Sosyal Kaygı

Sosyal fobi diye adlandırılan sosyal kaygı ; insan hayatının akışını ve duygu durumunu derinden etkileyen, gündelik hayatın gerekliliklerini kabusa dönüştüren,sosyal ortamlarda açığa çıkan bir korku, kaygı duygusudur.

Sosyal fobi diye adlandırılan sosyal kaygı ; insan hayatının akışını ve duygu durumunu derinden etkileyen, gündelik hayatın gerekliliklerini kabusa dönüştüren,sosyal ortamlarda açığa çıkan bir korku, kaygı duygusudur. Özellikle kişinin performans gerektiren bir iş ile meşgulken başkaları tarafından incelenmesi durumunda açığa çıkan diğer kişiler tarafından eleştirilme, alay edilme endişesi, küçük düşme korkusudur. Sosyal fobi kadınlarda da erkeklerde de görülebilir. Kadınlarda daha sık görülmekle birlikte sosyal fobi yüzünden doktora başvuranlar daha çok erkeklerdir. Kadınlar, özellikle çalışmayan kadınlar zamanlarının çoğunu evde geçirdikleri için belirtiler açığa çıkmayabilir. Daha fazla…Erkekler ise çalışma hayatının; yani sosyal hayatın sürekli içinde olmak durumunda kaldıklarından belirtiler gözle görünür hale gelir. Çalışmak sosyal hayatın içinde olmayı gerektirdiği için çalışan kadın da bu tehditle yüz yüzedir ve sosyal fobinin belirtilerini daha belirgin olarak hisseder. Bekâr veya boşanmış kişiler ile yüksek eğitimlilerde sosyal fobi daha sık görülmektedir. Kişiler arası iletişim, konuşma, bilgi alış verişi gibi olaylar sosyal yaşamın olmazsa olmazlarıdır. Aile, arkadaş ya da iş arkadaşlarıyla yapılan toplantılar, çeşitli seminerler, iş yemekleri vs. kişinin hayatını çekilmez hale getiriyorsa ortada bir problem olduğunu kabul etmek gerekir. Sosyal fobik özellikleri olan kişiler özde aşırı mükemmeliyetçidirler ve hata yapma ihtimalini asla kabul etmezler. Hata yapmamak adına en ufak bir kusurda ya da eksikte geri döner, yaptıkları işten vazgeçerler. Bir işi yapamayacaklarını düşündükleri takdirde en kolay yolu seçerler: Ya hep, ya hiç yolunu. Yapamayacaklarını düşündükleri işlerle bir daha asla ilgilenmezler, tüm kapılarını kaparlar. Bu, aslında “Ben en mükemmeli yapmalıyım ve herkes beni beğenmeli, benimle gurur duyulmalı, parmakla gösterilmeliyim” şeklinde düşünmelerinden ileri gelir. Bu nedenle kaygı düzeyi artar, kaygı düzeyini arttıran ise “Başaramama korkusu” dur.Kaygı düzeyinin yükselmesi beyindeki stres hormonları salgısını arttırır ve aşırı derecede salgılanan stres hormonları öğrenme yeteneğini geriletir. Bunun sonucunda daha da fazla korku açığa çıkar.”[1] Stres durumunda sinapslarımızın normal işleyişi bozulur. Stres hormonları dediğimiz adrenalin ve noradrenalin oranı yükselir. Dolayısıyla bir hücreye ulaşan uyarılar bir diğerine geçemez. İşte bu an, bizim hatırlayamadığımız andır, düşüncelerimiz bloke olur. Yapılan araştırmalara göre sosyal fobik davranışların sinir sisteminin dopamin ve serotonin sistemleri ile ilişkili olduğu görülmüştür. Ayrıca korkular kişinin otonom sinir sistemini uyararak kalp üzerinde aşırı zorlanmaya, kalp spazmına ve hatta beslenme bozukluğuna ve bağırsak spazmlarına kadar tüm bedende çeşitli bozukluklara sebep olur.Tüm bozulmalar nedeniyle düşüncelerin bloke olmasıyla da oluşan bu kapanma sadece yüz yüze konuşma esnasında gerçekleşmez. Bazen bir kişinin sesi duyulduğunda da görülebilir. Bu nedenle bazı sosyal fobikler için telefonla konuşmak da zorlayıcıdır. Sanki nefes alıp verirken zorlanır gibi bir halde olan, heyecanlı ve titreyen bir sesle konuşan kişi kendi sesini duydukça daha çok kaygılanır. Bu durumu karşıdaki