Şiddet Davranışının Psikolojik-Kültürel Boyutu

Ruh sağlığı profesyonellerinin şiddet davranışını ruhsal bozuklukların bir semptomu olarak görme eğiliminde oldukları sık rastlanan bir gözlemdir.

Yıllar önce Hacker (1) teröristleri üç gruba ayırmıştı. Adi suçlular (criminals), ideolojik suç işleyenler (cruaders), akıl hastaları (crazies). Kriminaller kişisel çıkarları ve amaçları için suçu irtikap ederler. İkinci grup politik ve sosyal idealleri için suç işlerler. Üçüncü grup ise Realiteyi test etme yetenekleri bozulduğu için akıl hastalıklarının etkisiyle suç işlerler.

Bir bombalama eyleminin politik bir eylem mi olduğu, yoksa saçma bir şiddet mi olduğunun ayrımı önümüzde soru olarak durmaktadır. Üçüncü grup şiddet Adli psikiyatrinin ilgi alanı sınırlanmaktadır. Ancak 1. ve 2. grup Dehşet-Şiddet olaylarında koruyucu ruh sağlığı açısından yaklaşmak daha doğru olacaktır.

Terör suçunu işleyenler, kurbanları, sebepleri ve sonuçları ayrıntılı olarak incelenmesi gereken konulardır.

I– KİŞİLİK BOYUTU

II- KÜLTÜREL BOYUTU

I-KİŞİLİK :

Kiriminal davranışın Dehşet-Şiddet (Terror-Violence) şeklinde ortaya çıkmasında bireyin kişilik yapısının büyük önemi vardır.

Şiddet davranışının ruhsal boyutunu incelerken bireylerin kişilik şekillenmesi birinci derecede önem taşıdığı göz ardı edilmemelidir. İnsanlık tarihinin en büyük toplumsal şiddet olayı sayılabilen ikinci dünya savaşının çıkışında ve seyrinde Hitler’in kişilik yapısının önemi dikkat çekmektedir. E.From gibi bazı yazarlar Hitler’in sado-mazohisdik olduğunu ileri sürmektedir. Ancak Hitler hayat hikayesi,yetiştirilme tarzı ve “Kavgam” isimli kitabındaki ideolojik testbitler onun baskın kişilik özelliğinin narsisistik nitelikte olduğunu göstermektedir. Benzer kişilik özelliklerine sahip Cengiz ve Napolyon’unda tarihte şiddetin politik ve sosyal idealler için kullanılmasına birer örnek olduklarını söyleyebiliriz.

Bir bomba eylemi yaparak şiddet olayına neden olan eylemcinin yaptığı saçma bir eylem midir yoksa yüce bir ideal için işlenen politik bir eylem sergilemektedir. İşte burada “Doğru veya yanlış” bir ideoloji için yanlış bir yönteme insanların inandırılması söz konusudur. Bu inandırılmanın altında yatan propaganda ve beyin yıkama yöntemleri ile “Narsisistik bir beslenme” uygulanarak milyonlar savaşa ikna edilebiliyordu.

Hitler, Darwin ve Makyavelli’den etkilenerek Alman halkını toplumsal şiddete ikna etmişti.

B KÜMESİ  KİŞİLİK BOZUKLUKLARI (2)

Anti-sosyal Kişilik bozukluğu

Temel örüntü : Başkalarının haklarının saymama ve haklara saldırma.

1– Tutuklanması için zemin hazırlayacak eylemlerde teker teker bulunma.

2– Yalan söyleme (sürekli), kişisel çıkarları için başkasını atlatma ile belirli dürüst olmayan davranış.

3– Gelecek için ciddi plan yapmama ve dürtüsel yaşantı.

4 – Kavgacılık, saldırılarla belirli sinirlilik.

5– Kendisinin veya başkasının güvenliği konusunda umursamazlık.

6– Sorumsuzluk. Bir işi sürekli götürememe veya mali yükümlülükleri ısrarla yerine getirmeme.

7– Suçluluk duygusu, vicdan azabı çekmeme. Başkalarına zarar  vermiş, kötü davranmış olmasına rağmen ilgisiz davranma ve mantıklı açıklama getirmeye çalışma.

