E-bültenimize kayıt olarak güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.

Cinsel Tercihte Genlerin Etkisi Çok Düşük

İkizlerle gerçekleştirilen bir araştırma sonucunda erkek eşcinselliğinin yüzde otuz beşinin, kadın eşcinselliğinin ise yüzde on sekizinin genlerin etkisiyle geliştiği ortaya çıktı.

Cinsel Tercihte Genlerin Etkisi Çok Düşük

İkizlerle gerçekleştirilen bir araştırma sonucunda erkek eşcinselliğinin yüzde otuz beşinin, kadın eşcinselliğinin ise yüzde on sekizinin genlerin etkisiyle geliştiği ortaya çıktı.

Anlaşıldığı üzere cinsel yönelmede en etkili faktör çevre. Niklas Långström yönetiminde çalışan İsveçli bilim insanları tarafından eşcinselliğin oluşumunu inceleyen bu en kapsamlı araştırmada tek ve çift yumurta ikizlerinde genetik faktörlerin bir davranışı veya bir hastalık üzerindeki etkileri incelenmiş.

Tek yumurta ikizleri çift yumurtalı ikizlerin aksine aynı kalıtım özelliklerine sahip oldukları için tek yumurta ve çift yumurta ikizleri arasındaki farklılıklar genetik nedenlere bağlanabilmekte. Långström ile çalışan bilim insanları yaşları 20-47 arasında değişen yaklaşık 3.800 ikizin cinsel tercihini araştırmışlar.

Sonuçlara göre erkeklerde görülen eşcinsellikte genlerin etkisi yüzde otuz beş iken, çevrenin etkisi yüzde 65. Kadınlarda ise genetik faktörlerin daha da düşük olduğu görülmüş. Kadınlarda genlerin etkisi yüzde on sekiz, çevrenin etkisi ise yüzde 82 civarında.

Araştırmacılar kadınlarda ve erkeklerde görülen eşcinselliğin, ceninin gelişimi sırasında belirlendiğini, kadınlarda aile çevresi gibi sosyal faktörlerin önemli bir rol oynadığını söylüyorlar. Genetik ve çevresel etkilerin eşcinsellik üzerindeki bu karmaşık bağlantısı nedeniyle araştırmacılar bir “eşcinsellik geninin” bulunmadığı sonucuna vardılar. Bu sonuçlar daha öncekilerle örtüşmekte.

 

 

İlk Aids Virüsü İnsana Sanılandan Önce Bulaşmış

 

 

Sanılanın aksine AIDS virüsü insana ilk kez 1931 değil 1908 yılında bulaşmış. Sonuç, çeşitli HIV varyantlarını ve maymunlardaki benzeri olan SI virüslerinin genetik yapısını inceleyen Michael Worobey ve arkadaşlarına ait. En sık görülen HIV tipi olan HIV-1’in genetik yapısındaki çeşitlilik 1960’lı yılların başından itibaren çok büyük. Bu da virüsün insana sanılandan otuz yıl önce bulaşmış olması gerektiğini gösteriyor.

Fakat daha ender görülen HIV-2 türü gerçekten de ilk kez 1930’lu yıllarda bulaşmış maymundan insana. Bu virüs eski tahminlerin aksine milyonlarca yıl önce değil birkaç yüz yıl önce maymunlara bulaşmış olan bir SI virüsünden türemiş. İncelenen örnekler arasında 1960 yılından beri Kinshasa Üniversitesi’nde saklanan bir lenf dokusuna ait malzeme de bulunmakta.

Dokunun içinde HIV-1 tipi virüs bulunmakta ve bu 1976 yılındaki kanıttan önceki ilk örnek. O zamanki genetik çeşitlilik, virüsün DNA’sını 1959 yılında alınan bir kan örneğiyle karşılaştıran Marlea Gemmel tarafından fark edilmişti. Günümüzdeki HI virüsü verilerinin yardımıyla bilim kadını insandaki ilk HIV-1’in ilk olarak ne zaman geliştiğini bile hesaplayabilmiş. HIV-2 virüsünün gelişimi de sanılandan farklı diyor Worobey ile çalışan diğer bir araştırmacı. Joel Wertheim özellikle de HIV-2’nin “öncüsü” olan SIV köküyle ilgilenmekte.

Bu virüsü taşıyan maymunlarda hiçbir zaman AIDS hastalığı gelişmediği için araştırmacılar bir milyon yıl kadar birlikte yaşayan maymunların ve virüslerin “birbirlerine alışmış olduklarını” düşünüyorlardı. Fakat Wertheim şimdi yeşil vervet maymunu, mangabey maymunu ve makaklardaki SI virüslerini karşılaştırınca soyağaçlarının primatlarda olduğu gibi aynı yerlerde dallanmadığını görmüş.

Wertheim’ın verileriyle virüsün 19yy’ın başında makaklara, yüz yirmi beş yıl sonra ise insanlara bulaştığı anlaşılmakta. HIV’nin kökeninin kesin olarak saptanması, iki nedenden dolayı çok önemli deniyor Science dergisinde. Nitekim bu virüsler hastalıkların ne şekilde ve ne sıklıkta insandan hayvana bulaştığını gösterirken, sonuçlar öte yandan HIV ve AIDS’in daha iyi anlaşılmasında yardımcı olmakta.