kişiye aksettirmeme çabası endişe düzeyini daha da yükseltir. Ses titremesine çoğu zaman el titremesi de eşlik eder. Aslında en önemli durum düşüncenin işleyişindeki hızlanma sürecidir. Kişi sürekli yorum yapmaya başlar ve yorumlar olumsuzdur. Bir sosyal fobiğin düşünce zinciri olumsuz düşüncelerle harekete geçer. Kişi kendisini büyük bir zincirle bağlar ve o zincirin gidebildiği yere kadar gider. Yani durmadan kendi içinde döner, hareket edemez; yalnızca endişe duyar, tedirgin olur. Elbette ki bu hissiyatın içindeki kişi performans göstermesi gereken bir durumla karşılaştığında daha da çok kaygı duyar ve ani tepkiler göstermeye başlar. Herhangi bir alarm altında en çok yaşanılan durum öncelikle “buradan kaçmalıyım, uzaklaşmalıyım” duygusu, sonrasında ise kalp çarpıntısı, kaslarda gerginlik sonucu titreme, boğazın düğümlenir gibi olması, ateş basması sonucu açığa çıkan terleme ya da aniden buz kesmedir. Büyük bir ihtimalle bu bedensel tepkileri, baş ağrısı ya da vücudun en hassas bölgesi neresiyse o bölgeyi vuran ağrılar ya da bozulmalar (bağırsak ve mide problemleri gibi) da takip eder. Yaşanılan duruma stresin çeşitli şekillerde açığa çıkması diyebiliriz. Stres daima her türlü sıkıntının ana kaynağında yer almaktadır. Stresle baş edebilmek için onun büyümesini engellemek, yani kaynağı kısmen de olsa kurutmak gereklidir. Oysa ki bu kaynağın var olduğunu bilmek kişinin kendisini tehdit altında hissetmesine neden olur. Tehdit, tehlikenin var olduğunu algılamaktır. Kişi kimi dürtüleri, aşırı uyarıları ya da çevresel durumları dengesini bozan, gerginliği arttıran birer tehlike olarak değerlendirilir. Buna karşı savunma düzenekleri kuramazsa ya da yetersiz kalırsa endişe dediğimiz “anxiete” ortaya çıkar.[2] İçten gelen olumsuz bir duygu olarak endişe; sıkıntılı bir bekleyişi çağrıştıran, kişiyi ketleyen bir durumdur. Hissedilen tehlike karşısında savunma sistemlerini harekete geçiremeyen kişinin endişe düzeyi daha da çok artar ve belirgin bir tehdit algılaması yaşar. Eğer aynı tehdit daha önceden yaşanmış ve kişinin güveninin zedelenmesine sebep olmuşsa; yeniden böyle bir durum ile karşılaşma endişesi dediğimiz “beklenti anksiyetesi” ortaya çıkar. Bu ise çok daha büyük bir tehdit olarak algılanır. Çünkü daha önce yaşadığı olumsuzluğun yineleneceği kaygısını taşıyan kişi gerçekte üstesinden gelebileceği, baş edebileceği bir sorunla karşılaşınca yenilgiyi baştan kabul eder ve istemeden de olsa bu emri beynine gönderir. Kaçma düşüncesine kapıldığımız anda beynimizi yeniden harekete geçirerek yeni bir düşünceyi yerleştirmeye çalışmalıyız. Böyle durumlarda beynimize “kaçmalı değil, savaşmalıyım” mesajını kabul ettiğimizi bildirmeliyiz. Fakat olumsuz düşünen bir kişi için savaşmak da korkutucudur. Çünkü savaşta yaralanmak ya da şehit olmak da vardır. Unutulmamalıdır ki mücadele ile elde edilenler çok daha değerli, kolay yolla elde edilenler ise daima çabuk vazgeçilen şeylerdir. Hayat daima insana çeşitli sorunlar ve sorunları çözmeye yönelik fırsatlar getirecektir. Önemli olan ele geçen fırsatların doğru değerlendirilebilmesidir. Sosyal fobiyi körükleyen diğer bir duygu öğrenilmiş çaresizlik duygusudur. Daha önce yaşadığı kötü tecrübeleri zihnine yazan kişi benzer durumlarda da aynı şeyi yaşayacağına inanarak tedirgin olur ve sorunun üstesinden gelmek için hiç çaba göstermez. Bu durum tekrar tekrar başarısız olma sonucu vazgeçme duygusu ve eylemidir. Bilimsel bir araştırmada bu konuyla ilgili çok güzel bir