Tükettikçe tükeniyoruz!

"Param pulum var, evim, arabam var, yazlık ev de aldık, çok şükür mutluyuz". Ya da "adamın iyi işi, dolgun maaşı var, e bundan iyisi can sağlığı. kızımızı mutlu eder, verelim gitsin". En vahimi ise ergen döneminin henüz başlarında zengin eş arayışı projesini uygulamaya koyan çocuklar.

Tükettikçe tükeniyoruz!
Paylaş:

"Param  pulum var, evim, arabam var, yazlık ev de aldık, çok şükür mutluyuz". Ya da "adamın iyi işi, dolgun maaşı var, e bundan iyisi can sağlığı. kızımızı mutlu eder, verelim gitsin". En vahimi ise ergen döneminin henüz başlarında zengin eş arayışı projesini uygulamaya koyan çocuklar.

nazifegungor211Hedefleri bundan ibaret. Çalışarak başarı elde etmek, iyi bir meslek edinmek, üreterek varlık kazanmak, özgürleşmek, birey olmak gibi değerler bu toplumun çocuklarından alınalı çok oldu.  Mutluluğun karşılığı para ve tüketim olarak belirlenince de çalışmak, başarmak, üreterek kendisini var etmek gibi değerler dışlanıp anlam yitimine uğradı.  Ürettikçe var olmak, tükettikçe var kalabilmek anlayışıyla yer değiştirdi. Üretimsiz tüketim var olmak değil, tükenmekti oysa ki. En korkuncu ise bu tüketim kıskacına insanın, insanı da takmış olmasıydı. Herkesin  birbirine tüketim metaı olarak bakmaya başladığı garip bir dünya. Zengin eş, tüketimin yolunun açılması demekti çünkü. Dolayısıyla insanlar birbirlerine maddi değer olarak bakmanın da ötesinde birbirlerini tüketim aracı olarak görmeye başladılar. Aslında acayip  bir değersizleştirme durumu. En çok tükettirene en fazla talep. Oysa tükettirmek tüketmektir de aynı zamanda. Bilinemedi, düşünülemedi. Ya da işine gelmedi birilerinin bilinmesi, akla düşürülmesi. Tüketimin yolunu kim açıyorsa ona koş, mutluluğun anahtarı onda. Ne garip bir mutluluk anlayışı! İnsanı önce metalaştırıp sonra onunla mutlu olmayı beklemek. Bir  maddeyle, bir eşyayla mutlu olmayı ummak. İnanlık adına aslında ne korkunç bir durum. İnsanın, insanı, dolayısıyla da kendisini metalaştırması ve meta tapınısı. Meta fetişizmi der,  ünlü filozof K. Marx buna ve insanın yabancılaşmasını da buna dayandırır. Peki insanlar neden kendilerini bu durumlara düşürüyorlar? Kendi halimize bir bakalım bu açıdan. Yetişkinlerin dizi filmlere kayıtsız şartsız teslim olduğu bir toplumda çocukları emanet edecek güvenli birileri ve bir yerler olduğundan hiç emin değilim.  Kadınların çoğu,  dizi filmlerin para etrafında dönen  entrika öykülerinden yaptıkları kopyalamalarla gerçek hayatlarına yön vermeye çalışırken toplumun derinlerine işlenen sığ ve yoz değerlerden ne kadar haberdar olabilirler ki?  Her biri bir dizi karakterinin gerçek hayattaki taklidi  kadınlara emanet çocukların genç ve yetişkin versiyonları da bundan öte gidemez ki.  Erkekler ise sanal sahalarda top peşinde koşmaktan zaten yorgun düşmüş durumdalar. Ne kendilerine ne de başkalarına fayda yok  onlardan. Ama işin aslına bakılırsa bu toplum, bu noktaya da kendiliğinden gelmedi elbet. Çeşitli sosyo ekonomik ve sosyo politik nedenleri var işin perde arkasında. Küreselleşme sürecinin bizim gibi Üçüncü Dünya toplumlarındaki yansımaları bunlar. Kapitalist Dünyada 1960'ların ortalarında ivme kazanan ,  1980'li yılların başından itibaren de kendisini belirgin biçimde hissettiren neo liberalizmin getirileri ya da aslında götürüleri bütün bu yaşananlar.  Arz-talep dengesindeki bozulmayla 1960'larda ikinci büyük krizle karşı karşıya kalan Kapitalizmin reçetesi bu kez tüketimdi ve bunu da çevre pazarlara açılmakla en üst noktaya ulaştırmayı planlamıştı.  O sıralarda İkinci Dünya ülkelerine giriş izni henüz yoktu Batılı Kapitalist ülkelerin. Demir Perde engel oluşturuyordu. Üçüncü Dünyanın kapıları ise sonuna kadar açıktı, her an bir Tanrı misafiri gelir diye. Geldiler de. Ama bu kez  elinde bir tas soğuk ayranla kapı eşiğinde bekleyen Ayşe Nine'nin yüzüne bile bakmaksızın yanından transit geçip çocuklarına, torunlarına kolalarını, hamburgerlerini sundular. Bakakaldı Ayşe Nine öylece.  Ayrana rağbet yoktu artık, kola oturuverdi ayranın tahtına.  Patates cips, hamburger, pizza derken şiştikçe şişti çocuklar, ağırlaştı vücutlar. Yorgun düştü mideler, hantallaştı beyinler. Ve duyumsamaz oldu yürekler. Duyarsızlaştı giderek. Derken devletin televizyonuna rakipler çıktı özelden. Yasalar delindi, uydu antenler  dikildi çatılara. Ve kıyasıya bir reyting yarışı, pastadan pay kapma savaşı. İyi ama elde malzeme de yok. Her şey çok ani ve hızlı gelişmişti. Televizyon kanalları açılmış, ancak ekranlardan ne gösterileceği tam da düşünülmemişti belli ki. Olsun, demokrasilerde çare tükenmezdi nasılsa.  Bir yerlerde vardı mutlaka bize benzeyenlerin bize verecek bir şeyleri. Ve Brezilya dizileri. Gelişmiş ülkelerden teknik, gelişmemişlerden içerik. İşlem tamam. İşte o gün bugündür bu toplum kurtulamadı abuk sabuk dizilerden. Yıllarca Brezilya izledik, ama sonra gına geldi, kendimiz yapalım dedik ve de yaptık. Aynısının tıpkısı, kalitesizlikte fazlası bile var. Aşk,  nefret, kıskançlık, aldatma, yalan dolan derken hepsinin temelinde para. Hepsi birbirinin aynısı senaryolar. Oyuncular farklı, ama öyküler aynı. Bugüne neden mi geldik o halde? Başka nereye gidebilirdik ki? Rota belli, hedef net.  Böyle yol alışa, böyle varış. Prof. Dr. Nazife Güngör