İç içe girmiş para, faiz ve enflasyon ağı

Prof. Dr. Yunus ÇENGEL, emflasyon, para, fiyat artışları, satın alma gücünü ve arz talep dengesini değerlendirdi....

İç içe girmiş para, faiz ve enflasyon ağı

İşte Prof. Dr. Yunus ÇENGEL'in yazısı:

Para, satın alma gücünün bir depolama aygıtı ve mal ve hizmetlerin değişim aracıdır. Kağıt paranın kendinden kaynaklanan bir değeri yoktur; sadece devlet tarafından belirlenen temsili bir değeri vardır. Paranın görünen değeri, üzerinde yazılı nominal değerdir; gerçek değeri ise satın alma gücüdür. Enflasyon, paranın alım gücünü aşındırır ve onu daha değersiz yapar. Fiyatlar yükseldiğinde, paranın nominal değeri aynı kalır, ancak alım gücü düşer. Paranın el değiştirmesi,  paranın satın alma gücünün el değiştirmesinden ibarettir.

Enflasyon, fiyatların zamanla artmasıyla paranın alım gücündeki azalmanın bir ölçüsüdür. Enflasyon, herkesin cebinden çalan görünmez bir hırsızdır. Enflasyonun temel sebebi piyasa para arzındaki artıştır. Arz ve talep arasındaki dengesizlik, enflasyon olarak ortaya çıkar. Bir ülkede para arzındaki büyüme ekonomik büyümeyi aştığında enflasyon kaçınılmaz ve kalıcı hale gelir.

Aşırı para basılması, bir para birimini değersiz kılar ve insanları, paranın alım güçlerindeki erozyonu durdurmak için alternatif arayışlara sevk eder. Para basmak, eklenen suyun sütü değersizleştirmesi gibi, enflasyonu yükselterek parayı daha değersiz hale getirir. Para basmak, insanlardan servet çalmanın sinsi bir yoludur. Bir hükümetin para basmak suretiyle enflasyonda %10'luk bir artışa ve dolayısıyla alım gücünde %10'luk bir düşüşe yol açması, o ülkedeki kişi, işletme ve kurumların ceplerinden ve banka hesaplarından paranın %10'una el koymaya eşdeğerdir.

Satın alma gücünün düşmesiyle, yüksek-enflasyonlu bir ülkenin parasının değeri, genellikle düşük-enflasyonlu bir ülkenin parasına kıyasla düşecek ve dolayısıyla döviz fiyatları artacaktır. Enflasyonun yükselme eğilimine girdiği durumlarda, temel görevi işsizliği düşük tutarak fiyat istikrarını sağlamak olan merkez bankaları, ekonomiyi yavaşlatma pahasına faiz yükseltmesine giderler.

Üzerinde yazılı sayısal değeri aynı kalsa da, paranın alım gücü enflasyonist bir ortamda enflasyon oranına bağlı olarak sürekli olarak aşınır. Görünüşleri ve üzerinde yazılı nümerik değerler aynı olmasına rağmen, satın alma güçleri farklı olan iki para, farklı paradır. Biri diğeri ile takas edilemez. Tedavüldeki 100 TL’lik bir banknotun bu yılki satın alma gücü, enflasyondan dolayı, bir önceki yılki değerinden daha düşüktür.

Başkasının parasını belli bir süreliğine ödünç alma ücreti veya kullanma hakkının kirası olan faiz olgusu, enflasyondan bağımsız olarak düşünülemez. Enflasyon olgusunu görmezden gelerek ve onu kale almayarak faizi tartışmak, abesle iştigaldir. Kiraya verilen maldan farklı olarak, borç verilen para durumunda bir eskime payı söz konusu değildir. Çünkü alım gücü paranın yeniliği veya eskiliği ile değişmez. Ancak kullanım nasıl ev, ev aletleri ve arabaları aşındırıyorsa, enflasyon da zaman içinde paranın alım gücünü aşındırır. Ve bu aşınma, ödünç alınan alım gücünün kirasının belirlenmesinde mutlaka dikkate alınır. Aksi durumda, para ödünç verme pratiği sürdürülebilir olamaz.