örnek vardır: Bir köpekbalığı ve başka bir balık aynı akvaryuma konulmuş, ancak araya bir cam bölme yerleştirilerek birbirinden ayrılmış. Köpekbalığı acıkınca karşısındaki balığa saldırmak istemiş fakat arada cam bir bölme olduğu için cama çarpmış. Tekrar tekrar diğer taraftaki balığı yiyebilmek amacıyla saldırıp dursa da her seferinde aradaki cam engele takılmış. Karşındaki balığı yemek için 28 saat boyunca uğraşan köpekbalığı sonunda denemekten vazgeçmiş. Bir süre sonra aradaki cam bölme kaldırılmış, diğer balık yanına gelmiş ama köpekbalığı onu yememiş ve bir süre sonra açlıktan ölmüş. Aradaki engel kalkmış olsa bile köpekbalığının yeniden deneme gücünü kaybedip başarısızlığı kabul etmesini, yani başarısızlığa şartlanmasını “öğrenilmiş çaresizlik” olarak adlandırabiliriz. Hepimiz zaman zaman karşımıza çıkan engellerle mücadele etmeyip geri çekiliriz. Geri çekilmek bazen daha temkinli olarak yeniden harekete geçmeyi sağlarken bazen de yeniden denememeye sebep olur. Bazı insanlar bu durumu kimselere hissettirmez, bazıları ortalıkta büyük bir kargaşa yaratır, kimileri ise böyle engellerle karşılaşmamak adına hayatın içinde aktif olarak bulunmaktan kaçınır hale gelir Gerginliği arttıran diğer bir etken de otorite konumundaki kişilerle birlikte bulunmaktır. Bu durum bir sosyal fobik için dehşet duygusunun açığa çıkmasına neden olur. Düşünün karşınızda patronunuz var. Ya da işi daha ilerletelim, en üst kademedeki kişi olsun, Cumhurbaşkanı. En yetkili kişi sözcüğü kimi insanları endişelendirmez. “Ne var yani? O da insan ben de insanım” derler. Bu cümle bir sosyal fobik tarafından söylenebiliyorsa bunu artık o kişinin sosyal fobiden kurtulduğunu gösteren bir kanıt sayabiliriz. Çünkü bir sosyal fobik için tarif ettiğimiz durum dehşet vericidir. Sosyal fobi yarattığı anksiyete (kaygı) nedeniyle birçok psikolojik rahatsızlığada yol açabilir. Sosyal fobisi olan kişilerde sıklıkla depresyon, panik bozukluk, obsesif kompulsif bozukluk, alkol - madde kullanımı, somatoform bozukluk gibi psikiyatrik hastalıklar ortaya çıkar. NE YAPILMALI Beynimizin çalışması bir bilgisayar gibidir. Bilgisayarın çalışmasını ve çeşitli fonksiyonları yürütmesini sağlayan ona yüklenen yazılımlar ya da programlardır. İşte, insan beyni de böyledir. Ona “kötü olacak” programını yüklediyseniz, beyniniz davranışlarınızı bu programa göre ayarlayacaktır. Yüklediğiniz program “her şey güzel olacak” programı ise beyniniz başarmanız için sizinle işbirliği yapmaya başlayacaktır. Tüm bu davranışı beyine işlemenin yolu dikkatin doğru şekilde odaklanmasından geçer. Dikkat arttırıcı egzersizler son derece fayda sağlamaktadır. Yapılan araştırmalar stresin pek çok hastalığın başlamasına veya artışına sebep olduğunu göstermektedir. Stres, iç sıkıntısından, vücudun bağışıklık sisteminin bozulmasına kadar geniş bir yelpazede insan sağlığını etkilemektedir. Yoğun stres organizmada otomatik olarak birtakım fizyolojik belirtilerin oluşmasına yol açar. Çarpıntı, nefes darlığı, kas gerginliği ve ilerleyen dönemde bunlara eklenen unutkanlık ve dikkat dağınıklığı gibi yakınmalar, özellikle çok şiddetli olduğunda kişinin yaşamını aksatan bir boyuta ulaşabilir. Bunların ruhsal kökenli olduğunun bilinmemesi kişiyi çeşitli tetkik ve tedavi arayışlarına yöneltebilir. Bu belirtilerin kaybolması ancak stresin kontrol edilmesiyle mümkündür. Stresi kontrol etmek mümkündür. STRES KONTROLUNDA NEUROBIOFEEDBACK KULLANIMI Kişinin beyin dalgalarını bilgisayarda görmesiyle