Bizi sokağa çıkaran hangi psikolojiydi?

İçişleri Bakanlığı’nın “Cuma akşamı sokağa çıkma yasağı” açıklamasının ardından ortaya çıkan görüntüler ülke olarak hepimizi üzdü ve korkuttu.

Bizi sokağa çıkaran hangi psikolojiydi?

Düşündürdü de öte yandan. Karar vericiler böyle durumlarda bireylerin psikolojik dinamiklerini göz önünde bulundurarak karar vermeleri önemliyken, kişiler hangi psikolojik refleksle bu şekilde kendini dışarıda buldu… Ben bu yazımda bugün biraz bunu irdeleyeceğim.

Aslında bu, beklenmeyen bir durum değil. Pandemi en somut haliyle yaklaşık 4 aydır dünyanın gündeminde. Dolayısıyla artık bir taraftan da psikolojik bağlamda literatür oluşmaya başladı. Öyle ki son bir haftada yapılan araştırmalar durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor.

Örneğin, Medscape sayfasında yer alan araştırmada; İngiltere, Fransa ve Mısır’da eş zamanda yürütülen araştırma sonucuna göre toplumun %70’inde klinik anksiyete bozukluğu sonucuna varıldığı görülüyor. Diğer bir çalışmada ise ‘Anksiyete Pandemisi’ nden bahsediliyor. Yani virüs pandemisi gibi artık kaygı anksiyete pandemisi de var…

Maruz kaldığımız pandemi, diğer doğal afetlerden çok daha farklı özellikleriyle karşımıza çıkıyor. Çünkü kişinin kontrol edemeyeceği tarzda. Doğal afetlerde zaman ve lokalizasyon bellidir. Ancak covid-19 virüsünün ne zaman, nere ve ne zaman geleceğiyle ilgili bir belirsizlik var. Belli değil, o nedenle kaygı derecesi de çok yükseldi bireylerde, toplumlarda...

Böyle durumlarda insanların hepsinde değil ama önemli bir kısmında özellikle kaygısı yüksek kişilerde yaşam kalım tepkisi ortaya çıkabiliyor. Cuma akşamı da açıklanan kararın ardından fırınların önünde yığılmanın olması, ileri yaştaki insanların bir takım ihtiyaçlarını karşılamak üzere marketlere akın etmesi aslında bunun bir sonucu. İnsanlar otomatik olarak açlık, susuzluk gibi dürtüleriyle hareket ediyor. Korku muhakemeyi bozuyor,  kişiyi düşünmeden hareket ettiriyor.

Buradan çıkaracağımız dersler var elbette her birimizin.

Öncelikle toplumda korku düzeyinin çok yüksek olduğunu görmemiz, farkında olmamız gerekiyor. Tıp kökenliler başta medya olmak üzere kimi platformlarda kamuoyunun karşısında konuşurken toplumda enfeksiyon birkaç sene sürecek, aşısı bulunmadı, ilacı henüz kesin değil… gibi ifadelerde bulunduklarında toplumun kaygısı daha da yükseliyor. Özellikle şu dönemde insandaki ümit ve güven duygusunu çağrıştıran konuşmaların yapılması çok kıymetli. Buna gerçekten ihtiyacımız var. Diğer türlü konuşmalar çünkü kaygıyı çok yükseltiyor.

Öyle ki koronavirüsle mücadelede Çin’in hazırladığı COVİD-19 raporunda belirtildiği üzere Covid-19 salgınını ‘Sosyal izolasyon ile değil sosyal iş birliği ile yenmeliyiz’ ifadelerine yer verilmesi ise tesadüfi değil.

Sosyal mesafe ve sosyal izolasyon varken nasıl bir iş birliği olacağını sorabilirsiniz! Aile içerisinde başlayan iyi bir işbirliğinin yanı sıra pandemiyle multidisipliner bir mücadele gerektiğini belirtmek isterim. Kaygıyla ve korkuyla hareket eden bireyler sosyal işbirliğinei başaramayabilirler. Öte yandan bu seferberlik yalnız enfeksiyon hastalıkları uzmanlarının görüşüyle olmaz, halk sağlıkçılarının desteği de gerekiyor, sosyal bilimcilerin, psikologların da görüşleri gerekiyor.

Sağlık Bakanlığının “Toplum Bilimleri Kurulu” çalışmaları yerinde bir adım. Hızlıca aksiyon alınması gerekiyor.

Artık bugün pandemi psikologları kavramından bahsediyoruz. Toplumda kaygı düzeyi 250 bin sınırında dememek lazım. 250 bin sayısı aslında buz dağının sadece görünen kısmı. Toplumda gerilim ve panik var. Toplumu rahatlatacak yaklaşımlara ihtiyaç var. Bu çokta zor değil.
Şu anda Türkiye’de koronavirüs pandemisiyle mücadele süreci çok iyi gidiyor. Gerçekten hem Sağlık Bakanlığı hem iç İşleri Bakanlığı hem de diğer alandaki sağlık çalışanları eli öpülesi çalışmalar yapıyorlar. Bu derece güzel emeklerin ufak bir hatayla harcanmaması gerekir.
Cuma akşamı olumsuz, istenmedik görüntüler yaşadık artık salgının da bir anlamı vardır deyip benzer durumların yaşanmaması üzere ileriye bakıp çok daha kararlı tedbirler almamız gerekiyor. Alınacak her kararda da tabii ki bireyin, toplumun psikolojik refleksleri de göz önünde bulundurulması gerektiği unutulmamalı…

Evet, Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında Türkiye iyi durumda. Verilen istatistiklere de bakıldığında vaka sayılarında bir yavaşlama gözüküyor. Ancak buna rağmen toplumdaki yüksek kaygı düzeyini göz ardı etmemek gerekiyor. Bu nedenle artık ‘psikolojik müdahale timleri’ kurulması gerekiyor. Diğer ülkeler de paniği önlemek için bunu yapıyorlar.

Çünkü belirttiğim üzere korkunun olduğu yerde muhakeme bozuluyor. Muhakeme bozulunca insanlar artık refleksleriyle hareket eder hale geliyor. Olumlu yöndeki haberleri de vermek gerekiyor.
Geçmişte de salgınlar olup geçmiş. Bu salgından ne dersler çıkarabileceğiz, insanlık ne kazanacak onları düşünmeliyiz. Eğer 60 dakikanın 50 dakikasını bu enfeksiyonu düşünerek geçirirsek durum daha da kötü bir hal alacaktır. Rutinlerimizden kopmamamız gerekiyor. Rutinden kopmadan işlerimizi halletmemiz gerekiyor, aktivitelerimizi sınırlılıklarımız dahilinde yapalım.

Hatta çocuklarımız için Covid günlerinde oynanabilecek oyunlar var, birlikte oynayalım. Sanal toplantılarla işlerimizi takip edelim. Üniversitelerde yapılan çalışmalar da zaten rutinden kopmama örneklerinden bir tanesi. Üsküdar Üniversitesi olarak biz de bunu yaptık. Aksi halde devamlı covid-19’u düşünmek, bize, topluma zarar veriyor.

Sağlıkla kalın, hoşça kalın, evde kalın…
 
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
 Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü/Psikiyatrist

 



Bu yazıya 0 yorum yapıldı.

Cevap yazdığın kullanıcı: