E-bültenimize kayıt olarak güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.

YAKINLARI SEÇMEMİZİN NEDENİ

YAKINLARI SEÇMEMİZİN NEDENİ

CUMHURİYET BİLİM EKİ / Rita Urgan, New Scientist

İnsan beyni doğal seçilim yoluyla kendi genlerini taşıyanları ve kendisiyle sürekli etkileşim içinde olanları gözetmek üzere evrilmiş.

 


Yabancılara karşı en doğal tepkinin en iyi koşullarda kayıtsızlık, çok daha sıklıkla da korku ve nefret olması tümden öngörülebilir bir durum.


Bebeklerin davranış biçimleri, sevecenliğin insanların doğuştan sahip oldukları bir özellik olduğunu gösteriyor. Ancak sevecen davranışın yabancılara yöneltilmesi biraz çaba gerektiriyor...

Gelenek ve ahlakı (törellik) araştıran bilim insanlarının birçoğu, insanların neden kötü davrandıkları konusuna ilgi gösterirlerken, Yale Üniversitesi gelişimsel ruhbilim uzmanlarından Paul Bloom, neden nazik davrandıklarını merak ediyor.

İnsanlar yardım derneklerine olağanüstü miktarlarda para yardımında bulunuyor, kan bağışlıyor, yolunu yitiren gezginlere yön gösteriyor ve gündelik yaşamlarında daha nice iyilikler yapıyorlar. Çağdaş insanların çoğu zaman bencil ve acımasız olmaları bizlere hiç de şaşırtıcı gelmezken, böylesine sevecen davranışlar nedense hayret uyandırıyor.

Bloom da, gelişimsel bir ruhbilimci olarak, sevecenliğin kökenlerini bulmaya çalışıyor. Görünüşe bakılırsa sevecenlik, kültür ya da yetiştirmenin bir ürünü olmaktan çok, büyük ölçüde insanın doğasından kaynaklanan bir özellik. Ekonomi uzmanı Adam Smith’in uzun zaman önce dikkat çektiği gibi, acılar içinde kıvranan birini gördüğümüzde bu acıyı -bir ölçüde- kendimiz de yaşıyor ve ondan kurtulmaya çalışıyoruz.

Son araştırmalar bu durumun bebekler için bile geçerli olduğunu ortaya koyuyor. Bebekler ağlama sesi duyduklarında ağlamaya başlıyor ve birilerinin, içten içe de olsa, acı çektiklerini gördüklerinde mutsuz oluyor. Devinmeye başladıkları andan itibaren yardım etmeye çabalıyor ve sıkıntıda olan kişiye bir oyuncak ya da yiyecek uzatarak avutmaya çalışıyor.

Bloom da yaptığı araştırmada başkalarının davranışlarını doğru ya da yanlış olarak değerlendirmemize olanak tanıyan yargı yeteneğimizin gelişme sürecini inceliyor.

Yale Üniversitesi Bebek Bilişsel Merkezi’ni yöneten Karen Wynn ve British Columbia Üniversitesi’nden Kiley Hamlin ile birlikte sürdürülen araştırmada, kuklalardan yararlanılarak bebekler için bir dizi kısa oyun geliştirildi.

KÖTÜ VE İYİ KUKLA


Bu oyunların birinde karakterlerden biri tepeye tırmanmak için çaba harcamaktaydı. Kuklalardan biri ona yardımcı olmaya çalışırken, bir başkası onu aşağıya itmeye çalışmaktaydı. Bebekler daha sonra her iki kukla ile yüz yüze geldiklerinde henüz 6 aylık olan bebeğin bile seçimini “iyi kukladan” yana yaptığı görüldü.

Kuklalardan birinin ne iyi ne de kötü davrandığı bir oyunda ise, bebeklerin yansız davranan kukla yerine iyi kuklayı, kötü davranan kukla yerine de yansız davranan kuklayı yeğledikleri görüldü. Bu da bebeklerin kendilerini iyi olan kişiye yakın hissederken, kötü kişiden uzak durduklarını gösteriyordu.

Bloom ve arkadaşları daha yakın bir geçmişte de 3 aylık bebeklerin yargılarını araştırdı. O yaştaki bebekler bir şeye uzanmak istediklerinde yeterince uyumlu bir davranış sergilemeseler de, ilk aşamada uzanacakları şeye bakma eğiliminde oldukları daha önceki araştırmalardan biliniyordu.

Bu durumda da, önceden kestirilebileceği gibi, bebeklerin kötü kuklaya değil de iyi kuklaya bakmaları onların bile seçimlerini iyi karakterden yana yaptıklarını gösteriyordu.

Peki, tüm bunlar gerçekten törel yargılar mı? Söz gelimi, insanlar bebeklerin iyi karakteri ödüllendirme ve kötüyü cezalandırma konusunda güdümlenmiş olup olmadıkları sorusunu akla getirebilir. Bu soru şimdilerde sürmekte olan araştırmaların odağını oluşturuyor.

Gelgelelim, şimdilik en azından bebeklerin üçüncü kişilerin ilişkilerinde sergiledikleri olumlu ve olumsuz davranışlara duyarlı oldukları ve bu davranışların kendi davranış biçimlerini etkilediğini söyleyebiliriz. Ancak başka araştırmalar bebeklerdeki sevecenliğin son derece sınırlı olduğuna işaret ediyor.

KENDİ DİLİ KENDİ RENGİ

Bebekler tanıdıkları şeylere yakınlık duyuyor: yabancı bir dili işitmek yerine, kendi anadillerini yeğliyorlar; beyazların çoğunlukta olduğu bir yerde yetişen bebekler beyaz yüzler gördüklerinde, siyahların çoğunlukta olduğu bir yerde yetişenler de siyah yüzleri gördüklerinde kendilerini daha rahat hissediyor.

Bu tür tercihler zamanla önyargı ve davranışlara dönüşüyor. Yaklaşık 9 aylıkken bebekler yabancılara karşı daha kaygılı davranıyorlar ve zaman geçtikçe kendilerini gruplara ayırıp, dünyaya bizlere karşı ötekiler gözüyle bakmaya ve uzaktakilerle pek ilgilenmemeye başlıyorlar.

Tüm bunlar hiç de şaşırtıcı değil. İnsan beyni doğal seçilim yoluyla kendi genlerini taşıyanları ve kendisiyle sürekli etkileşim içinde olanları gözetmek üzere evrilmiş. Yabancılara karşı en doğal tepkinin en iyi koşullarda kayıtsızlık, çok daha sıklıkla da korku ve nefret olması tümden öngörülebilir bir durum.

İnsanın sevecenliği ile ilgili kuramın iki bölümden oluşması gerekiyor. Törellik duygusunun özünü her ne kadar insanın evrilen yapısıyla açıklasak da, bu duygunun gelişip güçlenerek yabancılara uzanması kültürümüzün, zekâ ve düş gücümüzün ürünüdür.