Paulo Freire’yi Bugün Neden Yeniden Okumalıyız?

Eğitimin amacı yalnızca bilgi aktarmak değil, dünyayı okuyabilen ve anlamlandırabilen bir insan yetiştirmektir.

 

‘Eğitim dünyayı değiştirmez. Eğitim insanları değiştirir. İnsanlar da dünyayı değiştirir.’

Yeni bir eğitim-öğretim yılına başlarken Brezilyalı büyük bir eğitimciyi ve temel görüşlerini hatırlatmak istiyorum.
Bazı eğitimciler bize kitapları nasıl okuyacağımızı öğretir. Bazıları ise kitabın ötesine geçerek dünyayı nasıl okuyacağımızı öğretir.
Prof. Paulo Freire, ikinci gruba giren eğitimcilerden biridir.
22 Eylül 2026 tarihli Democracy Now! programında izlediğim Reading the World (Dünyayı Okumak) belgeseli ve belgeselin yönetmenleri Catherine Murphy ile Maria Luisa Mendonça’nın anlattıkları, beni Freire’yi yeniden düşünmeye sevk etti. 
Belgeselin önemli bir özelliği, Freire’yi yalnızca Ezilenlerin Pedagojisi (Pedagogy of the Oppressed) kitabının yazarı olarak ele almamasıdır. Bizi, onun düşüncelerinin henüz kitaplara dönüşmediği, sahada ve insanların gerçek hayatları içinde şekillendiği ilk yıllara götürüyor.
Bence Freire'yi bugün yeniden okumamızın asıl nedeni de burada yatıyor.
Çünkü onun temel sorusu hâlâ önümüzde duruyor: Eğitim nedir ve ne için yapılır?

Eğitim bilgi aktarmak mıdır?
Uzun yıllar eğitim sistemlerimizde öğretmen bilen, öğrenci ise bilmeyen olarak düşünüldü. Öğretmen anlatır, öğrenci dinler. 
Öğretmen sorar, öğrenci cevap verir. 
Öğretmen bilgiyi aktarır, öğrenci bilgiyi sınavda yeniden üretir.
Freire bu anlayışın karşısına çok daha farklı bir eğitim anlayışı koydu.
Ona göre öğrencinin zihni boş bir kap değildir.
Çiftçinin, işçinin, köylünün, yoksulun, toplumun kenarında bırakılmış insanın da bilgisi vardır.


Belgeselin danışman yapımcısı Maria Luisa Mendonça'nın Freire'nin pedagojisinin temel noktalarından biri olarak vurguladığı şey tam da budur: Herkesin bilgisi vardır. 
Eğitim, öğretmenin bilgiyi tek taraflı olarak öğrenciye aktarması değil, bilgi ve deneyimlerin karşılıklı olarak paylaşılmasıdır. Öğrenme, insanın içinde yaşadığı somut gerçeklikle anlam kazandığında gerçek bir eğitim sürecine dönüşür.


Bu düşünce bana göre son derece basit görünmesine rağmen son derece radikaldir.
Çünkü öğrenciyi “bilgi alan kişi” olmaktan çıkarıp bilginin oluşumuna katılan bir özne haline getirir.
Angicos'tan dünyaya
Freire'nin 1960'ların başında Brezilya'nın kuzeydoğusundaki Angicos bölgesinde yürüttüğü yetişkin okuryazarlığı çalışması, bu anlayışın somut bir örneğiydi.
Yüzlerce köylü yetişkin yaklaşık kırk saat içinde okuma ve yazmayı öğrenmişti. Fakat burada asıl önemli olan yalnızca kısa sürede okuma-yazma öğretmek değildi.
Freire, insanların kendi hayatlarından, yaşadıkları çevreden, gündelik deneyimlerinden hareket ediyordu. “Kültür çemberleri”nde öğrenciler yalnızca öğretmenin anlattıklarını dinlemiyor; kendi dünyaları hakkında konuşuyor, kelimeleri kendi hayatlarıyla ilişkilendiriyor ve böylece hem kelimeleri hem de içinde yaşadıkları toplumu yeniden düşünmeye başlıyorlardı.
Burada Freire'nin meşhur “dünyayı okumak” kavramına ulaşıyoruz. 
Okuma yalnızca harfleri ve kelimeleri okumak değildir.
İnsan, içinde yaşadığı toplumu da okumalıdır.
Yoksulluğu okumalıdır.
Adaletsizliği okumalıdır.
Gücü ve iktidarı okumalıdır.
Medyanın dilini okumalıdır.
Tarihi okumalıdır.
Kendi önyargılarını okumalıdır.
Bugün buna algoritmaları, sosyal medyayı ve yapay zekâyı da eklemek zorundayız.
Türkiye'de eğitim tartışmasını yeniden düşünmek

