Kaynağın Güvenilirliği Açısından 15 Temmuz Olayı

Haberin ne olduğu değil, kimin tarafından verildiğidir önemli olan.

Kaynağın Güvenilirliği Açısından 15 Temmuz Olayı

II. Dünya Savaşı sürecinde Amerika’nın Yale Üniversitesi’nden bir grup araştırmacının hem cephedeki askerler arasında hem de sivil halk arasında yaptıkları araştırmalarda ortaya koydukları bulgular da bu yönde. Haber ne denli can alıcı olursa olsun,  arkasındaki kaynağın önemi oranında etki yapıyordu.

Carl Hovland ve ekibi de askerler üzerinde yaptıkları, mesajın, mesajın iletimini gerçekleştiren medyanın ve mesajın kaynağının insanlar üzerindeki etkisinin ne olduğunu  bulgulamaya yönelik araştırmalarında bilginin kaynağının, bilginin kendisinden de, onu ileten araçtan da çok daha fazla öne çıktığı sonucuna varmışlardı. Örneğin, gazetede verilen haber eğer Başkan’dan ya da Genel Kurmay Başkanından geliyorsa, asker için kayda değerdi. Ama aynı haber daha alt düzeydeki yetkililerden geliyorsa, kayda değer değildi.

Yale araştırmacılarının “kaynağın güvenilirliği” kavramıyla kuramlaştırdıkları bu tezi doğrulayan bir başka çarpıcı örnek ise  1938 yılında New York’ta yaşanır. Hikaye şu şekilde gelişir.

Sabahın erken saatleridir. İnsanların çoğu işlerine gitmek üzere evlerinden çıkmaya hazırlanıyorlar. Bir yandan da sabah haberleri için radyolar açık. Kulaklar bir anda haber sunucusunun telaşlı sesine kilitleniyor.

“Sevgili New Yorklular, Marslılar dünyamızı işgal etmek üzere saldırıya geçtiler. Büyük bir orduyla dünyamıza doğru geliyorlar. Kalabalık bir asker grubu New York’a doğru  hızla ilerliyor. Girdiler, evet! New York’a girdiler. Radyo binasına doğru ilerliyorlar. İçeri girdiler”

Sunucunun sesi kesilir, sessiz bir an, derken insanlar telaşla evlerinden çıkarak, Marslıların şehre girdikleri yönün tersine doğru yığınlar halinde koşmaya başlarlar. New York işgal edilmiş, insanlar kendilerini kurtarmak için kaçıyorlar. Binlerce insanın, hayatlarını kurtarmak için kenti terk etmeye kalkışmalarının nedeni ise Orson Welles’in “Dünyaların Savaşı” adlı romanından uyarlanmış bir radyo oyununun içerisindeki haber formatlı kesitten başka bir şey değildi. Oyunun içerisindeki haber kesitini radyoda her sabah haberleri okuyan spiker tarafından seslendirilmiş olmasıydı bütün mesele.  İnsanlar alışmışlardı, her gün o spikerin sesinden haberleri dinlemeye. O ses, haberle, yani gerçeklerle özdeşti radyo dinleyicileri için. O gün de yine o sesi duymuşlardı ve bir anda telaşa kapılıp yollara düşmüşlerdi. İhtimal bile vermemişlerdi asılsız olabileceğine. Eğer telaşa kapılmadan önce birkaç saniye durup da devamını dinleme şansı vermiş olsalardı kendilerine, gerçeği anlayacaklardı. Ama yalnızca bir iki saniyelik bir sessizlik onları çıldırtmış, akıllarını başlarından almıştı.
Ama hikaye bir kez daha kanıtlamıştı, asıl önemli olan bilginin kaynağı olduğunu.

Ve 15 Temmuz 2016.

Akşam saatleri. İnsanların çoğu işlerinden evlerine dönmüş, huzurlu bir akşama giriş yapacaklarını ümit ederken televizyon ekranlarına yansıyan görüntülerle tuhaf bir korku ve paniğin içerisinde buldular kendilerini. Caddelerdeki,  sokaklardaki insanlar ise çevrelerini kuşatan tankların görüntüleriyle irkildiler bir anda. Bilinmezliğin korkusuydu yaşanan.

Derken TRT spikeri, gözlerinden yüzüne doğru yayılan gergin ifadeyle bir bildiri okumaya başladı. Asker darbe yapmıştı. Ancak  ekranda ne bir üniformalı, ne de bildirinin kimden geldiğine ilişkin bir bilgi. “Yurtta Sulh Komitesi” adına okunan bir  bildiri. Kimdi bunlar? Başlarında kimler vardı? Şimdi ne olacaktı?

Kocaman bir belirsizlik!

Mavi ceketli sarışın kadın, gözlerindeki şaşkınlık, yüzüne yayılmış panik ve korku karışımı ifadeyle hiç güven vermiyordu. Neler olduğunu, ne okuduğunu belli ki O da tam olarak bilmiyordu.
Derken CNN Türk ekranında Hande Fırat, elinde cep telefonu ekranından Cumhurbaşkanı Erdoğan.
Korkacak bir şey yok diyordu. Askerin içerisinden küçük bir grubun kalkışma hareketi olduğunu  söylüyordu. Arkasından da halka çağrı yapıyordu.

“Sokağa çıkın. Meydanları boş bırakmayın. Ben de geliyorum. Birazdan İstanbul’da olacağım.”
Ve bir anda ellerinde bayraklarla sokağa dökülen insanlar.

Yale araştırmacılarının, kaynağın güvenilirliği yönündeki tezi bir kez daha kanıtlanmıştı. Eğer o akşam, insanlar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ekranlarda canlı yayında görmeselerdi cesaretle sokaklara çıkmaları mümkün olmayabilirdi. Dahası eğer sokağa çıkma çağrısını Cumhurbaşkanı kendisi canlı yayında yapmasaydı da yerine başka biri yapsaydı yine aynı etkiyi yaratmazdı.

Dolayısıyla da 15 Temmuz’u aynı zamanda önemli bir iletişim olayı olarak da değerlendirmek gerekiyor.



Bu yazıya 0 yorum yapıldı.

Cevap yazdığın kullanıcı: