ÖLME RİSKİNİZİ ÖĞRENİN!

 ÖLME RİSKİNİZİ ÖĞRENİN!
Paylaş:

CUMHURİYET BİLİM TEKNİK EKİ

İnsanlar mantık ve duygu ya da beyin ile yürek olarak bilinen iki farklı sistemin etkisinde olmakla kalmıyor.

 


İnsanlar, her nedense, sağlıksız beslenme ve korunmasız cinsellik gibi son derece ciddi çekinceleri görmezden gelip, köpekbalığının saldırısına uğramak gibi çok daha ender tanık olunabilecek tehlikelerden korkmak gibi garip bir eğilime sahipler. Üstelik aslı astarı olmayan bu tür korkular, saçmalıkları bir yana, dünyayı yaşanması daha da tehlikeli bir yere dönüştürüyorlar.

İnsanlar mantık ve duygu ya da beyin ile yürek olarak bilinen iki farklı sistemin etkisinde olmakla kalmayıp, aynı zamanda yerleşik duygusal bağlantıların ve sezgilerin de insafına kalmış durumdalar


Geçen mart ayında tüm dünya Japonya’da meydana gelen deprem/ tsunami/ nükleer patlama eşiğine gelişin sonuçlarını izlerken Batı yakasındaki eczanelerde de ilginç bir olay yaşanmaya başladı. Tiroid beziyle ilgili çeşitli sorunların giderilmesinde kullanılan potasyum iyodür şişeleri kapanın elinde kalıyordu.

Genelde herhangi bir ışınım sızıntısının yaklaşık 15 km. yakınında yaşayanlara önerilen bu kimyasalın, onca yan etkilerine karşın, Fukuşima’nın 8000 km. ötesinde yer alan ve insanların uluslararası bir uçak yolculuğunda alınanın yüz binde birine eşit miktarda ışınıma maruz kaldıkları ABD’de kapışılması gerçekte bilgi içerikli bir ticari reklam olgusuydu.

40 yıldır bu konuda yapılan araştırmalar, insanların belki de hiç aslı olmayan bir tehlike karşısında böylesine ciddi bir telaşa kapılmalarının, çok saçma görünse bile, son derece olağan bir durum olduğunu ortaya koyuyor. Oregon Üniversitesi bilişsel ruhbilim uzmanlarından Paul Slovic, Japonya’daki ölümlerin gerçek nedeni deprem ve tsunami olmasına karşın, insanların tüm dikkatlerini ışınıma odakladıklarına parmak basıyor.

BİREYLER MANTIKLI MI KARAR VERİR


Genellikle insanların son derece mantıklı bireyler oldukları ve kararlarını, saçma sapan isteklerden çok, somut verilere dayandırdıkları düşünülür. Ekonomi uzmanları ve sosyal bilimciler de 19 ve 20. yüzyılın büyük bir bölümünde bu görüşün geçerli olduğu konusunda hemfikirdi.

Ancak 1960’ların sonları ve 70’lerin başlarında- kesin bilgiler verildiğinde kendi çıkarlarını en iyi biçimde kollayacak bir davranış sergileyen kişi anlamına gelen homo economicus kavramı o dönemde henüz yeşermeye başlayan risk algılaması dalında çalışan araştırmacılar tarafından alaşağı edildi. Bu tarihten sonraki araştırmalar da insanların riskleri ölçüp biçme konusunda epey zorlandıklarını gözler önüne seriyordu.

İnsanlar mantık ve duygu, ya da beyin ile yürek olarak bilinen iki farklı sistemin etkisinde olmakla kalmayıp, aynı zamanda yerleşik duygusal bağlantıların ve sezgilerin de insafına kalmış durumdalar. Açlıktan gözü dönmüş canavarlar ve birbirleriyle kıran kırana savaşan kabilelerle dolu bir dünyada insanların içlerinden gelen sese kulak vermelerinin önemli bir işlevi vardı.

Tehlikenin belirdiği ilk anda, beynin düşünen bölümü olan neokorteksin bizi hedef alan okun ayırdına varmasından birkaç milisaniye önce, beynin duygu merkezi olarak bilinen amigdala bölgesinin devreye girmesi muhtemelen çok yararlı bir uyarlamaydı. Bu tür anlık duraksamalar ve sezgiler bugün bile otobüsün altında kalmamızı ya da başımıza bir şey düşmesini önleyici bir etki yaratıyor olabilirler.

Ne var ki çekincelerin milyarda birlik istatistiksel oranlarla ya da Geiger sayaçları üzerindeki düğmelerin tıklanmasıyla gösterildiği bir dünyada bu durum amigdalamızın boyunu aşıyor olabilir.

RİSK VARSA MANTIK YOK MU?


İnsanların evrim sürecinde hazırlıklı kılınmadıkları- silah, hamburger, araba, sigara ve korunmasız cinsellik gibi- doğruluğu kanıtlanmış birtakım çekinceler karşısında, tehlikenin bilişsel düzeyde ayırdına vardıklarında bile, genellikle pek korkuya kapılmadıklarını belirten Carnegie Mellon Üniversitesi araştırmacılarından George Loewenstein, risk karşısında ya da belirsizlik durumunda insanların büyük ölçüde mantığa dayandıkları görüşünü yerle bir etti.

Loewenstein 2001 yılında yayımlanan “Duygu Olarak Risk” başlıklı araştırmasında insanların dünyayı gerçekten tehdit eden tehlikeleri görmezlikten gelirken, meydana gelme olasılığı milyonda bir olan çekincelere odaklandıkları sonucuna varıyor. Kısacası, riskleri algılayışımız genelde gerçekliğe doğrudan ters düşüyor.

1970’lerin başlarında, şimdi Princeton Üniversitesi’nde görevli olan Daniel Kahneman ile 1996 yılında ölen Amos Tversky adındaki iki ruhbilim uzmanı insanların kararlarını nasıl aldıklarını incelemeye başladı ve beynin seçimlerini yaparken temel aldığı birtakım bulgulayıcı, ya da zihinsel kısayolları belirlediler.

Ardından Paul Slovic ile meslektaşları Baruch Fischhoff ve Sarah Lichtenstein risk karşısında bu mantık sıçramalarının nasıl devreye girdiğini araştırmaya koyuldu ve kişinin, söz gelimi, bir ayıyla burun buruna geldiğinde yararlandığı tüm küçük üç kâğıtları tanımlayan psikometrik örneklem adı verilen bir araç geliştirdi.

KİŞİSEL EĞİLİMLERİMİZ

Kişisel eğilimlerimizin bir çoğu hiç de şaşırtıcı değil. Örneğin, iyimserlik eğilimi gerçeklerin sunduğundan daha toz pembe bir gelecek tasarlamamıza yardımcı oluyor. Onaylama eğilimi halihazırdaki görüş ve duygularımızı destekleyen bilgileri dikkate alıp, onlara ters düşenleri yok saymamıza neden oluyor.

Ayrıca, kendimizi özdeşleştirdiğimiz insanların görüş ve duygularına uymak, doğal tehlikelere kıyasla insan kaynaklı tehlikelerden daha çok korkmak ve uçak kazası ya da ışınım yanığı gibi dehşet verici olayların doğal olarak öteki olaylardan daha tehlikeli olduklarına inanmak gibi eğilimler de sergiliyoruz.

Gelgelelim, risk algılamada bu tür eğilimlerin ortaya çıkmasını sağlayan asıl etkili unsur bulgulayıcı yöntemler- ya da incelikli zihinsel kısayollar.

“Bulunabilirlik” kısayoluna göre, bir senaryo ne denli kolay akla geliyorsa yaşanmasının da o denli yaygın olması gerekiyor. Hortumun etkisiyle bir evin yerle bir olmasını kolaylıkla kafamızda canlandırabiliriz, çünkü bu tür sahnelere televizyon ve sinemada sıklıkla tanık oluruz.

Ancak kalp krizinden ölen biriyle ilgili bir habere pek sık yer verilmediğinden bu tür görüntüleri kafamızda canlandırmamız çok daha güç olur. Bu yüzden kasırgaların ölüm oranı yalnızca 1/46,000 olmakla birlikte, bu tür olaylar çok yakınımızdaki bir tehlikeymiş gibi görünürler.

“Temsil” kısayolu bir şeyin bildik bir dizi özelliğin bir parçası olması durumunda olası olduğunu düşünmemizi sağlar. X, elinde hesap makinesi olan, gözlüklü, sessiz sedasız biri olduğuna göre... matematikçi ya da mühendis olabilir mi? Dışarıdan bakıldığında görülen özellikler bu yaygın kalıplara uymaktadır.

EN ETKİLİ KISAYOL

Ne var ki, beynimizi kurcalayan tüm bu genel kural ve eğilimler arasında risk değerlendirme konusunda en güçlü olanı “etki” kısayoludur.

Slovic, bunu kararlarımıza sızan “minik bir duygu kırıntısı” olarak tanımlıyor. Basit bir açıklama verecek olursak, bir seçimle ilintili olumlu duygular o seçimin daha yararlı sonuçlar doğuracağı yönünde düşünmemizi sağlarken, olumsuz duygular belli bir eylemin daha çekinceli olabileceği yönünde bir tavır takınmamıza yol açıyor.

İnsanların, gerçek tehlikeleri görmezden gelme pahasına, aslı faslı olmayan tehlikelere odaklanmaları yalnızca özel yaşamımızı etkilemekle kalmayıp toplumsal politika ve kitlesel eylemlere de yön veriyor.

Mantığa sığmadığı açıkça belli olan onca davranış biçimlerimize karşın, toplumbilimciler insan doğasının bu yönünü yeni yeni kavramaya ve sistemli bir biçimde belgelendirmeye başladılar. İnsan beyninin risk karşısında sergilediğimiz duygusal tepkileri hasır altı etmesi olanaksız. Ancak bu konuda elde edilen bilimsel veriler toplum içinde giderek yayılıyor.

Risk iletişimi danışmanlarından David Ropeik, “Risk algılaması duygu ve akıl, ya da gerçekler ve sezgilerden ibaret olmayıp, her ikisinin de beynin derinliklerine kazınmış olduğu kaçınılmaz bir durumdur. Bunu yok etmek elimizde değildir,” diyor.

İnsanların bu gerçeği giderek kabul etmeye başladıklarını ve toplumun risk kavramını daha bölünmez bir bütün olarak düşünmesi gerektiğinin ayırdına vardıklarını da sözlerine ekleyen Ropeik politikacıların bir yığın istatistiksel bilgi yaymak yerine, risk algı sistemimizi yönlendirecek politikalar uygulamaları gerektiğine dikkat çekiyor.

Ropeik,”İnsanların risk algılaması zararlı olabilecek derecede kusurlu, ama toplum bu konuda bir şeyler yapabilir,” diyor.