Satın alma gücü enflasyonla bire bir ilintili olduğu için, günümüzde dünyanın hiçbir yerinde enflasyondan bağımsız olarak paranın değerinden bahsedilemez. Burada enflasyondan kasıt, bir ülke içinde paranın genel satın alma gücündeki zamanla düşüş oranını en doğru ve gerçekçi olarak ifade eden endekstir.  Öyle görünüyor ki faiz hassasiyeti olanlar için en adil borç alıp verme pratiği, borç verilen paranın enflasyona endekslenerek alım gücünün sabit alınması pratiğidir. Çünkü borç alınıp verilen şey aslında satın alma gücüdür, ve enflasyon, satın alma gücündeki genel azalmanın en gerçekçi bir ölçüsüdür. 

Satın alma gücü olarak para

Para, genel olarak bir değişim aracı, ekonomik değer biriktirme aygıtı ve mal ve hizmetler için de bir değer ölçüsü olarak kabul edilen bir metadır. Bu nedenle para, ekonomik değer biçmenin bir ölçütü, bir ödeme aracı ve bir zenginlik ölçüsü olarak kullanılır. Kişiler ve kurumlar arasında el değiştirerek de ticareti kolaylaştırır.

Tarih boyunca ticarette takas sistemi yaygın olarak kullanılmıştır. Kıymetli madenler, tuz, pirinç ve hatta arpa gibi özünde değeri olan çeşitli nesneler, mal ve hizmet alışverişinde ve borçların ödenmesinde emtia para olarak kullanıldı. Bu durumda emtianın kendisi parayı oluşturmakta ve emtia paranın değeri doğrudan paranın yapıldığı metadan kaynaklanmaktadır. Takasa benzemekle birlikte, emtia paranın kullanımı daha kolay ve daha esnektir. Asırlarca dünya piyasalarına hükmeden altın ve gümüş gibi emtia paralar, artık değişim aracı olarak kullanılmamaktadır.

Enflasyon: Paranın alım gücündeki aşınma

Sağlıklı bir ekonomi, sıhhatli bir organizma gibidir. İyi işleyen bir ekonomide tedavüldeki para stoku ile piyasadaki mal ve hizmetlerin değeri arasında kararlı bir denge vardır. Mal ve hizmet alışverişlerinde fiyatlar bu denge seviyesine göre oluşur. Fazladan bir mal veya hizmet üretmeden para basarak ekonomiye yeni para sürmek bu dengeyi bozar. Çünkü mal ve hizmetlere karşılık gelen ortalama birim parasal değer artmış ve dolayısıyla fiyatlar yükselmiştir.

Mal ve hizmetlerin fiyatlarının artarak daha değerli hale gelmesi, paranın alım gücünün düşerek daha değersiz hale gelmesine ve dolayısıyla cebimizdeki ‘gerçek’ paranın hükmen azalmasına eşdeğerdir. Enflasyon denen şey de fiyatların zamanla artmasıyla paranın satın alma gücünün azalmasının bir ölçüsüdür. Cismen göremezsek de, bir ülkedeki en büyük hırsız, aynı anda herkesin cebinden çalan enflasyondur. Ve enflasyonla mücadele, adi hırsızlıkla mücadele gibi, devletin önce gelen görevlerindendir.

