda bir fikrim yoktu,” yanıtını verdi. S.M. hastalığının baş göstermesinden bu yana ilk kez korkuyu tatmış oldu. Amigdala bozukluğu olan öteki iki denekte de benzer tepkilere rastlandı. Ama amigdalası işlemeyen biri ansızın nasıl korkuya kapılabilirdi ki? Feinstein beynin, astım ya da kalp krizi gibi, içten gelen tehlikeleri dışarıdan gelenlerden daha farklı biçimlerde işlemden geçirdiğine inanıyor. Bu açıdan bakıldığında, yüksek düzeylerde karbondioksidin kandaki asit derecesini etkileyerek beyinde bir dizi tepkimeye yol açması da son derece doğal. Gerçekten de, “korkusuz” denekler durumu tam olarak değerlendiremediklerinden CO2 deneyine öylesine şiddetli bir tepki göstermiş olabilir. Tüm bu veriler beynin bu gizemli bölgesini daha iyi anlamamızı sağlamanın yanı sıra, günün birinde gereğinden çok kaygı duyan kişilere de bir çözüm getirebilir. BİLİM TEKNOLOJİ EKİ