Borderline Kişilik Bozukluğu (SINIR)

Temel örüntü : Kişiler arası ilişkilerde, benlik algısında ve duygularında tutarsızlık ve dürtüsellik ,

1– Engellenme ve reddedilmelerle öfke, aşırı duyarlılık ve bu durumdan kaçınma davranışı.

2– Kişiler arası ilişkilerde stabil bir instabilite.

3– Kimlik karmaşası, kendilik uyumunda tutarsızlık.

4– Kendine zarar veren dürtüsellik (Para harcama,cinsellik, pervasızca araba kullanma, aşırı yeme).

5– İntihar girişimleri, otomutilasyonlar, göz korkutmaları.

6– Affektif  instalibite, epizodik disfori.

7– Kronik boşluk duygusu.

8– Uygunsuz, yoğun öfkelilik, geçmek bilmeyen öfke ve kavgalara karışma.

9– Stresle ilgili paranoid düşünme, ağır dissosiyatif semptomlar.

Narsisistik Kişilik Bozukluğu (ÖZSEVER)           

Temel örüntü : Hayalde ve davranışlarda üstünlük duygusu, beğenilme isteği ve empati yapamama.

1– Kendisinin çok önemli ve vazgeçilmez olduğu duygusunu taşır. Başarı ve yeteneklerini abartır.

2– Kafa yorduğu konular, başarı, güç, zeka, güzellik, kusursuz sevgi gibi hayallerdir.

3– Özel ve eşi bulunmaz biri olduğuna, böyle üstün kişilerle arkadaşlık edebileceğine inanır.

4– Çok beğenilmek ister.

5– Hak kazandığı duygusunu taşır. Ayrıcalık beklentisi içindedir.

6– Kişiler arası ilişkileri kendi çıkarına kullanır, başkalarının zayıf taraflarını kullanır.     

7– Empati yapamaz, isteksizdir.

8– Kıskançlık duygusu fazladır. Başkalarının kendisini kıskandığını düşünür.

9– Küstahtır, nefret duygusunu sık yaşar.

Saldırganlık İçgüdüsü :

İçgüdü “Doğal eğilim” ve bir “Arzu”dur. Duygusal doğuşta özü vardır. Davranış ve motor düzeni ikinci bölümüdür.

İçgüdünün ortaya çıkışında öğrenme öğesi göz ardı edilmemelidir.

Organik dürtü olarak saldırganlık : Hayvanlar incelendiğinde memeliler özellikle primatlar savunucu saldırganlık içindedirler. Kendilerini tehdit altında hissettikleri ve engellendikleri zaman saldırganlaşırlar. Ama hiç bir zaman, katil ve işkenceci olmazlar. Şempanzelerin ruh doktorları olsaydı, bu doktorlar saldırganlığı kitap yazmayı gerektirecek bir sorun olarak görmezlerdi.

Fakat insan bir katildir. Kendi türünün üyelerini öldüren, onlara işkence eden, bunu yapmaktan haz duyan tek primat insandır. Biyolojik olarak var olan saldırganlık dürtüsü ile açıklanamayan bu yıkıcı saldırganlık insan türüne özgüdür.

Eğer insandaki saldırganlık dürtüsü biyolojik olsaydı evrim ilkelerine göre uygarlık ilerledikçe saldırganlık ve doğuştan yıkıcılığın azalması gerekiyordu.

Kalıtımsal bir program olarak saldırganlık insanda bir eğilim olarak vardır. Ancak insanı diğer canlılardan ayıran özelliği kişiliktir. Fizyolojik eğilimlerin ötesinde psikolojik eğilimlerle ilgilidir. İnsanı tutkular yönlendirir. İnsanın “Basat” tutkusunun sevgi veya yıkıcılık olup olmaması, öğrenme ve toplumsal şartlara bağlıdır.

Hidrolik tasarım :

Arzu artar - gerelim yükselir - hoşnutsuzluk artar - hareket ve boşalım objeye yönelme - gerilim azalır.

Barajın dolması ile savak kapaklarını açmak gerekir. Bu ise kabarık taşmayı önlemek çabası gerektirir.