Enflasyonun temel sebebi, piyasaya para arzındaki artıştır. Bu da genellikle ekonomi yönetimince yeni para basma, kredi açma ve hibe verme gibi yollarla yapılır. Bir ülkede para arzındaki büyüme ekonomik büyümenin önüne geçtiğinde, enflasyon kaçınılmaz ve kalıcı hale gelir. Arz ve talep arasındaki dengesizlik, piyasada kendini enflasyon olarak gösterir. Para arzındaki genişleme, talebi arttırarak enflasyonist baskı oluşturur. Düşük faiz, paraya erişimi kolaylaştırıp talebi ve dolayısıyla enflasyonu besler. Talep kaynaklı enflasyonu önlemenin sebep-sonuç ilişkileri kapsamında klasik yolu, faiz artışıyla parayı daha pahalı hale getirip borçlanma maliyetini arttırarak, yani enflasyon canavarının yemini azaltarak, talebi düşürmektir. Zayıflayan talep ile düşen harcamalar, fiyatlar üzerindeki enflasyonist baskıyı azaltır.

Enflasyonun bir ayağı talep artışı ise, diğer ayağı da arzdaki azalmadır. Arz kaynaklı enflasyonun arka planında pandemi, savaş, vs. gibi etkilerle tedarik zincirindeki geçici aksamalar yatıyorsa, bu etkilerin kalkmasıyla aksamalar sona erer ve piyasalar normale döner. Artan malzeme, enerji ve işçilik fiyatları gibi üretim girdi maliyetlerindeki artış, fiyatları tırmandırır ve arz kaynaklı enflasyonu arttırır. İthalata dayalı üretim ekonomilerinde milli paranın kalıcı değer kaybı,  enflasyonu kalıcı olarak yükseltir. Yüksek enflasyon beklentisi de davranışları etkileyerek enflasyonu daha yukarı taşır.  

Alım gücünün düşmesiyle, yüksek-enflasyonlu bir ülkenin parasının değeri, genellikle düşük-enflasyonlu bir ülkenin parasına kıyasla düşecek ve dolayısıyla döviz fiyatları artacaktır. Para politikaları ile – rezervleri satarak suni döviz bolluğu yaratmak gibi – döviz fiyatlarındaki artış geçici bir süre baskılanabilir. Hatta döviz kurunu düşük kalmaya zorlayarak milli gelirin dolar cinsinden yüksek görünmesi de sağlanabilir. Ancak uzun vadede döviz rezervlerinin azalmasıyla ekonominin temel dinamikleri ve kanunları hükmünü icra edecek ve suni baskıları kıracaktır.

Enflasyonun yükselme eğilimine girdiği durumlarda, temel görevi işsizliği düşük tutarak fiyat istikrarını sağlamak olan merkez bankalarının ekonomiyi yavaşlatma pahasına faiz yükseltmesinin amacı, halkı tasarrufa sevk ederek piyasadan para çekmek ve talep kaynaklı enflasyonun önünü kesmektir. Faizlerin artmasına rağmen istihdamın da artıp ekonominin hızlı büyümeye devam etmesi durumunda enflasyon da artmaya devam eder. Pek sık rastlanmasa da, ekonomik faaliyetlerin verimini arttırıp, aynı maliyetle daha çok mal ve hizmet üretilmesi ve yeni para arzından kaçınılması durumunda ise fiyatlar düşer ve enflasyon yerine deflasyon olur.

Enflasyonla paranın değer kaybı

Aylık enflasyonun %10 olması durumunda, ay başında 100 TL’ye alınabilen bir ürün ay sonundan itibaren 110 TL’ye alınabilecektir. Başka bir ifadeyle, ay başında 100 TL ile örneğin 100 adet yumurta alınıyorken, ay sonunda aynı 100 TL ile sadece 91 yumurta alınabilir. Çünkü yumurtanın birim fiyatı o ay %10 artışla 1 TL’den 1.10 TL’ye çıkmıştır. Yani o bir ay içinde paranın alım gücü, ve dolayısıyla cebimizdeki 100 TL’lik kağıt paranın gerçek değeri, üzerinde hala 100 TL yazıyor olmasına ve kağıt miktarında bir eksilme olmamasına rağmen, %9 azalmış ve 91 TL’ye düşmüştür.   

