Elde var hüzün!..

Ekmek parası için yerin yedi kat altında mücadele edenler bir yanda, koltuk sevdası için yerin üstünde birbirleriyle cebelleşip duranlar öte yanda.

Elde var hüzün!..
Ekmek parası için yerin yedi kat altında mücadele edenler bir yanda,  koltuk sevdası için yerin üstünde birbirleriyle cebelleşip duranlar öte yanda. nazifegungorYa teknolojiye alkış tutanlara, uygarlık şarkıları söyleyenlere ne demeli? Peki ne değişti bin yıllar öncesinin ilkel dönemlerinden bu günlere? Teknolojik gelişmeler akıl almaz boyuta vardı da ne oldu, ne değişti, kendi küçük dünyalarında yaşamlarını daha dayanılır hale getirmeye çalışan insanlar için? Kimi yurt sevgisinden, kimi ekmek kavgasından bırakıp gidiyor yaşamı, bazen yarısına bile gelmeden. Bu tür mazeretleri olmayanlar ise önlerine ya bilmedikleri, dokunamadıkları ve asla da dokunamayacakları bir ideal koyuyorlar ya da bilinmezliklerle sarmalanmış bir hakikatin peşinde sürüklenip dururken çekilmez hale getiriyorlar kendileri için yaşamı. Sonra da alkış tutuyorlar kendilerine, dünyayı böylesine hor kullanarak yaşanmaz hale getirdikleri için. Yalnızca bir kentin bile günlük trafik kazası bilançosunun ortalaması onlarca yitik hayatlarken hangi uygarlıktan ve de gelişmişlikten söz ediliyor? Aynı ülkede, kentte, semtte yaşayan insanlar birbirlerine böylesine tahammül edemezken, aynı işyerinde çalışan insanların tek  derdi, çıkarları çatışmasa bile, birbirlerinin ayağını kaydırmakken hangi gelişmişlikten söz ediliyor? İşte yine bir facia.  Bir parça ekmekle evlerine dönmek ümidiyle bir sabah evlerinden ayrılıp arzın karanlık merkezine doğru seyahate çıkan yüzlerce maden işçisi çakılıp kaldılar yerin dibine. Ve o yerin üzerinde gözyaşlarıyla, çığlıklarla, ansızın sonlanan ümitlerle, boş kalan kucaklarla, omuzlara yüklenen yükler ve yüreklere dolan acıyla yarınların binlerce hüzün yolcuları. Bu mudur post endüstriyel gelişkin dünya? Ve kürsülerde konuşurken mangalda kül bırakmayan büyük siyasetin yüce insanları, birbirleriyle başa çıkmak için retorik stratejik çalışmalara yoğunlaşmak yerine arada bir de olsa zahmet edip aşağılara da küçük bakışlar fırlatıverseler. Ama ne yazık ki insanlık tarihinin kitlesel yanı baştan beri hep bu tür acılarla süregelmiş. Dünya gelişmiş, uygarlaşmış, ileri teknolojik döneme girmiş olsa ne çıkar. Kalabalıklar hep kalabalık olarak kalmış, ‘sıradan kitleler’ adlandırmasıyla aşağılanmış, horlanmış, hırpalanmış, insan yerine bile konulmayarak dışlanmış. İnsanlığın tarihi kayda alınırken bile kitleler insanlıktan sayılmamış, kayıt dışı bırakılmış. Tarih ise kitlelerin savaştırılıp, birbirlerini kırıp, döküp katletmeleri üzerinden birilerinin kendi hanelerine zafer olarak düştükleri notlardan ibaret bırakılmıştır. Dün, Soma’da yüzlerce can yine gitti. Ve arkalarında binlercesinin çığlığı, haykırışı ve gözyaşı. Sahnede ise yine büyük siyasetin yüce simaları. Savcılar, polisler soruşturacaklar. ‘Suç kimde’ sorusunun peşine düşecekler yetkisi olanlar veya kendisini yetkili görenler. Birileri yine krizden fırsat yaratmaya, acıdan rant elde etmeye yönelecekler. Trajedi, sahnedeki yerini koltuk kavgası komedisine bırakacak her zaman olduğu gibi. Sıradan insan için ise yaşam sürüp gidecek çamurlu sokakların ışık sızmayan karanlıklarında, derme çatma evlerin kırık kiremitli çatıları altında, kömür tozuna bulanmış işçilerin umuda ısrarla parlayan bakışlarında, yük sepetinin altında iki büklüm olmuş genç adamın aşk arzusu dolu göz süzüşleri, sosyete pazarından alınmış naylon entarisi içerisinde baraka evinin soluk benizli ahşap verandasından güneşin batışını izlerken hüzünlenen genç kız, bir sonraki güne yine pembe hayallerle uyanacak. Ve hayat devam edecek. Acısıyla tatlısıyla, hüznüyle sevinciyle, ümidiyle ümitsizliğiyle,  iyisiyle kötüsüyle insanlar takılıp gidecek yaşamlarının peşine. Kimisi uçarak, kimisi koşarak, kimisi ise sürüklenerek devam edecek, ama hepsi de kayıtsız koşulsuz ısrar edecek yaşamda kalmaya, inadına yaşamaya. Birileri cefasını çekerken, birileri de sefasını sürmeye devam edecek hayatın. Sefagiller ve cefagiller arasındaki kavga da sürüp gidecek, bazen daha az acıtarak, bazen de dayanılmaz acıtıcılığıyla. Değişen ne o halde? Hiçbir şey. Elde var hüzün. Yine hüzün ve yine hüzün… Prof.Dr. Nazife Güngör