Ölüm İçgüdüsü :

Freud başlangıçta insanda iki egemen güç olarak Libido ve kendini korumayı öne sürüyordu. Daha sonra hayatla ilgili iç güdüleri Eros ve Taratus olarak ikiye ayırdı. “Yaşayan maddeyi korumaya yönelik içgüdünün yanı sıra, bu birimleri parçalamaya ilkel, inorganik durumlarına döndürmeye çalışan karşıt bir güdünün olması gerektiği sonucuna vardım.”

Depolanmış Saldırganlık :

Freud’a göre ölüm içgüdüsü bütün canlı organizmalarda var olan biyolojik bir güçtür. Hidrolik tasarıma  göre bu güç arttığı zaman açığa vurulur, saldırganlık olur, enerji azalır ve rahatlama olur. (Lorenz)

Eğer canlılarda yıkıcı içgüdünün dışa dönük olması ve açığa vurulması uygun olsaydı, dışa dönük saldırganlığı olan hayvanlar daha uzun ömürlü olurlardı. Tersi hayvanlarda karşıt durum kısa ömür olurdu. Fil, deve, kaplumbağa.

Freud ve Lorenz saldırganlığın eylem olarak dışa vurulmamasının sağlıksız olduğunu öne sürerler. Freud cinselliğin bastırılmasının akıl hastalıklarına yol açabileceğini öne sürüyordu. Lorenz “Bugünkü uygar insan saldırganlık dürtüsünü yeterince boşaltamamasının sancısını çekmektedir.” diyor.

Bugün saldırganlığın şiddete dönüşmesinde bu öngörünün rolü var mıdır ?

Önerilen sporun saldırganlığı azalttığına dair hiçbir kanıt yoktur. Sporun saldırganlığı güdülediğini de kanıtlamak zordur.

Fakat sporun iyi niyet ve barışı ilerletmek yerine yarışmacılığı nedeniyle saldırganlığı ve milliyetçi gururu artırdığı dikkati çekmektedir.

Davranışçı Yaklaşım :

Davranışçılara göre insan doğuştan iyi ve akıllı olarak doğduklarını, kötü eğitim, kötü kurum ve kötü örneklerle davranışın bozulduğunu öne sürülür. İnsanı doğuştan gelen eğilimler değil, yalnızca çevrenin etkisi davranışları biçimlendirir. (Watson, Skinner)

Ispanağı sevmeyen bir çocuğa övücü sözlerle, sevgi dolu bakışlarla, hediyelerle ıspanağa sevdirebiliriz. (Olumlu pekiştirme)

Davranışçılar insanın tutkularını göz ardı ederler, her şeye akılcı bir şekilde yaklaşırlar. Fakat öğrenmenin yüksek düzeydeki türlerin davranışında daha büyük rol oynadığı çok belirgindir. Aşağı gelişmişlik düzeyindeki canlılarda öğrenmeden çok içgüdüler davranışları yönetir.

Ispanak örneğini saldırganlığa uygularsak, küçük çocuk saldırganlığın ödüllendirildiği ortamda büyümesi onun ileride şiddet davranışına yönelmesini getirecektir.

Bir toplum düşününüz; öğrenci diplomatik ve politik haklarını korumak için şiddet kullanmasını olağan kabul ediyor, ahlaki açıdan doğru buluyorsa, yanlış öğrenme içindedir.

Şiddeti iletişim biçimi ve sorun çözme tekniği olarak içselleştiren genç terörist olacaktır. Böylece kültüre uyum gösterecektir.

Saldırganlığın Kökeni Nedir ?

İnsana en yakın varlık şempanzedir. Şempanzenin saldırganlık düzeyi insanda olsaydı, insan toplumu oldukça barışçıl ve şiddetten uzak olurdu. İnsan ki, bu yüksek saldırganlığı nasıl açıklayacağız, yoksa insana özgü yıkıcılık gizli gücü mü var ? İnsana özgü tutkular eğitilmediği için mi şiddet davranışı ortaya çıkıyor? Narsisist öz çıkarcı, bencil duygular şiddetin kaynağı mı? gibi sorular cevap bekliyor.

İçgüdü kavramı hayvandaki saldırganlığı açıklayabiliyor. Sadece davranışçı yaklaşım, insandaki yıkıcı eğilimleri göz ardı ediyor. Tek tip insan ortaya çıkarılamaması, aynı eğitim alan insanların farklı saldırganlık düzeyinde olmaları kromozomsal bir tabanı gösteriyor.

