E-bültenimize kayıt olarak güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.

Amigdal mi Hipokampus mu? Korku mu? Bellek mi?

Yeni karşılaşılan bir olay ya da bilginin belleğe alınması ve öğrenilen bir olay ya da bilgi haline gelebilmesi çoğu zaman bir teybin ses ya da bir kameranın görüntü kaydetmesine ve gerektiğinde de kaydedilen ses ya da görüntünün geri çağrılabilmesine benzetilirse de,gerçekte,insan belleğinin çalışması çok daha karmaşık bir olaydır. Ses ya da görüntü kaydı fizik ve teknik özelliklerle bağlantılı olarak çalışan ve örneğin sesin tonu ya da ışık faktörü gibi gerekler sağlandıysa başarıyla sonuıçlanan süreçler olduğu halde insan belleğinin yeni karşılaştığı olgu ya da bilgiye karşı olan tavrı sadece teknik özellik olarak beynin sağlıklı olmasıyla açıklanamaz. Bunun ötesinde, neyi hangi hızla öğreneceğimize,gerekirse de öğrenmeyeceğimize duygularımız ve onlarla harekete geçen duygusal belleğimiz karar verir.

İnsan belleğiyle ilgili yüzyıllar içinde gelişme gösteren bellek modellerinin hemen hepsinde bir çeşit "kayıt cihazı" metaforu kullanılmıştır.Bu metafor zamanın şartlarına göre ne olarak kullanılırsa kullanılsın, hepsindeki ortak özellik fizik ve teknikteki gelişmelerin beyin içine mekanistik biçimde aktarılmasıdır. İkinci yüzyıldan 16.yüzyıla kadar hüküm süren ventrikül hipotezinde (bu hipotez içinde beyin işlevleri beyinsuyunu içinde taşıyan beyin karıncıkları -ventrikülleri- içinde temsil ediliyordu) bellek ön ve orta karıncıklardaki suyun hareketiyle ilişkilendiriliyordu. Daha sonraki yüzyıllar içinde bellek modeli olarak kameralar daha sonra da bilgisayarlar öne çıktı.Bugün için yeni olguların bellekle temasının duygusal ve rasyonel özellikleri içinde barındıran "Amigdalo-Hipokampal Bellek Sistemi sayesinde sağlandığına inanılmaktadır. Her ikisi de limbik sistemin birbirlerine yakın elemanları olan Amigdal ve Hipokampus birbirlerine bağlı biçimde öğrenmenin türünü ve hızını etkilemektedirler. Amigdalo-Hipokampal Bellek Sisteminin çalışmasında amigdalin uyarılması öğrenilecek şeyin kalıcı olmasında etkendir. Çünkü bu faktör öğrenilecek şeyin bizimle ilişkili bir süzgeçten geçmesi demektir. İster öğrenilecek şey bizde bir korku isterse de memnuniyet uyandırsın bu faktörün gerçekleşmesi bizde herhangi bir duygu uyandırmayan öğrenmelere göre daha başarılıdır. Çünkü öğrenilmesi sürecinde bizde pozitif ya da negatif aidiyet hissi yaratmayan bir şey içselleştirilmiş sayılmaz. İçselleştirilmemiş şeyler de doğal olarak başkasına aitmiş gibi kabul edilir.
Öğrenme konusunda modernizm döneminden devraldığımız en önemli tavsiyelerden birisi de öğrenmenin ve bilme’nin objektifliği konusudur. Oysa beyindeki bellek sisteminin çalışmasından biliyoruz ki böyle bir şey yoktur. Varsa da bu tür öğrenme modeli en başarısız öğrenme modeli olarak kabul edilebilir. Öğrendiğimiz şey bizim işimize yarıyorsa değerlidir ve önemlidir. Bu da Bilgi’nin rasyonelliği sayesinde olur. İnsanlar hoşlarına gitmeyen şeyleri zor öğrenirler, genellikle de kabul etmezler. Bu gerçek beklenildiği üzere sadece gündelik insanı ilgilendirmez. Bilim dünyası içinde yer alan bir çok insan için de geçerlidir. Tarihin objektif yanının sadece ve sadece farklı kaynaklardan beslenerek,”çapraz okumalar” yaparak oluştuğu söylenir. Oysa, tarih alanında karşı tarafın tezlerine değer veren ve veri kabul eden çok az tarihçi vardır. Bu da tarihi bilim olmaktan çıkartan bir tavırdır.
Tarihi bir araştırma alanı olarak bilimsel yapan tek bir ölçü vardır. O da bizim tarihimiz-başkalarının tarihi ayrımını ortadan kaldırmaktır. Sosyoloji için de bu kural geçerlidir. Bir topluma ait ortada çok görünür gerçekler ve onların nedenleri dururken bir çok insan bu sosyolojik gerçekleri sırf kendi beyinleri kabul etmiyor diye reddedebilirler. Oysa buradaki temel yanılgı bir şeyin varlığını ya da yokluğunu kabulde duygularımızı işin içine sokmamamızdır. Amigdalo-Hipokampal Sistem böyle çalışıyorsa ve bize tercihlerimizden önce duygusal bir şeyler dikte ediyorsa bundan kurtulmanın yolu var mıdır? Eğer beynin öğrenme mekanizmasını sadece adını andığımız sisteme bağlıyorsak bu mümkün görünmeyebilir. Oysa beynin öğrenme sistemi bu yapıdan ibaret değildir. Herkes kendi beyni içinde bir “yönetici” taşır. Bu “yönetici”  Amigdalo-Hipokampal Sistem’in dışında frontal lobların içinde oturur. Prefrontal lob denilen en ön bölümlerin üst-dış bölümü bize duyguların dışında mümkün olduğunca objektif kararlar verme özelliği katar. Eğer bu beyin bölümümüz yoluyla öğrenme sistemimizi denetlersek sadece kendimize yönelik değil başkalarına da yönelik düşünme özelliğine sahip oluruz.