Tam da bu noktada Freire'nin Türkiye açısından güncelliği ortaya çıkıyor.
Bugün Türkiye'de eğitim üzerine çok şey konuşuyoruz: sınavlar, müfredat, üniversite kontenjanları, istihdam, öğretmen yetiştirme, akademik başarı, yapay zekâ, dijitalleşme...
Fakat daha temel bir soruyu yeterince sık sorduğumuzu düşünmüyorum: 

Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?
Bilgiyi ezberleyen mi?
Sınavda doğru cevabı bulan mı?
Diploma alan mı?
Yoksa soru sorabilen, farklı görüşleri dinleyebilen, kanıt ile kanaati birbirinden ayırabilen, kendi düşüncesini sorgulayabilen ve dünyadaki değişimleri anlamlandırabilen bir insan mı?
Bu soruyu bugün sormak daha da önemli hale geldi.
OECD'nin 2025 PISA sonuçları Türkiye açısından yalnızca başarı puanlarını değil, öğrencilerin öğrenme biçimlerini de düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Türkiye'de 2025 yılında öğrencilerin fen, matematik ve okuma alanlarındaki ortalama sonuçları 2022'ye göre yükseldi;

Türkiye üç alanda da iyileşme gösteren ülkeler arasında yer aldı. 
Bununla birlikte, sosyoekonomik durum ile başarı arasındaki fark devam ediyor ve bazı göstergeler öğrencilerin kendi öğrenmelerini planlama ve öz-yönetim becerilerinin geliştirilmesi gerektiğine işaret ediyor.

Daha da önemlisi, PISA 2025'in ortaya koyduğu küresel tablo, özellikle bilgiyi değerlendirme, farklı kaynaklar arasında bağlantı kurma ve okuduğunu eleştirel biçimde değerlendirme becerilerinin önemini yeniden gündeme getiriyor.
İşte Freire burada yeniden karşımıza çıkıyor.
Çünkü Freire'nin sorusu “Öğrenci ne kadar bilgi biliyor?” sorusundan daha derindir.
Onun sorusu şudur: Öğrenci bildiği şeyle ne yapabiliyor?

Üniversite sadece diploma veren bir kurum değildir
Bu mesele yükseköğretim açısından daha da önemlidir.
Üniversiteyi yalnızca işgücü piyasasının ihtiyaç duyduğu diplomaları üreten bir kurum olarak görürsek, üniversitenin tarihsel misyonunun önemli bir bölümünü kaybederiz.
Üniversite aynı zamanda düşünme, sorgulama, tartışma, araştırma ve hakikati arama mekânıdır.
Bir öğrencinin üniversiteden mezun olurken yalnızca kendi alanındaki bilgileri değil, şu soruları da sorabilmesi gerekir: 
Neye inanıyorum?
Neden inanıyorum?
Bunu nereden biliyorum?
Bunun kanıtı nedir?

Farklı düşünen insanı neden dinlemeliyim?
Benim doğru kabul ettiğim şey gerçekten doğru mu?
Benim bilgim ile başkasının deneyimi arasında nasıl bir ilişki var?
İşte eleştirel düşünme burada başlar.
Freire'nin pedagojisi de aslında bu anlamda bir entelektüel tevazu pedagojisidir. Öğretmen her şeyi bilen kişi değildir; öğrenci de hiçbir şey bilmeyen kişi değildir.
İkisi de öğrenme sürecinin içindedir.

Bu anlayış, özellikle yükseköğretimde akademik özgürlük, açık tartışma ve farklı görüşlerin bir arada bulunmasının neden önemli olduğunu anlamamıza yardımcı olur.
Üsküdar Üniversitesi’nde 2017 yılından bu yana verdiğimiz Eleştirel Düşünce dersini alan öğrencilerimiz, bu derste tam da bunu yapmaya çalıştığımızı hatırlayacaklardır.
Yapay zekâ çağında Freire
Bugün Freire'yi yeniden okumamızın bir başka nedeni de yapay zekâdır.
Yapay zekâ artık birkaç saniye içinde bir makaleyi özetleyebiliyor, bir metni çevirebiliyor, sorulara cevap verebiliyor. Öğrenci için bir ödev taslağı bile hazırlayabiliyor.
Bu durumda öğretmenin görevi nedir?
Öğrencinin yapay zekâdan daha fazla bilgiye sahip olmasını istemek artık yeterli değil.

