E-bültenimize kayıt olarak güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.

KENDİNİZİ TANIMAK...

KENDİNİZİ TANIMAK...

The New York Times

Terapistlerin hemfikir olduğu genel bir kural vardır: İnsanın kendini anlaması, mutlu bir yaşamın önkoşuludur.

 


Bu düşünceye göre, kişi ancak kendinin farkında olursa takıntılarından kurtulup kendini geliştirebilir. Ancak kısa süre önce yapılan bir çalışma, duyguların farkında olmanın sadece bundan ibaret olup olmadığını sorgulamama yol açarak beni oldukça şaşırttı. Geçenlerde, kız arkadaşı onu terk ettikten sonra endişeli ve üzgün görünen bir genç adamla karşılaştım. "Terapi seanslarında bunu çok defa tartıştık" dedi. Kız arkadaşlarından ayrılmayı kabullenmekte zorlandığını belirtti.

Hatta bu duygunun temeline bile inmişti. Bu şiddetli ayrılık hissinin kaynağı, dört yaşındayken annesinin kanser tedavisi için birkaç aylığına hastaneye yatmasına uzanıyor.

Sonuç olarak terapi sırasında kendi duygularının farkına varabildi. Terapi, duygularının arkasındaki gizemi çözmesine yardımcı olmuş ama hislerinin değişmesini sağlayamamıştı. Çeşitli karşılaştırmalı psikoterapi çalışmaları da kişinin kendisinin farkında olmasının yararları konusunda ilginç bir ipucu sunuyor. Bu çalışmaların sonuçları arasındaki farklılıkları bulmak genelde zordur. Hastaların çıkarımı son derece açık. Depresyona girmişseniz, terapistinizin size bilişsel davranış yaklaşımı veya içgörü yönelimli dinamik psikoterapi uygulaması fark etmez.

Sonunda kendinizi daha iyi hissedersiniz. Bilişsel davranış yaklaşımı çarpık düşüncelerinizi ve duygularınızı düzeltmeyi hedeflerken, içgörü yönelimli dinamik psikoterapi duygularınızın temeline inmeye çalışıyor.

Tüm terapi tekniklerinin temelinde terapist ile hasta arasındaki bağ vardır, kişinin kendi duygularını tanıması veya içgörü değil. Bu açıdan bakılacak olursa tek başına içgörü, kişinin mutluluğu için ne gerekli ne de yeterlidir. Hatta bazen içgörü ters tepip kişiyi daha da mutsuz edebilir. Kronik depresyonda olan bir hastamın toplumdaki ekonomik ve sosyal sorunları listeleyip "Hayat sürekli benim moralimi bozuyor" dediğini hatırlıyorum. Tabi ekonomik kriz konusunda haklıydı ancak zengin olan bu hastamı doğrudan etkilemiyordu. Finansal analizci olan bu hastam sadece işinden sıkılmıştı.

Benden önce de terapistlere gitmiş ve bu mesleği seçme nedeninin, babasını mutlu etmek olduğunu fark etmişti. Bunu anlaması onu yine de mutlu etmemişti. Depresyona girdiğinde bu içgörü onu daha da mutsuz ediyordu.

Zamanında babasına karşı gelmediği için kendini suçluyordu. Depresyonda olan kişilerin mutsuzluk veren anılarını ön plana çıkarttığı uzun zamandır biliniyor. Hastaların olumsuz görüşleri ve algıları, bazen önyargılı ve eksik olsa bile, son derece doğru olabiliyor.

Terapiyle içgörülerini geliştirmenin de bu süreçte pek yararı olduğu söylenemez. Bu da aklımıza, "Acaba bazı konularda kendimizi kandırmak o kadar kötü mü?" sorusunu getiriyor.

Kafamızdaki psikolojik çatışmaların esiri olmak istemiyorsak içgörü son derece etkili bir araç olabilir. Ama bunun mutlulukla pek bir alakası yok. Geçenlerde bana uğrayan depresyondaki bir hastam son derece mutlu görünüyordu. İşini bırakmış sanatla ilgili başka bir iş yapmaya başlamıştı. "Sevdiğim şeyi yapıyorum" dedi. O anda bir şeyin farkına vardım. Klinik vakalarda acıyı ilaç ve terapiyle gidermek konusunda ustayım. Ama kişileri mutlu ediyorum demek biraz zorlama olur. Belki de mutluluk biraz özgüvene benziyor. Onu kazanmak için üzerinde çalışmanız gerekiyor.