SALDIRGANLIK ÇEŞİTLERİ

- Savunucu Saldırganlık :

Hayvanın beyni saldırganlığı karşı şöyle programlandırılmıştır. Hayati çıkarları tehdit edildiği zaman – yiyecek, bölge, yavru, dişileri elde etmek gibi – kaçış tepkisini harekete geçirir. Temel amaç tehlikeyi gidermektir. Kaçma imkanı yoksa saldırganlaşır. Kedide olduğu gibi, köşeye sıkışan kedi, yahut yavrusunu kaybetmek üzere olan tavuk aslana saldırır. Bu saldırganlıkta yıkım arzusu, açlığı yoktur.

İnsanda hayati çıkarları tehlike altında olduğu zaman kalıtımsal olarak kaçışa göre programlandırılmıştır. Ancak tehlike tanımı ve tehdit altında hissetmenin sınırları insanda çok farklıdır. Mülkiyet duygusundan, iktidarını, sahip olduklarını, özgürlüğünü kaybetme korkusu insanın kendini tehdit altında hissetmesini sonuç verebilir.

Hayvan açık-seçik var olan tehlikeyi tehdit olarak algılarlar. İnsan, siyasetçilerde ve generallerde olduğu gibi “ gelecekteki tehditleri önceden görme yeteneği “ insan saldırganlığını tetikler.

İnsan gelecekteki tehlikeyi önceden görme yeteneği zaman zaman yanlış kullanılır. Gerçekte var olmayan tehlikeleri beyin yıkama ve propaganda teknikleri ile topluma kabul ettirmek mümkündür. İnandırılan, kendilerini tehdit altında hisseden insanlar kolayca savaştırılır. Saldırgan devletler savaşa hazırlanırlar. Böylece saldırılmak üzere olan devleti hazırlık yapmaya zorlarlar, bu şekilde öne sürülen tehdidin “ kanıtını “ sağlamış olurlar.

Canlılarda beyin yıkama aracılığıyla saldırganlığın uyandırıldığı tek varlık insandır. Bunu Hitler yapmıştır.

Kendini tehdit altında hisseden insan korkuya kapılır. Korkuda ağrı gibi son derece rahatsızlık verici bir duygudur. Bu duyguyu gidermek için insan uyuşturucu alabilir, kendini uykuya verebilir, başkalarıyla paylaşabilir veya saldırganlaşabilir. Böylece korkunun acı verici niteliği ortadan kalkar.

II- KÜLTÜREL BOYUT

– Özgürlük Duygusu ve Saldırganlık

Özgürlük arzusu kültürlerden ve öğrenme-şartlanmadan doğan bir ürün mü, yoksa biyolojik bir tepki midir ?

İnsanlık tarihi özgürlük kavgaları ile doludur. En ilkel insandan tut günümüze kadar insanoğlu kendilerini ezenlerle hep mücadele etmiştir.

İnsan yüreğini özgürlük vaadi kadar etkileyen bir güç yok gibidir. Özgürlüğü bastırmak isteyen önderlerin bile özgürlük sözü vermeleri hep zorunlu olmuştur.

Özgürlük arzusunun kısıtlayıcı tehditler savunucu saldırganlığı uyandırır. 

– Narsisizm ve Saldırganlık

Savunucu saldırganlığın en önemli kaynaklarından birisi Narsisizm eğilimidir. Canlılar içinde insanı böyle yıkıcı saldırgan yapan ilginç bir duygudur. Hitlerin, Cengizin ve büyük savaşçıların acımasız Narsisistler olduğu unutulmamalıdır.

Narsisist birey için onunla ilgili şeyler önem taşır, dünyanın geri kalanları önemsiz, ağırlıksız ve renksizdir. İkili standart nedeniyle Narsisist kişi ağır yargı kusuru gösterir ve objektif olamaz.

Değerlilik duygusuna çok sübjektif sahiptir. Kendi kusursuzluğunu, üstünlüğünü, olağanüstülüğüne dört elle sarılmıştır. Kimlik duygusu kadar değerlilik duygusu da önemlidir.

