E-bültenimize kayıt olarak güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Anne baba, çocuğu için kendi rahatından fedakarlık yapabilmeli"

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Anne baba, çocuğu için kendi rahatından fedakarlık yapabilmeliÇocuk eğitiminde, anne babanın çocuk odaklı yaşamaları önemlidir. Anne baba, çocuğunun geleceği için kendi rahatından fedakârlık yapabilmeli. Bir evin en büyük ürünü çocuklardır. İyi fabrika kurulabilir, iyi iş adamı olunabilir, gökdelenler yapabilir ama toplumun geleceği için iyi bir çocuk yetiştirmek bunlardan daha önemlidir.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Merzifon’da 1952 yılında dünyaya geldi. 1969 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ni, 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Çeşitli görevlerin ardından 1982 yılında Gülhane Askeri Tıp Akadesi’nde (GATA) psikiyatri uzmanı oldu. Erzincan ve Çorlu’da hastane hekimliği sonunda 1988 yılında Haydarpaşa GATA’da yardımcı doçent, 1990 yılında da doçent oldu. Klinik direktörlüğü yaptı, 1993’te albaylığa, 1996 yılında profesörlüğe yükseldi. 1996-1999 yılları arasında 100. Yıl Üniversitesi’nde öğretim üyeliği ve Adli Tıp Kurulu’nda bilirkişilik yaptı. Kendi isteğiyle emekli oldu. Hâlâ Memory Center Nöropsikiyatri Merkezi’nin yöneticiliği, Türkiye’nin ilk özel Psikiyatri hastanesi olan NPİSTANBUL Nöropsikiyatri Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanlığı ve İnsani Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfı’nın başkanlığını yapıyor. İngilizce ve Almanca bilen Prof. Dr. Tarhan, evli ve iki çocuk babası. Prof. Dr. Tarhan, toplumu aydınlatma, bilgilendirme, ruh sağlığının korunması adına çeşitli dergilerde kaleme aldığı makalelerini yayınlıyor, kitaplar hazırlıyor, çeşitli panellere katılıyor, konferanslar veriyor. Psikiyatri konusunda yepyeni tedavi ve teşhis metotlarını Türkiye’ye ilk kazandıran kişi olarak tanınan Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile çocukluk ve gençlik yıllarını konuştuk. Şu anda başarılı çalışmalara imza atıyorsunuz. Bunun alt yapısında neler var? Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Benim doğduğum Merzifon, Anadolu’nun şirin bir kasabası. Merzifon’un şimdiki nüfusu 50 bin civarında olmasına rağmen Osmanlı zamanında 90 bin nüfusa sahipmiş. O zamanların bir nevi kültür merkezi konumunda. Türkiye’deki yabancı okulların dördüncüsün açıldığı bir yer. Amerikan Koleji’nin bulunduğu yerin yanında bir kilise var. Çocukluğum o kilisenin bahçesinde oynayarak geçti. Merzifon’da Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sırtını öpen sahabenin mezarı var, ilk alperenlerden Piri Baba var. Böyle çok kültürlü bir yer Merzifon... Eğitimin, okumanın özendirildiği bir ortam vardı. Bu ortamın dışında anne ve babanızın, kişiliğinizin gelişmesinde nasıl bir etkisi oldu? Çocuğa kin, düşmanlık, öfke duyguları besleyecek bir şekilde eğitim vermek yerine olumluyu düşünmek, insanlara yardım etmek şeklinde bir eğitim vermişti annem ve babam. Annemin anlattığı bir hikâye bana hep rehber olmuştur: Asılmak üzere getirilen birisinin son arzusu sorulur. Annesinin dilini öpmek istediğini söyler ve tam annesinin dilini öperken ısırarak kopartır. Neden böyle yaptığını sorduklarında da “Bana yalan söylemeyi annem öğretti, ben onun için şimdi idam ediliyorum” diyor. Bu hikâye bana çok tesir etmişti. Bunun gibi mesajlar insanın ruhuna farkında olmadan işleniyor. Başkasının hakkına saygı duymak, dürüst olmak, yalan söylememek... Çocuk eğitiminde, anne babanın çocuk odaklı yaşamaları önemlidir. Anne baba, çocuğunun geleceği için kendi rahatından fedakârlık yapabilmeli. Bir evin en büyük ürünü çocuklardır. İyi fabrika kurulabilir, iyi iş adamı olunabilinir, gökdelenler yapabilir ama toplumun geleceğine iyi bir çocuk yetiştirmek bunlardan daha önemlidir. Batı toplumunda herkes kendini merkeze koyuyor. Bunun çocuk eğitiminde ne gibi sakıncaları var? Çocuğu merkeze yerleştirmediğiniz zaman bencillik ortaya çıkıyor. Yani önce benim rahatım, benim eğlencem, benim çıkarım diyor. Amerika’da öyledir mesela. 