Siyah gözyaşları

Bazı anlar vardır; harfler, kelimeler, cümleler bir araya gelse de pek bir anlam ifade etmez, soğuk kalır ya da daha da soğuklaştırır, aynı soğuk hava depolarının içindeki beyaz bulutlar gibi…

Siyah gözyaşları

Bazı anlar vardır; harfler, kelimeler, cümleler bir araya gelse de pek bir anlam ifade etmez, soğuk kalır ya da daha da soğuklaştırır, aynı soğuk hava depolarının içindeki beyaz bulutlar gibi…

baris_bulunmaz-150x150Kafamın içinde onlarca düşünce, bir sürü tepki, tarifi anlatılamaz bir üzüntü ve içten içe kanayan bir yara gibi sık aralıklarla acıyı en derinden hissettiren sızlamalar… Kelimeler ya da yaşananlar üzerinden ajitasyon yapmak değil amacım, her ne kadar kelimeleri dans ettirsek de yıllardır, ne dansın vakti şimdi ne de “şöyle olsaydı, böyle olmalıydı” gibi beylik lafların… Yas tutmanın vaktidir şimdi, bazen gözden damlayan bir yaşın özgürlüğü içinde bazen de boş bakan gözlerin derinliğinde… Soma… Manisa’nın güzel ilçesi… 1990’lara kadar 30-40 bin nüfusa sahip olan, daha sonra alın teri için, çalışmak için, kömürün peşine takılanlarla nüfusu 100 bini geçen aydınlık ilçe… 13 Mayıs 2014 tarihinde sarsıldı Soma, yürekleri de sarstı bedenleri de… Anlamadık ilk önce ne olduğunu, maden kazası diyenler de oldu, felaket diyenler de oldu, kader diyenler de… O ocağın derin boşluğundaki ana kuzuları ve onların dışarıda bekleyen can parçaları için saniyeler, dakikalar ıstırap gibi gelse de, zaman akmaya başladı sonra bizler için, 2-3 saat geçince anladık neler olduğunu, aslında anlamak istememecesine… Alışmak kadar dengesiz bir duygu yoktur dünyada, sevmeye sevilmeye alışmak güzel de, kötülüklere ve ölümlere alışmak kadar acısı yoktur… Biraz öyle olmaya başladık galiba, baksanıza geçen iki sene zarfında ayrı zamanlarda 170 madenci ölmüş bu topraklarda, 3 kişi 5 kişi olunca ‘normal’ karşılanmaya başlandı da, toplu ölümler olunca tepki gösteriyoruz sanki… Halbuki hepsi bir can, hepsi bir evlat, hepsi bir baba, hepsi bir eş, hepsi hepsi her şey… Hayatın anlamını daha doğrusu insan olmanın vasıflarını sorgulamanın zamanıdır daha da zaman kaybetmeden… Kader demek için böyle bir olaya, insana dair ya da insanlığa dair ne varsa bir okyanustaki kum tanesi kadar çaresizliğin içine düşmüş olmalı insan… Nasıl bir kader bu? Göçük, yangın, trafo patlaması ya da elektrik bilmemnesi… Hiç fark etmez, yüzlerce can gitti orada ve on binlerce yakını… Aynı zamanda 76 milyon insan, hala içinde insani değerlere yönelik ufacıkta olsa kırıntılar kalan, karıncaların bütün bir yaz büyük bir sabırla ve azimle kış için yuvalarına taşımak için çaba sarf ettikleri… Yok mudur bu ülkede iş güvenliği ve işçi sağlığı için bu ülkenin her bir santimetre karesinde tehlikeli işlerde çalışan insanlar için ‘adam gibi’ çalışmalar yapanlar? Bizlerden onlardan ayrımını yapmayanlar? Yüzde bilmem kaça karşılık yüzde bilmem kaç demeyenler? Kafasını yastığa koyduğunda huzur içinde olan ve kendiyle baş başa kaldığında vicdanı sızlamaması için çaba gösterenler? Mağdurlar, mazlumlar, zalimler edebiyatı yapmayanlar? Üç kuruş fazla kazanmak için insanları tehlikenin içine atmaktan çekinenler? Başkasının mutluluğuyla mutlu olanlar, başkasının başarısıyla sevinenler? Zor iştir madencilik, yeraltı madenciliği ondan da zor… Yeraltı kömür madenciliği ise ölümle yaşam arasındaki ince çizgiyi çekmektir her gün bembeyaz sayfanın üzerine… Ne defterler yetişir o çekilen çizgilere ne de yüreklerdeki bilinmezlik ve çaresizlik… ‘Kara elmas’ derler kömür için, Afrika’nın sömürgelerinde elmas işçilerinin kaderi ile aynıdır aslında bizim kara elmasın da kaderi… Birileri hep sömürürken, birileri hep ezerken, birileri hep öldürürken ve birileri hep kazanırken, bazıları da yerin kilometrelerce altında can pazarındadır gerçek anlamda alın teri ile kazanacağı üç beş kuruş için ya da nehirden çıkardığı sulu toprağı elekten geçirirken küçücük parçacıklara rastlama umuduyla sömürülen ve umudu kaybeden… O yüzden karası marası fark etmez, ikisinde de sömürme, ikisinde acı vardır, yani kanlıdır gerçekten elmas… Çok zor gerçekten çok zor anlatmak, anlatırken ya da yazarken bile sarsılmamak… Sedyeyi kirletmemek için çizmelerini çıkarmak isteyen ya da ölü bedenindeki çorapların delikleri ile boylu boyunca uzanmış madenciler hakkında ne söylenirse söylensin ya da ne yazılırsa yazılsın hep bir şey eksik kalacak hep bir taraf boş kalacak gibi… Onun için dedim ya zaten, yas tutmanın vaktidir şimdi… Ancak yas tutarken bu tertemiz ve güzel insanları bu hale getiren alçaklardan ve vicdansızlardan hesap sormanın bizler için bir namus borcu olduğunun bilinciyle… Giyotine kafasını uzatmış insanların çaresizliği ya da ölümü bekleyen hastanın gözlerindeki derin hüzün gibi değil… Bir tarafta Emile Zola’nın kömür madencilerinin çileli ve zorlu hayatını anlattığı Germinal’deki 19. yüzyıl Fransa’sı, diğer tarafta 21. yüzyılda Manisa’nın Soma’sı… Teknoloji, değişim, küreselleşme, eşitlik, insan hakları… Ne kadar da palavra ve süslü sözcükler, hele de 13 Mayıs 2014’den sonra… 13 rakamının uğursuzluğuna da inanmazdım, severdim hatta 13 rakamını, artık 12’den sonra 14 demek lazım herhalde… Bir de o kara suratlı yüreği bembeyaz insanlar için bundan sonra yağmur yağdığında ya da gözünüzden bir damla yaş aktığında, varsa eğer o berraklığın içinde bir karaltı bilin ki Soma’nın siyah gözyaşlarıdır onlar… Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Barış Bulunmaz