Başkaları onu hafife alır, eleştirir veya yenilgiye uğratırsa, Narsistik yaraların içine girer: yoğun kızgınlık, öfke, öç alma duygusu uyanır. Bu kişinin evine, bedenine saldırılırsa bu kadar öfke duymazlar.

Özsever kişi spor, sanat, siyasette başarı ile başkalarının hayranlığı ile sürekli beslenir. Toplum tarafından uygun görüldüğü ve onaylandığı için duygular bütünüyle şişer.

Özsever insan beraber yaşama bilincinden yoksundur.Olaylı bir mitingde çevreyi tahrip eden gencin sonra pantolonunun tozunu silmesi çarpıcı bir örnektir.

Siyasal önderlerde Narsisizm bir meslek hastalığına döner. Yenilgi anında veya sonrası sübjektif değerlendirmeler ve yargı kusurları ile hareket ederler. Yücelik ve yanılmazlık fikirleri onlarda yaralanmaya sebep olur.

Küme özseverliği : Siyasetçilerin çok kullandığı ve savaş nedenlerinin başında gelir. Etnik ayrımcılığa götürür. Bağnazlık küme Narsisizmim ayırıcı özelliğidir.

HİTLER

Hitlerin kişilik analizini yapan araştırmacılar onu motive eden itici güçlerine ve kişilik gelişiminde sorumlu olan şartları araştırmışlardır.

Hitler beklenilenin tersine çok güzel bir çocukluk dönemi geçirmiştir. Annesi Klar sevgi dolu, çalışkan sorumlu, tutumlu, görev bilincinde bir insan. Hatta anne oğluna aşırı düşkünlük gösterdiği, onda eşsiz olduğu duygusunun gelişmesinde bu vericiliğin rolü olduğu söylenir.

Babası evlilik dışı bir çocuk olarak doğmuş, hayatı mücadeleler ile geçmiş, varlıklı, tutumlu, otoriter bir kişiydi, ama zorba değildi. Baba siyasetle ilgili laik, liberal biriydi.

Hitlerin hem annesi hem de babası iyi niyetli, dengeli, çok normal ve yıkıcılıktan uzak insanlardı. Böyle dengeli insanların nasıl böyle bir canavarı dünyaya getirdikleri ve büyüttükleri açıklanması gereken bir sorudur.

Hitlerin öğrenim hayatı başarılı değildi, müziğe meraklıydı, sanat akademisine başvurdu. 2 . sınavda elendi. “Reddedildiğimi öğrenince yıldırım çarpmış gibi oldum.” Kendi ifadesidir.

Kişiliğindeki temel örüntü “önder olma, hayranlık uyandırma doyumu” şeklindeydi. Ayrıca Hitler acıma duygusunda tümüyle yoksun bir kişilik sergilemiştir.

Hitlerin ideolojik etkilenmesi :

Hitlerin fikir yapısında ve Nazizmi oluştururken ilham aldığı en önemli kaynak Darwin ve Evrim teorisi olmuştur.

Bilim tarihinde kilometre taşı hükmünde iki kitap vardır.

1 – Darwin’in “Türlerin Kökeni, (1859)”

2 – Hitlerin “Kavgam” isimli kitap.

Hitlerin yazılı ifadelerinde Darwin’den derin şekilde etkilendiğini anlıyoruz.

Darwinizm :  Özet olarak :

Tesadüfi varoluşu - İçgüdüler (yiyecek) - Varlık için savaş - Doğal ayıklanma - Kuvvetli olanın devam etmesi         

İçgüdülerle yönlendirilen kör bir varlık kavgası verdi. Bu kavgada başarılı olan yaşayacaktır. (Hipotez)

Bu hipotezi Hitler politik psikolojide uyguladı.

Hitler kitabında Alman ırkında olmanın gururundan ve diğer ırklardan olanın aşağılığından çokça söz eder.

Ari ırk, Kültür taşıyıcılar (Japonya), Kültür yıkıcılar (Yahudi, zenci).

Hitlerin Hipotezi :

“Tabiat insanları eşit yaratmadığı gibi, ırkları da eşit yaratmadı. Bazı daha doğuştan başkalarından daha üstündür. Almanlar dünyanın en kuvvetli ırkı olarak dünya yüzündeki aşağı ırkları idare etmelidir. “

Hitler kitabında Yahudiler için “insanlığın ebedi mantarı”, Zenciler için “yarı maymun olarak doğmuş yaratıklar, onları eğitmek büyük deliliktir”, Fransızlar için “zencileşmekte olan bir ırk” diye söz etmektedir.