Aylık enflasyonun %10 olması, o ay, gerçek ve tüzel kişilerin nakit ve banka hesaplarındaki TL cinsi varlıklarının %9’unun adeta gizli bir el tarafından sinsice gasp edilmesi demektir. Görünüşte öyle olmasa bile, ay başındaki 1 TL ile ay sonundaki 1 TL aynı şey değildir – 100 gramlık som altın külçe ile 91 gram altın ve 9 gram bakır karışımı olan 100 gramlık bir külçenin aynı olmaması gibi. Çoğu kişi TL varlıklarının rakamsal değerinde bir azalma görmedikleri için, bu kaybın farkında olmayabilir. Ancak bir alışveriş merkezine gittiklerinde veya bir ev veya araba satın almaya kalkıldığında bu gerçeklikle yüzleşmeleri kaçınılmazdır.

Enflasyon, mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki artış ve dolayısıyla paranın temsil ettiği alım gücündeki düşüş ile ilgili bir olgudur. Değeri kendinden olan şeylerin takas yoluyla borç alınıp verilmesinde enflasyon bir rol oynamaz. Örneğin ay başında 100 yumurta ödünç alan bir kişi, borcunu ay sonunda aynı büyüklük ve kalitedeki 100 yumurta olarak öderse, bir eksiklik veya fazlalık söz konusu değildir ve bir mağduriyet oluşmaz. Çünkü alınan öznel değer aynıyla iade edilmiştir. Ancak, aylık %10 enflasyon durumunda, ay başında 100 TL borç alıp bunu ay sonunda 100 TL olarak geri ödeyen kişi, aslında sadece 91 TL ödemiş ve borç vereni mağdur etmiştir. Çünkü 100 TL’lik alım gücü olarak alınan borç, bir ay sonra, 91 TL’lik alım gücü olarak iade edilmiştir.

Bu durum, ay başında 100 litre süt ödünç alıp, borcunu ay sonunda içine %10 oranında su katılmış 100 litre süt ile ödemek gibidir. Miktar aynıdır, ama içine su karıştırılmış sütün ‘süt’ içeriğinde %10 azalma vardır. O yüzden alınan borç eksik ödenmiştir. Eğer geri ödeme %10 oranında su karıştırılmış süt ile yapılacaksa, adil ödeme miktarı 110 litredir. Aylık %10 enflasyon yani paranın satın alma gücünün %10 sulandırılmış olduğu durumda da ay başında alınan 100 TL borcun ay sonunda adil ödeme miktarı 110 TL’dir.

Benzer şekilde, gübre fiyatının yılda %100 arttığı bir ortamda, bir önceki yıl komşusundan 100 TL değerinde 100 kg’lık bir torba gübre borç alan bir çiftçi, bu yıl borcunu yine 100 kg’lık bir torba gübre ile öderse, borç ödemede bir eksiklik veya fazlalık söz konusu değildir. Ancak kişi borcunu, gübre yerine, gübrenin borç alma zamanındaki değeri olan 100 TL para ile öderse bu adil olmaz. Çünkü borç veren kişi bu yıl verilen 100 TL ile 100 kg yerine sadece 50 kg gübre alabilecek ve mağdur olacaktır. Paranın gerçek değeri, üzerinde yazılı olan sayısal değer değil, sahip olduğu alım gücüdür. Bu güç, paranın sayısal değeri aynı kalmasına rağmen, enflasyonist bir ortamda enflasyon oranına bağlı olarak sürekli aşınır. Görünüşleri ve üzerinde yazılı nümerik değerler farksız olmasına rağmen, alım güçleri farklı olan iki para, farklı paradır. Biri diğeri ile takas edilemez. Tedavüldeki 100 TL’lik bir banknotun bu yılki değeri yani satın alma gücü, enflasyondan dolayı, bir önceki yılki değerinden daha düşüktür.