Çünkü bilgiye erişim problemi giderek değişiyor.
Asıl mesele bilgiyi değerlendirme ve anlamlandırma problemidir.
Bir yapay zekâ sistemi çok ikna edici bir cevap verebilir. Fakat öğrenci şu soruyu sorabiliyor mu?
“Bu doğru mu?”
“Kaynağı nedir?”
“Başka bir görüş var mı?”
“Burada hangi varsayım yapılıyor?”
“Bu cevap benim içinde yaşadığım gerçekliği gerçekten açıklıyor mu?”
Bunlar Freire'nin “dünyayı okuma” anlayışının bugün alabileceği yeni biçimlerdir.

Yapay zekâ çağında eğitim, öğrencinin makineden daha fazla bilgi depolamasını sağlamak değil; makinenin ürettiği bilgiyi eleştirel biçimde okuyabilen bir insan yetiştirmek olmalıdır.
Freire'nin en önemli kavramlarından biri: Özne olmak
Freire'nin kendi sözlerinde önemli bir ayrım vardır. Eğitim sürecinde insan, yalnızca kendisine bir şey yapılan bir “nesne” olmaktan çıkıp kendi dünyasını dönüştürebilen bir özne haline gelir.
Bence Freire'nin eğitim felsefesinin kalbi burada atıyor.
İyi eğitim, öğrenciyi sisteme uyum sağlayan pasif bir nesne haline getirmek yerine, ona özne olma bilinci kazandırır.
Bu, öğrencinin her söylediğinin doğru olduğu anlamına gelmez.
Eleştirel düşünme, her görüşü doğru kabul etmek değildir.

Tam tersine, kişinin kendi görüşünü de sorgulayabilmesidir.
Dolayısıyla Freire'nin pedagojisini sloganlaştırmak yerine, onun daha zor sorusunu ciddiye almak gerekir:
İnsanları kendi düşüncelerinin, deneyimlerinin ve içinde yaşadıkları dünyanın eleştirel okuyucuları haline getirebiliyor muyuz?
Eleştirel Düşünce derslerinde beni en çok üzen bir öğrencinin, ‘benim görüşüm yok’ demesiydi. Sebebini araştırdığımda, görüşlerinin hiç sorulmadığını ve özne olmalarına fırsat verilmediğini gördüm. 
Öğretmen de öğrenir
Freire'nin öğretmen anlayışı da bugün üzerinde düşünmeye değer.
Öğretmen otoritesini tamamen kaybetmez; fakat otoritesini öğrencinin üzerinde tahakküm kurmak için kullanmaz.
Öğretmen rehberdir.
Öğrenciyi düşünmeye sevk eder.
Sorular sorar.
Bazen cevap vermek yerine daha iyi bir soru sorar.

En önemlisi, kendisinin de öğrenmeye devam ettiğini kabul eder; bunu büyük bir tevazu ile öğrencileriyle paylaşmaktan çekinmez. Her şeyi biliyormuş havasına ise hiç girmez..
Bu bana göre iyi bir üniversite hocasının temel özelliklerinden biridir.
Öğrencilerime yıllar içinde anlatmaya çalıştığım şeylerden biri hep şu oldu: Bir öğretmenin en büyük başarısı, öğrencilerinin kendisine bağımlı hale gelmesi değil, kendi başlarına düşünmeye başlamalarıdır.
Freire'nin pedagojisi bu düşünceyi çok daha sistematik bir felsefeye dönüştürür.
Eğitimin ahlaki boyutu

Şunu da belirteyim: Freire'yi yalnızca bir eğitim metodoloğu olarak okumak da eksik kalır.
Onun eğitim anlayışında insan onuru, adalet ve özgürlük merkezi bir yere sahiptir.
Angicos deneyiminin toplumsal bağlamı bunu açıkça gösteriyor. Brezilya'nın o dönemindeki yoksulluk, toprak eşitsizliği ve siyasal katılımın sınırlı olması, eğitim meselesinin toplumsal yapıdan bağımsız olmadığını gösteriyordu.
Bu nedenle eğitim hiçbir zaman yalnızca sınıfın dört duvarı arasında gerçekleşen bir faaliyet değildir.
Eğitim aynı zamanda insanın dünyadaki yerini anlamasıdır.
Kendi onurunu fark etmesidir.
Başkalarının onurunu tanımasıdır.
Farklılıklarla birlikte yaşayabilmeyi öğrenmesidir.

Dahası, gerektiğinde kendi toplumunun sorunlarına eleştirel bir gözle bakabilmesidir.
Freire'yi yeniden okumak
Paulo Freire 20. Yüzyılın Brezilya'sında yaşadı. Bugünün Türkiye'si Brezilya değildir. Türkiye'nin eğitim sistemi, tarihsel tecrübesi ve toplumsal yapısı nedeniyle kendine özgüdür.
Dolayısıyla Freire'nin kavramlarını ‘kopyala-yapıştır’ kopyacılığıyla olduğu gibi Türkiye'ye taşımak doğru olmaz.
Fakat onun sorduğu soruların evrensel bir yönü var:
Eğitim kimin için?
Bilgi kimin bilgisi?
Kim konuşuyor?
Kim dinliyor?
Öğrencinin deneyimi eğitim sürecinde ne kadar değer taşıyor?

Eğitim insanı özgürleştiriyor mu, yoksa yalnızca mevcut düzene uyum sağlamayı mı öğretiyor?
Belki de en önemlisi: Öğrencilerimize yalnızca dünyayı okumayı mı, yoksa dünyayı anlamlandırmayı mı öğretiyoruz?
Freire'nin bugün bize söyleyebileceği en önemli şeylerden biri budur.
Eğitim, insanın dünyaya yabancılaşmasını azaltmalıdır.
Öğrenciyi kendi hayatının seyircisi olmaktan çıkarmalıdır.
Ona soru sorma cesareti vermelidir.
Dahası, ona kendi deneyiminin de düşünmeye değer bir bilgi kaynağı olduğunu hissettirmelidir.
Son söz: Büyük öğretmenler ne bırakır?
Reading the World belgeselinde Freire'nin öğrencilerinden Paulo Alves de Souza'nın sözleri beni özellikle etkiledi. Freire'yi hayatlarında bir “iyilik sembolü” olarak hatırlıyor ve onun eğitim tohumlarını kendi yüreğine ektiğini söylüyor.
Bence büyük öğretmenleri hatırlamanın en güzel yolu budur.

Büyük öğretmenler geride yalnızca kitap bırakmaz.
Soru(lar) bırakırlar.
Merak bırakırlar.
Özgüven bırakırlar.
Düşünme cesaretini bırakırlar.
Bir hayat boyu okuma ve öğrenme için didinen öğrenciler bırakır.
İnsanın kendi hayatının ve dünyasının pasif bir seyircisi olmadığını gösterirler.
Paulo Freire'yi bugün yeniden okumamızın ya da okumamamız gerektiğinin nedeni de budur.
Çünkü eğitim teknolojileri değişti.
Üniversiteler değişti.
Öğrenciler değişti.
Bilgiye erişim biçimlerimiz değişti.

Şimdi yapay zekâ ile bambaşka bir eğitim çağının eşiğindeyiz.
Fakat temel soru değişmedi: Eğitim yoluyla nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?
Belki de Freire'nin bize bıraktığı en değerli miras, bu soruyu sormaya devam etmektir.
Çünkü eğitim, yalnızca dünyayı okumayı öğrenmek değil; dünyadaki yerimizi, sorumluluğumuzu ve birlikte nasıl daha anlamlı bir hayat kurabileceğimizi düşünmektir.
Paulo Freire'yi bugün yeniden okumak, aslında eğitimin anlamını yeniden sorgulamaktır.
Eğitimin aslında ‘tallüm ederek tekâmül etmeyi’, yani sürekli öğrenerek kendimizi geliştirmeyi öğrenmek olduğunu hatırlamaktır. 

 


Paylaş

Görüntülenme:
Yayınlanma Tarihi:25 Eylül 2026

© 2026e-Psikiyatri.com, bir NPGRUP sitesidir,
e-Psikiyatri.com bir NPGRUP sitesidir. Bu sitede verilen bilgiler, site ziyaretçilerinin/hastaların hekimleriyle mevcut ilişkilerini ikame etmek değil, desteklemek için tasarlanmıştır. Bu sitede yer alan bilgiler bir hekime danışmanın yerine geçmez. Tüm hakları saklıdır.