geriliminin azaltılmasına ve gevşemesine dayanan Neuro-Biofeedback (sinir geribildirimi) ile gevşeme yöntemleri uygulanır. Biofeedback, kişinin stresin bedensel belirtilerine yönelik farkındalığını arttırarak bu belirtileri kontrol etmesine, bir anlamda da psikolojik olarak gevşeyip rahatlamayı öğrenmesine yardımcı bir tekniktir. Bu amaçla geliştirilmiş en etkin yöntemlerden biri olan Neuro-Biofeedback’te, bilgisayar ortamında beyin dalgalarının gözlemlenmesi ve kişinin bunları geribildirim aracı olarak kullanması sağlanabilmektedir. Öncelikle beynin biyoelektrik haritası çıkarılır, stresli çalışan alanları belirlenir. İkinci aşamada Neuro-Biofeedback cihazının elektrotları stresli alanlara takılır. Bilgisayar ekranında beyin dalgaları görüntülenir. Üçüncü aşamada kişiye beyin gücünü kullanarak “Alfa” dalgalarını arttırması öğretilir. Alfa dalgaları beynin istirahat dalgalarıdır. Bu dalgaları arttırmayı başaran kişiye puan verilir. Azami 10 seansta kişi beyin gücünü kontrol etmeyi öğrenir. Neuro-Biofeedback, objektif ve ölçülebilir verilerle çalışma imkanı sağlamakta, aynı zamanda tedavinin yararlılığı hakkında da bilgi vermektedir. Kişinin somut verilerle bu bilgiye ulaşması, motivasyonunu ve tedaviye inancını arttırmaktadır. Beynin temel biyoelektriksel aktivitesi Alfa, Beta, Delta ve Teta dalgalarıdır. Beyin bunların hiçbirini yüzde yüz saf olarak yayınlayamaz, oranları değişir. Normal yaşantı sırasında bu dalgalar karışık olarak yayınlanır. Yayınların karışımında Alfa dalgası çoksa uyanık bir huzur durumu yaşanır. Söz konusu dalgalar feedback aleti ile monitorize edilerek kişiye Alfa durumu görsel ve işitsel sinyaller olarak bildirildiğinde kişi yaşadığı anksiyete durumlarında kendini kontrol altına alarak daha fazla Alfa üretebilmeyi öğrenebilmektedir. Davranış terapisinin sistematik duyarsızlaştırma tekniğinde Alfa durumunun hoş, rahatlatıcı, huzur verici özellikleri endişe ile karşıt eşleştirmede kullanılabilmektedir. Kişiye Neuro-Biofeedback aleti ile nasıl daha fazla Alfa üretebileceği öğretilir. Ardından zihninde kendisi için gerginlik yaratacak durumları canlandırması istenir. Feedback sinyali aracılığıyla Alfa miktarının düştüğü saptandıkça canlandırma kesilip hastanın tekrar Alfa durumuna dönmesi sağlanır. Bu tarz bir öğrenme sonucunda kişilerin yaşamlarındaki olayları kontrol edebileceklerine ilişkin inançları ve güven duyguları artmaktadır. Bireysel psikoterapi ve gevşeme egzersizleri ile birlikte kullanılan Neuro-Biofeedback tekniği ile; kişiye özel opsiyonel ayar yapabilme imkanından yararlanılabilir. Kişiye rahatsızlığıyla ilgili farkındalık kazandırmak, motivasyonunu arttırmak, bireysel psikoterapide kazandığı davranış değişikliklerinin beyninde ne tür bioelektriksel görünüm kazandığıyla ilgili geribildirim vermek suretiyle düşüncelerine hakim olabilme yeteneği kazandırılır. [1] Nevzat Tarhan, “Stresi Mutluluğa Dönüştürmek”, Timaş Yayınları, 2002 [2] M. Orhan Öztürk, “Psikanaliz ve Psikoterapi”, Bilimsel Tıp Yayınevi, 1998.

Etiketler: sosyal fobi neurobiofeedback nöroterapi


ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİ TV
VİDEOLAR
  • Kefir yaşlanmayı geciktiriyor! Üsküdar Üniversitesi araştırdı.
    15 Ağustos 2017, 15:07
  • NPIstanbul Beyin Hastanesi Tanıtım Filmi
    15 Ağustos 2017, 11:34
  • Adli Bilimlerde Türkiye! Prof. Dr. Sevil Atasoy CNNTÜRK'te anlattı.
    14 Ağustos 2017, 11:10
  • İnternette oyun beyinde uyuşturucu etkisi yapıyor!
    14 Ağustos 2017, 11:04