Geçmiş milletlerin çöküşünü kan karışması ve ırk saflığının bozulmasına bağladı. Alman ırkının saflığının korunmasını devletin birinci vazifesi ilan etti.

Hitlere göre “Kuvvet istilanın haklı sebebidir. Yaşama hürriyetimizi garanti etmek için geniş toprak gerekir. Almanya’ya büyük devlet olacak, yada silinecektir.”

Hitler doğal ayıklanmayı ırk düzeyinde uygulamak çabası ile savaş kararı vermiştir.

Darwinizm “Varlıkların mücadelesi, doğal ayıklanma, kuvvetlinin devam etmesi,” hipotezini Marksistler sınıf mücadelesinde, Kapitalistler büyük şirketlerin küçükleri ortadan kaldırmayı gerekçe olarak kullandılar.

Machiavelli’nin etkisi :

Makyavelli 16 ncı yüzyılda İtalya’da yaşayan bir diplomattı. İtaya’nın iç karışıklık ve huzursuzluklardan kurtulmasını istiyordu. Bunun için “Hükümdar” isimli bir kitap yazdı. Bu kitaba göre tanımladığı lider tipi İtalya’yı kurtaracaktı.

Makyavelli’nin meşhur öngörüleri :

“Gaye vasıtayı meşru kılar. Devletin menfaati uğruna her şey mubahtır ve devlet hayatı ile özel hayatın ölçüleri birbirinden farklıdır.

Unutulmamalıdır ki kalabalıklar karakter bakımından kaypak olurlar, onları bir şeye inandırmak kolay olmakla beraber aynı inançta tutmak zordur. Bu sebeple işler öyle düzenlenmelidir ki, insanlar artık bir şeye kendi gönülleri ile inanmaz hale geldikleri zaman onları zor kullanarak inandırmak mümkün olsun.

Faydalı işler azar azar yapılmalı ki, halk bunların daha çok farkına varsın. Cömertlik kadar insanın kendi kendini yıkan başka bir özellik yoktur. Kendi kesenizden cömertlik yapmayınız yoksul olursunuz, yoksulluktan kurtulmak için de tamahkar davranırsınız, herkes sizden nefret eder.”

Zalimlik konusunda bakınız Makyelli ne diyor :

“Zalimlik ve zorbalık bir hükümdarın tebasını birlik halinde ve itaatkar tutabilmek için kullanacağı silahlardan biridir. Bir iki ibretli kan dökme ile düzeni yeniden sağlayan hükümdar, neticede işleri kendi haline bırakacak ve sonunda büyük kan dökülmesine yol açacak kadar yumuşaklık gösteren birinden daha merhametli olacaktır. Çünkü hükümdarın şiddeti sadece fertlere zarar verdiği halde onların gereksiz yumuşaklığı bütün devlete zarar verir.”

Makyavelli’nin meşhur bir pasajı da şöyledir.

“Sevilmek mi, korkulmak mı daha iyidir ? Belki bu soruya ikisini de isteriz diye cevap verebiliriz. Ama sevgi ve korku bir arada pek güç bulunacağına göre aralarında birini seçmemiz gerekirse, korkulmak sevilmekten daha emniyetlidir. Zira genellikle görülmüştür ki insanlar nimete şükretmesini bilmeyen, kaypak, güvenilmez, tehlikeden kaçmaya çalışan, kazanç hırsı ile tutuşan, kendisine menfaat sağladığınız sürece size bağlıdır. Tehlikeye uzakta ise fedakar görünürler, kanını dökmeye , malını vermeye, canını vermeye, çocuklarını bile feda etmeye hazırdırlar; ama onlara gerçekten ihtiyaç duyarsanız sırtlarını dönerler.”

Makyavelli, Hükümdar isimli kitabının on sekizinci bölümünde dürüstlüğün övgüye değer olduğunu kabul ediyor, ama siyasi iktidarın muhafazası için hile, ikiyüzlülük ve yalan yere yemin etmeyi zorunlu kılıyordu. Mantığı ise şuydu :

“Sizin nasıl göründüğünüzü herkes görür, ama nasıl olduğunuzu pek az kişi bilir. İhtiyatlı bir hükümdar sözünde durmakla zarar göreceği ve onun söz vermesine yol açan sebepler ortadan kalktığı zamanlarda dürüstlük yapamaz, yapması  da gerekmez. Bütün insanlar iyi olsaydı benim bu söylediklerim iyi bir nasihat olmazdı. Ama insanlar dürüst olmadıklarına, size verdikleri söze sadık kalmadıklarına göre siz de onlara sadık kalmak ihtiyacın da değilsiniz. Bir hükümdar sözünde durmayışını izah edecek makul bir sebep her zaman bulur.

Fakat insanlar o kadar basit, günlük ihtiyaçlarının o kadar esiridirler ki, onları aldatmak isteyen biri aldanmaya istekli enayiler bulmakta hiç güçlük çekmez. Böylece; merhametli, dürüst, insancıl, dindar ve sağlam karakterli görünmek, böyle olmak iyi şeylerdir, ama insanın kafası öyle dengelenmelidir ki, iyi vasıflara sahip olmamak gerektiği zaman hemen aksi istikamette nasıl değişmek gerektiğini bilmeli ve bunu yapabilmelisiniz. Zira sizin nasıl olduğunuzu pek az kişi bilir.”

Günümüzün iletişim dünyasında, muhalefetin var olduğu demokrat sistemlerde yalanlar çok daha kolay ortaya çıkmaktadır. Bugünkü Avrupa bunun için ortaçağ Avrupası gibi iç savaş yaşamıyor.

Makyavelli’yi savunanlar olması gerekeni değil olanı ele aldığını öne sürerler. Siyasi düşünce üzerine insanlık tarihinde Makyavelli kadar inkılapçı bir etki yapan çok az olmuştur. Bu sebeple “Siyaset biliminin kurucusu” unvanını ona verenler vardır.     

Batı siyasi özgeçmişinde Makyevelli’nin izleri çok derindir. Fransa Kralı3 üncü Henry ve 4 üncü Henry öldürüldüklerinde yanlarında bu kitabın nüshaları vardı. Büyük Frederik Prusya politikasını çizerken ondan ilham aldı. 14 üncü Louis’nin en sevdiği baş ucu kitabı idi. Napoleon Bonaparte’in Vaterloo’daki arabasında bir özet kopyası bulundu. Adolf Hitler, kendi beyanına göre, “Hükümdarı” yatağının baş ucunda tutuyor, kitap ona devamlı ilham kaynağı oluyordu. Mussolini “ Onun doktrini bugün canlıdır, çünkü geçen dört yüz yıl boyunca insanların kafalarında ve milletlerin davranışlarında hiçbir değişiklik olmadı. " diyordu.

Aynı yıllarda Osmanlı nasıldı ? Sırplısından Mecusisine kadar herkes hayatından memnun ve adaletle yaşıyordu. Sultan Fatih bir hatası nedeniyle Rum mimarla birlikte yargılanıyordu. Çünkü iyiler çoğunluktaydı, böylece insanları yönetenlerde iyi oluyorlardı. İnsanların elinde doğru rehberler vardı. Batıdaki “Milletin, devletin, vatanın kurtuluşu için fertler feda edilir” prensibi bir cani yüzünden bir kasabayı yakma sonucunu doğurdu. Fakat “Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenemez. Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir” gibi Semavi Düsturların etkisinde kalan yöneticiler, bir kişinin hatasından diğer insanları sorumlu tutmamışlar, suçun kişiselliğini uygulayarak hukuk devletinin ana ilkesini gerçekleştirmişlerdir. Böylece bencil, Narsisist olan Osmanlı  hükümdarları bile  adaletli olmak zorunda kalmışlardır.

Eğer yöneticiler siyasetten doğruyu gerçek doğruya yaklaştırmazlarsa yeni Hitler’ler ortaya çıkacaktır. Devlet adamının amacı ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak değil, iyi örnek olmaktır.

Bir kişinin hatasından başkalarını sorumlu tutan siyasi düşünce bir gün gelir yangın çıkmasın diye bütün kibritleri yasaklayabilir.