E-bültenimize kayıt olarak güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.

TEPEDEN TIRNAĞA DEĞİŞTİK

TEPEDEN TIRNAĞA DEĞİŞTİK

CUMHURİYET BİLİM TEKNİK EKİ

Batılı yaşam biçimi yalnızca bel çevremizi değiştirmekle kalmayıp, başka değişimlere neden oluyor.

 


Günümüzün Batılı yaşam biçimi yalnızca bel çevremizi değiştirmekle kalmayıp, boy, kaslar, kemikler, kan damarları ve hormonlarda da değişimlere neden oluyor.

Bu değişimlerin bir bölümü genetik kökenli olsa da, ötekilerin yaşamlarımız boyunca biçimlendirilen ve bir Taş Devri ortamına dönülmesi durumunda yok olup gidecek geçici değişimler oldukları düşünülüyor.

Zürih Üniversitesi’nin bodrum katı, metal raflar üzerine özenle yerleştirilmiş dizi dizi karton kutularla dolu. Üzerlerine muz ihraç eden bir şirketin logosu olan bu kutuların içinde meyveden çok, dehşet uyandırıcı şeyler var. Kutuların bir bölümünde Mısır’dan iki mumyanın başları ve bataklıklara gömülerek bir tür mumyalaşma sürecinden geçen eski çağlardan kalma beden parçaları bulunuyor.

Daha yeni kalıntılar arasında ise bir Ortaçağ gömütlüğünde bulunan kemiklerin yanı sıra, 20. yüzyılın başlarında yaşamlarını yitiren İsviçreli vatandaşların kemikleri yer alıyor.

Beden parçalarının bir bölümünde garip ya da şiddet içeren birtakım törensel uygulamaların izlerine tanık olunuyor. Örneğin, mumyalardan birinin göz çevrelerinde altın varak izlerine rastlanıyor.

Kimilerinde de kökleri çoktan kurutulmuş hastalıkların yol açtığı olumsuz etkilere tanık olunuyor. Bu penceresiz yalın odada, tümü de eksiksiz durumda olan, 2000 kişinin beden kalıntıları bulunuyor.
Anatomi uzmanı Frank Rühli bu kalıntıları biraraya getirerek bir zamanlar ait oldukları kişileri yeniden oluşturmaya çalışıyor. Uygarlığın insan bedenine nasıl yeniden biçim verdiğini kavramaya çalışan Rühli, bedenlerimizin son birkaç bin yıl içinde uğradığı değişikliklerin izini sürüyor.

Günümüzün batılı yaşam biçemi yalnızca bel çevremizi değiştirmekle kalmayıp, boy, kaslar, kemikler, kan damarları ve hormonlarda da değişimlere neden oluyor.

DARWİNCİ TIP MERKEZI

Bu değişimlerin bir bölümü genetik kökenli olsa da, ötekilerin yaşamlarımız boyunca biçimlendirilen ve bir Taş Devri ortamına dönülmesi durumunda yok olup gidecek geçici değişimler oldukları düşünülüyor.

Doğa ile beslenme arasındaki karmaşık etkileşimin gizini çözmek son derece güç olmakla birlikte, değişimlerin salt çapı ve derinliği, insan bedeninin kısa zaman dilimleri içinde yeni yaşam ortamlarına kolayca ayak uydurabildiğini ortaya koyuyor.

Bu uyarlamaların insanları kimi hastalıklara karşı daha duyarlı kılarken kimilerine karşı neden daha az duyarlı duruma getirdiğinin açıklığa kavuşturulması, evrimsel, ya da Darwinci tıbbın önemli bir unsurunu oluşturmakta.

Zürih Üniversitesi’nde geçen yıl açılan ve Rühli tarafından yönetilen Evrimsel Tıp Merkezi, çağdaş batılı yaşam biçimimizin uyum sağlamak üzere evrildiğimiz yaşam biçeminden çok daha farklı olmasından kaynaklanan birçok yaygın hastalığa ışık tutuyor.

Çağdaş insanların yeryüzü sahnesine 200,000 yıl kadar önce çıktıkları ve, tarımın gelişmesiyle birlikte yerleşik düzene geçerek uygarlaşma yönünde ağır aksak ilerlemeye başladıkları, yaklaşık 10,000 yıl öncesine dek avcı-toplayıcı topluluklar halinde yaşadıklarına inanılıyor.

ESKİ DÖNEMLERDEN KALINTILAR


Evrimin son birkaç bin yıl içinde meydana gelmiş olabileceği düşüncesi bugüne dek bizlere öğretilen doğal seçilimin milyonlarca yıllık bir süreci gerektirdiği yönündeki öğretiyle çelişse de, elde edilen son bulgular bunun tam tersini ortaya koyuyor.

Örneğin, insanların sütü sindirmelerine olanak tanıyan bir genin binlerce yıl önce süt veren hayvanların yetiştirilmeye başlanmasıyla birlikte ortaya çıktığı ve geliştiği kısa bir süre önce kanıtlandı.