Enflasyonun düşük olduğu ülkelerde yeni arabalar ilk yıl değerlerinin %10-25’ini, ilk 5 yılda da değerlerinin %40-50’sini kaybederler. ABD’de yeni arabaların ilk yıl değer kaybı oranı ortalama %20’dir. Yani bir önceki yıl 50 bin dolara alınan bir aracın bugünkü piyasa değeri 40 bin dolar civarıdır. O yüzden araba kiralama şirketleri, yıllık kârlarını hesaplarken, bu 10 bin dolarlık değer kaybını masraf olarak düşerler.

Bir ülkede milli paraya olan güven, doğrudan para otoritesine olan güvene bağlıdır ve bu otoritenin piyasaya fazla para sürmeyerek paranın alım gücünü koruyacağına olan inancı yansıtır. Alım gücü de enflasyonla bire bir ilintili olduğu için, günümüzde dünyanın hiçbir yerinde enflasyondan bağımsız olarak paranın değerinden bahsedilemez.

Bir ülkede faiz oranlarının belirlenmesinde dikkate alınan en önemli etken, yukarıda bahsedildiği gibi, o ülkedeki var olan ve gelecekte beklenilen enflasyon oranlarıdır. O yüzden enflasyonun yüksek olduğu ekonomilerde faiz oranlarının da yüksek olması beklenen bir durumdur. Enflasyon altında bir oranla alınan veya verilen faiz, faiz değildir. Aksini söyleyen eden kişi, kandıran veya kandırılan ya da ekonomi biliminden bîhaber bir kişidir. Parasını enflasyon oranı altında bir faiz oranıyla bankaya yatıran kişi, sanılanın aksine, faiz değil ana parasından yemektedir. Çünkü parası yani parasının alım gücü, enflasyon oranına bağlı olarak erimektedir. Halkın tabiriyle, kalıcı yüksek enflasyon ortamlarında para pula dönmektedir.   

Paranın değerinin enflasyon etkisiyle zamanla erimesi ve paranın gerçek değeri olan alım gücü ile üzerinde yazılı rakamsal değer arasındaki farkın zamanla açılması realitesini içerine sindirmekte zorlananlar, borç alışverişlerinde, borç miktarını, değerleri nispeten stabil olan altın veya dövize endeksleyerek, kendilerini yerli paranın alım gücündeki düşüşten doğacak mağduriyetten korumaya çalışmaktadırlar. Ancak, geçmişte çok örnekleri görüldüğü gibi, altın veya döviz fiyatlarındaki ani artış veya düşüş büyük mağduriyetlere ve haksızlıklara sebep olmuştur. Kaldı ki dövizin de değeri düşük de olsa ilgili ülkedeki enflasyon oranında düşmekte ve döviz borcu aslında daha az dövizle geri ödenmektedir.

Öyle görünüyor ki faiz hassasiyeti olanlar için en adil borç alıp verme pratiği, borç verilen paranın enflasyona endekslenerek satın alma gücünün sabit alınması pratiğidir. Çünkü borç alınıp verilen şey aslında satın alma gücüdür ve enflasyon alım gücündeki genel azalmanın en gerçekçi bir ölçüsüdür. Enflasyonun doğru hesaplandığı ve kayıtların düzgün tutulduğu bir ülkede, borcun alınıp geri ödendiği tarihler arasındaki enflasyon oranını hesaplamak, bu iki tarihi bir bilgisayar veya akıllı telefona girmek kadar kolaydır.

Kira ve faiz

Her bir birey, kurum veya ülke menfaatini sever ve karşılıklı ilişkilerde en yüksek menfaati elde etmeye çalışır. Ancak işin sonunda herkes vicdanlarda yansımasını bulan adalete razı olur. Adalet, bireysel, kurumsal ve uluslararası ilişkilerde en temel referanstır ve kalıcı barış ve huzur için en sağlam zemini oluşturur. Adalet hissini inciten bir hareketi vicdan reddeder.