15 yaşına kadar çocuklarla çok ilgilenir Amerikalılar ama çocuk ergen olup da kendini düşünmeye başladı mı bırakırlar çocuğu. Çünkü artık çocuk ergenlik döneminde onları yormaya üzmeye başlamıştır. Çocuk eğitiminde anne babanın bencil olmasının çocuğa çok olumsuz etkisi olduğunu görüyoruz. Günümüzde lükse ve eğlenceye aşırı düşkünlük, çocuğu sürekli geri plana itiyor. Gündüz çalışan, kalan zamanını da eğlenceye ayıran insan eğer çocuğu ile paylaşımlara gitmezse çocuk ihmal ediliyor. Hâlbuki bizim zamanımızda çocuk merkezdeydi. Annem biz ders çalışabilelim diye, biz rahatsız olmayalım diye işlerini yapabilmek için bulunduğumuz evin soba yanan tek odasından kalkıp soba olmayan odaya geçerek yapardı. O zamanlar paylaşım da vardı değil mi? Yemekler aynı kaptan yeniyor, aynı oda kullanılıyor… O sobanın olması aileyi daha çok aile yapıyordu. Soba yanıyor, sobanın üzerine kestaneler konuluyor. Bu şekilde beraber zaman geçirme daha fazla oluyordu. Bu gibi durumlar beraber yaşama bilinci oluşturuyor insanlarda. Paylaşımın aile değerleri içerisinde çok önemli olduğunu görüyoruz. Ancak popüler kültür bunu değiştirmiş. Günümüz çocukları aile içindeki beraber yaşama bilincinin, paylaşımın, sevgi alışverişinin farkında değil. Kâr odaklı bir yaşantı var, sevgi odaklı değil. Bu da insanların mutsuz olmasına, depresyonların artmasına, ruh sağlığının bozulmasına neden oluyor. Günümüzün şehir planlamasının da çocuk üzerinde ciddi tesirleri var değil mi? Benim çocukluk dönemimde mahalleler vardı. O çaput bezlerle yapılan topların ardında çok koşmuşuzdur arkadaşlarla. Orda çocukluğumuzu doya doya yaşayabiliyorduk. O dönemde, bahçeli evde yaşamanın, mahallede arkadaş grubu olmasının avantajlarını yaşamıştık. Bu, insanı bencillikten uzaklaştıran, paylaşmayı öğreten bir avantajdı. Çünkü bu tür toplu oyunlarda bazı fedakârlıklarda bulunmak gerekiyor. Apartmanda yaşayan çocuklar bu konuda ciddi sıkıntılar yaşıyor. İnsanlar yalnız kalınca benmerkezci oluyorlar, hep almak istiyorlar. Onun için sosyal temas önemli. O mahalle yaşantısı sosyal teması arttırıyor. İnsan sosyal bir varlık olduğu için sosyal ortamlarda diğer insanlarla beraber olduğunda mutlu olabiliyor. Şimdi bakıyorsunuz insanlar sokaklarda tek başına yürüyor, kendi kendine konuşuyor. Konuşması için ikinci bir kişi lazım. Tek başına yaşaması insanın mutluluğuna, genetik koduna uygun değil. İnsan, bir grup içerisinde, bir ortam içerisinde bulunabilirse mutlu olur. “California Sendromu” diye bilinen bir şey var. California, Amerika’nın en zengin, en gelişmiş eyaleti; Hollywood da orada... O bölgede insanlarda dört özellik tespit ediliyor: Birincisi, bu insanlar benmerkezci bir yapıda; ikincisi, zevk düşkünü, hedonistik özellikler taşıyorlar; üçüncüsü, bu insanlar yalnız; dördüncü olarak, bu insanlar mutsuz... Yalnızlık, insanın lehine değil, insana zarar veriyor. Bizim geleneksel yapımızdaki sosyal dayanışma, insanları yalnızlaştırmıyor. İnsanlar sıkıntıya düştüğü zaman diğer arkadaşları ona yardım ediyor ve destek oluyorlar. Ama bu Batı dünyası için geçerli değil. Çocukluğunuzda yapmak isteyip de yapamadığınız şeyler var mı? Çocukluğumda keşke dediğim bir şey yok gibi. Annem fedakâr bir anneydi. Bizim için eve misafir bile kabul etmezdi. Ders çalışabilelim iyi bakılabilelim diye sürekli iyi annelik görevini yaptı. Babam da aynı şekildeydi; kendilerini bir şekilde ikinci plana atarak çocukları için çabalamış insanlardı. Babam çalışan, sözünde duran, dürüstlüğüyle bilinen bir kimsedir. Ben babamın yalan söylediğini hiç görmedim, duymadım. Babam lise mezunuydu. Babama lise mezunu olmanın çok değerli olduğu 1950’li yıllarda Demokrat Parti’den milletvekilliği teklifi geldi. Fakat çok ilkeli davrandığı için siyasetten ayrılmak zorunda kaldı. Babanız sağ görüşlü bir partiyi desteklemesinin zararlarını gördü mü? Tabi, CHP’yi desteklemediği, partiye üye olmadığı için üniversite eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. 1950’den önce CHP kendisine üye olanları yurtlara alıyor ve okutabiliyordu. Onun dışındakilerin yüksek tahsil okuma imkânı yoktu. Zaten ekonomik durumlar da iyi değil, o yüzden, hele Anadolu’dan gelmişseniz hiç şansınız yok... Onun için, Türkiye’nin şu an belli bir düşünce yapısında olması tesadüfî değildir. O dönemlerde CHP’ye üye olmayanlar ve Anadolu insanı kasıtlı olarak okutulmamış. Adam kıtlığı dediğimiz şeyin kaynağı da sanırım burası. O dönem hep belli bir kesim okumuştu. Üniversite dönemimden biliyorum, bizim hocalarımız aile boyu 3 kuşak hocaydı. Kazancıgil, Kazancıgil, Kazancıgil giderdi mesela... Yani babadan oğula birbirlerini profesör yapıyorlardı. 1980’den sonra Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) çıktı. Adil olarak herkes girmeye başladıktan sonra bu değişti. Bundan önce bir partinin kartını getiren, hamili kartını getiren kişiler ancak üniversitede okuyabiliyorlardı.  Onun dışındakiler okuyamıyorlardı. Babamın böyle bir mağduriyeti olmuştur o dönemde. Sahanızla ilgili çok sayıda kitaplar okumuşsunuzdur. Öğrencilik yıllarınızdan bugüne kadar sahanız dışında ne gibi kitaplar okudunuz? Öğrencilik yıllarımda beni en çok etkileyen kitaplardan birisi Ali Fuat Başgil’in “Gençlerle Başbaşa” kitabıdır. Bizim öğrencilik dönemimizde insanlar “komünist” ve “antikomünist” diye iki kesime ayrılmıştı. O dönemde biz askeri öğrenci olduğumuz için çok fazla içine girmiyorduk ama böyle bir ortamda kendimize ait değerleri, dini değerlerimizi, kültürel değerlerimizi okuyup geliştirme konusunda bir çaba içerisindeydik. O dönemde ben, sahafların ve kitapevlerinin müdavimiydim. Kitaplar arasında dolaşmayı severdim. O dönemlerde aldığım kitaplara bakıyorum hep böyle insanın kendini tanımakla ilgili kitapları almışım o zaman. Mesela Peyami Safa’nın, Ahmet Kabaklı’nın kitaplarını okudum o dönem. O yıllarda, yani 1970’li yıllarda psikiyatriyi seçtiğiniz için tepkiler aldınız mı? Çok tepki oldu. “Başka branş bulamadın mı? Delilerle mi uğrayacaksın şimdi?” gibi tepkiler oldu. Benim tek bir cevabım olmuştu bu eleştirilere: “Sevdiğim işi yapıyorum!” Pişman da değilim yani. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde psikiyatriyi seçtiğiniz anda gelen tepkilerle günümüzde karşılaşılmıyor artık. Günümüzde birçok insan değişik sebeplerle psikologa başvuruyor artık. O dönemde rahmetli Ayhan Songar Hoca, Erzincan’da ilk psikiyatrist olarak görev yaparken insanlar ofisin kapısından bakıp bakıp giderlermiş. Songar Hoca’nın anlattığına göre bu insanlar psikiyatri doktoru nasıl bir insan bir görelim diye bakıp kaçarlarmış. O zaman psikiyatrist, deli doktoru gibi anlaşılıyordu. Tabi daha sonra tıp bilimindeki gelişmeler, psikiyatrideki gelişmeler bunu değiştirdi. Psikiyatri öyle bir alan ki, gelen kişiye yardım etmekten zevk almak gerekir. Çünkü bir günde onlarca insanın sıkıcı hikâyelerini dinliyorsunuz, bu hikâyeleri dinleyip bu insanlara çözüm üretiyorsunuz. Acı çeken bir insana yardım etmekten zevk alan bir kimse bu işi yapabilir. Yoksa insanın yüzüne bakıp iki tane ilaç yazmak hekimlik değil. Mesleğiniz gereği olarak çok dert dinliyorsunuz. Bu psikiyatristlerde bir sıkıntı oluşturuyor mu? Uzun vadede ya da ailenize dönük sıkıntıları oluyor mu? Bu psikiyatristler için bir risk unsurudur tabi... Aslında bu her meslekte var. Mesela doktorlar sürekli mikroplarla temasta oldukları için hastalık riskini taşırlar. Bizim durumuzda da, ruh sağlığı yerinde olmayan insanlarla bir arada olmanın bir riski var. Sürekli bu tarz sorunlarla ve bu tarz kişilerle beraber yaşıyorsunuz; bu bir risktir. Nasıl bir doktor gerekli önlemleri alarak mikroplara karşı korunabiliyorsa, bir psikiyatrist de ruh sağlığını korumayla ilgili donanımı varsa eğer, bundan etkilenmez tabii ki. Bu kadar sorunu dinleyip, çözüm üretip, kendi dengelerini koruyabilmeyi başarması gerekiyor. KAYNAK: //www.moraldergisi.com/makale.php?mid=471