Bununla ilgili genetik kanıtların kaynağını günümüzde yaşayan insanlardan alınan örnekler oluşturuyor.
Gen diziliminin farklı insan toplulukları arasında ne tür farklılıklar sergilediğine bakarak bir genin ne kadar zaman önce ortaya çıktığını belirleyebilir, dünya üzerindeki yayılımını izleyebiliriz. Rastlantı sonucu ya da kasıtlı olarak korunmuş eski insan kalıntılarından geçmişle ilgili bilgilere doğrudan ulaşabiliriz.

Bu bilgileri günümüzde geçerli olan bilgilerle karşılaştırmak suretiyle uygarlığın insan bedeninde yarattığı farklılıkları gözler önüne serebiliriz.

Bu farklılıkların belki de en bilineni, batılıların bol kalorili yiyecekler ve daha hareketsiz bir yaşam nedeniyle giderek şişmanladıklarıdır.

Yiyecek bulmak için avcılık ve toplayıcılığa geri dönülmesi durumunda, bu değişim kuşkusuz tersine dönecek. Daha az bilinen bir eğilim de, insanların büyük bir olasılıkla kaslarını her geçen gün daha az kullanmalarından ötürü giderek kassızlaşmaları. Artık iri kasları desteklemedikleri için kemikler de giderek güçsüz duruma geldiklerinden, küçülen kas yapımızı da fosil kayıtlarından izleyebiliriz.

HASTALIKLARIN KÖKENLERİ


Geçmişle ilgili yeterince bilgiye sahip olmadığımızdan evrimsel açıklamaların geçerli olup olmadığı konusunda kesin bir yargıya varmamız olanaksız. Ancak bu durum eğilimlerin zaman içindeki değişimlerini izlemenin yararsız olduğu anlamına gelmiyor.

20 yaşında bir insanın atardamarları ile 90 yaşındaki bir bireyin atardamarlarının farklı olması, bu kişilere uygulanması gereken tıbbi işlemleri etkileyebilir. En azından cerrahlar hastalarını güvenli bir biçimde ameliyat etmek için bunları bilmek zorundadırlar.

Parmak izimiz bile zaman içinde değişime uğradı. Bu değişim önemsiz gibi görünse de, parmak iziyle ilgili araştırmalar ciddi bir hastalığın kökenlerine ışık tutabilir.

Geçmişin izlerini sürmek kimi zaman gelecekte birtakım hastalıklara yakalanma olasılığını da açıklığa kavuşturabilir. Bunlardan biri, omurganın etkilenen bölgesinin ne denli yukarıda olduğuna bağlı olarak, farklı şiddetlerde felce neden olan spina bifida (bel açıklığı) adlı doğuştan kaynaklanan bozukluk.
Spina bifida ana rahminde biçimlenen nöral tübün gerektiği gibi kapanmayıp, bir ya da iki omurda boşluk kalmasından kaynaklanıyor. Bebek bekleyen annelere uygulanan folik asit tüketimini arttırıcı önlemler sayesinde son dönemlerde Batılı ülkelerin çoğunda bu bozukluğa giderek daha az tanık olunuyor. Ne var ki, bu durum daha uzun süreli bir eğilimi ters yönde etkiliyor olabilir.

Bu bozukluğun spina bifida occulta adıyla bilinen daha hafif ve yaygın bir biçimi ise yalnızca kuyruk sokumu kemiğinin çevresindeki omurları etkiler. Sırt ağrısı dışında pek bir dış belirtisi olmadığından, bu rahatsızlığı olan kişiler genellikle durumun ayırdına varmazlar. Elde edilen bir dizi bulgu şimdilerde spina bifida occulta’nın giderek yaygınlaştığını ortaya koyuyor.

Bu değişimin ardında yatan nedenlerden biri uzun erimde iskeletin zayıflaması olabilir. Kol ve bacaklardaki uzun kemikleri denetleyen genlerdeki değişikliklerin omurga üzerinde ikincil etkiler yaratabileceğine de inanılıyor. Bir başka açıklama da yine doğal seçilimin insanlar üzerindeki baskılarının giderek azaldığı yönünde.

Sıklıkla insan ırkını güçsüzleştireceği yönünde korkunç uyarıları da beraberinde getiren bu tür söylemler geçmişte soyarıtımı akınını başlattı. Ancak günümüzün evrimcileri gelecek konusunda umutlu görünüyorlar. Rühli seçilim baskısındaki azalmanın türlerin yaşamlarını sürdürmeleri açısından mutlaka kötü bir sonuç doğuracağı anlamına gelmediğine, bir topluluk üzerindeki çevresel baskı arttıkça değişkenliğin kısıtlandığına inanıyor.

Günümüzde insan bedeninin içinde değişkenlik düzeyinin arttığına tanık olunuyor ve kimi uzmanlar bu artışın olumlu etkileri olabileceğine inanıyorlar.