Zararın kaçınılmaz olduğu durumlarda, en ehven yani zararı en az olan seçeneğin seçilmesi aklın gereğidir. Kısa ve zahmetsiz yol, uzun ve zahmetli yola tercih edilir. Kolaylaştırmak esastır. Hüküm çoğunluğa göredir. İyi tarafı kötü tarafına baskın olan bir şey, iyi bir şeydir. Faydası zararından fazla olan bir şey de faydalı bir şeydir. Küçük bir zarara girmemek için büyük bir faydayı terk etmek, büyük bir zarara girmektir. Bir toplumda zararı faydasından fazla olan gelenekler, kötü geleneklerdir ve zaman onların kaldırılmasına hükmeder. Fayda-zarar muhasebesinde temel ölçüt, halin gereğini mantık kuralları çerçevesinde tüm yönleriyle tartan sağlam akıldır.

Bu temel prensipler ışığında, genel aklın uygun gördüğü ve insanlık vicdanının onay verdiği iş ve uygulamalar, bazı zararları olsa bile, iyi iş ve uygulamalardır. Çünkü terk edilmeleri, daha büyük zarar ve mağduriyetlerin doğmasına sebep olur. Örneğin tıp biliminde, yararları yan etkileri olan zararlarından daha fazla olan bir ilaç faydalı bir ilaçtır. Küçük bir potansiyel zarardan kaçınmak için ilacı almayı reddetmek, büyük bir zararı kabul etmekle eşdeğerdir. Ayrıca, ev, araba ve işyerlerinin, hatta otel odalarının, belirli bir ücret karşılığında belirli bir süre kullanım hakkını ifade eden kira uygulaması, tüm dünyada yaygındır. Bu hizmet ticareti,  ev satın alma gücü olmayanlara oturacakları bir konut, işyeri satın alamayanlara mesleklerini icra edecekleri bir işyeri, seyahat edenlere de gezebilecekleri bir araç ve dinlenebilecekleri güvenli bir oda temin ettiği için tüm dünyada benimsenmiştir.

Kira ücretleri, serbest rekabet ortamında makul seviyelerde seyrettiği ve her bütçeye uygun seçenekler olduğu sürece, kira pratiğinin hemen herkesin yaşamlarında büyük kolaylıklar ve faydalar sağladığı açıktır. Ancak kiralama uygulaması, çalışan kesimin kazançlarının önemli bir kısmını çalışmayan mülk sahibi varlıklı kesime aktarma kötülüğünü de beraberinde getirmektedir. Mülk sahiplerini çalışanların gelirlerine ortak etme mahzuruna son vermek için kira uygulamasını kaldırmaya kalkmak, daha fazla kişinin çok daha büyük mağduriyetlerine sebep olacağı için, aklı başında hiçbir ülke böyle bir girişimde bulunmaz. Kiralar makul olduğu ve serbest piyasa ekonomisi kuralları işlediği sürece, kiralama tüm dünyada meşru bir ekonomik faaliyet olarak kalmaya devam edecektir. 

Prof. Dr.Yunus Çengel
Nevada Üniversitesi, Reno (ABD)

 

Paylaş:



Bu yazıya 0 yorum yapıldı.

Cevap yazdığın kullanıcı:

İlginizi Çekebilcek Diğer Yazılar
  • Avusturya asıllı Amerikalı psikiyatrist, nörolog, fizyolog, davranış biyoloğu, biyokimyager Eric Richard Kandel, Ağustos ayının sonunda emekli oluyor.
  • Uzay Ortamının Psikolojiye Etkilerini Prof. Dr. Muzaffer Çetingüç yazdı...
  • İnsanı hakikate götüren yolculukta deney ve gözlemin birinci aşama olduğunu belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Hakikate götüren yolculukt
  • ‘Can dostlarının’ evlerinde besledikleri hayvanlar olduğunu düşünen insanlar, uçak yolculuğunda onlarla birlikte olmak isterler.
  • Pandemi sürecinde psikolojik desteğin öneminin anlaşıldığına dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Dr. Yıldız Burkovik, psikologlar olarak bu dönemde hem
  • Randevu Al