Evlilikte adalete dikkat!

Eşler Arasında Sevgi ve Adalet Dengesi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan anlatıyor...

Sosyal adalet, yargı adaleti ve ahlaki adalet kavramlarıyla beraber aile hukukunda da bir adalet sistemi vardır. Bunun için eşlerin “iki kişilik” düşünmesi gerekir. Tarafların kendi yaşantılarını hem istedikleri gibi şekillendirmeye, hem de evliliği sürdürmeye çalışması aile hukukunu bozar. Bu nedenle evlilikte olaylara bir hâkim, bir savcı, bir avukat gibi yaklaşmamak; haklının ortaya çıkması için çalışmak gerekir. Aile içerisinde genel olarak görülen sorunların kaynaklarından biri, anne-eş arasındaki çekişmelerdir. Böyle durumlarda olayları tarafsız değerlendirmemek, karşı tarafta haksızlığa uğrayacağı duygusu uyandırır ve kavgaya sebep olur. Bunun engellenmesiyse, anne ve eşte haksızlığa uğramayacağına dair güveni sağlamak ve taraflara adilce yaklaşmakla mümkün olur. Bunlar sağlandığı takdirde aile hukukundaki olası birçok sorun engellenmiş olur.

Sevgi ve adaletin dengede durması, eşler arasındaki ilişkilerde çok önemlidir. Eşler arasında kavgaya sebep olan kayınvalide vakalarında, tarafların empati kurmaları ve durumu olumlu hale getirmek için çabalamaları gerekmektedir. Herkesin birdenbire olgun ve mükemmel hale gelmesiyle de, kavga etmek ve tavır almakla da sorunların çözülmesi mümkün değildir. Erkeğin annesine fazla düşkün olması, eşinin kayınvalidesine olan tavrının olumsuz yönde şekillenmesine, onun kusurlarını sürekli dillendirmesine sebep olabilir. Bu durum, aile içinde büyük kavgalar çıkmasına yol açar. Erkeğin bu tip olaylar karşısında olumlu tavırlar takınması, annesinin onun hayatındaki yerini ve eşiyle olan ilişkisindeki olumlu etkilerini eşine anlatması sorunların çözümlerini kolaylaştırabilir.

İdeal eş olarak tanımlayabileceğimiz erkekler, genellikle annesiyle ilişkileri iyi olanlardır. Annesini seven bir erkek, eşine karşı davranışlarında sevgi dolu olur. Bu, iyi bir özelliktir; ancak erkek, evlendikten sonra annesini uzaktan sevmeyi başarabilmeli, eşiyle annesi arasındaki ilişkilerinde bir denge kurarak istisnai durumlar dışında öncelikli olanın yuvası olduğunu bilmelidir. Kadın da evi sevimli ve çekici hale getirmeli, evdeki huzuru sağlamak için çalışmalıdır. Kadının davranışlarının olumlu olması halinde, kayınvalide de gelininin oğlunu mutlu etmeye çalıştığını görerek ona karşı olumlu tavırlar sergiler. Şunu bilmeliyiz ki bir konuda ne istediğimizden çok, arzu ettiğimiz şeyi nasıl istediğimiz önemlidir.

Adalet: İş Hayatının Vazgeçilmez Erdemi

Adaletli olmak, çalışanın kuruma sadık olması için çok önemlidir. Kurumlarda sadakat çalışmaları yapılır ve bu çalışmalara kurumda çalışanlar katılırlar. Dış müşteriler ürünleri alan kişiler, iç müşteriler ise kurumun kendi elemanlarıdır.

Kurumsal sadakat çalışmalarında, çalışanların kurumdan üç temel beklentisi tespit edilmiştir. Birinci sırada kişinin o kuruma severek gelmesi ve kendisini orada güvende hissetmesi; ikinci sırada kişinin “Patron kızdı, beni atacak” kaygısı yaşamaması ve haksızlığa uğramayacağına dair kuruma güven duyması; üçüncü sırada ise ücret gelmektedir. İnsanların şu anda devlet kurumlarında çalışmak istemelerinin bir sebebi de bu kurumlarda gelecek kaygısının olmamasıdır. Bu kaygı, tembellik gibi olumsuzluklara da neden olarak üretimin düşmesine sebep olur. Bu noktada dengenin sağlanması ve kurumun adil bir şekilde yönetilmesi çok önemlidir. İdeal kurum yönetiminin nasıl olduğu konusunda bilgi vermek üzere yönetim danışmanlıklarının kurulmasının sebebi budur. İdeal kurum yönetiminde; kurumsal sadakat, kurum kültürü ve kurum kimliğinin oluşturulması gerekir. Kurum kültürü, kurum kimliği oluşurken, kişilerin kuruma aidiyet duygusunu daha çok hissetmeleri, onu benimsemeleri ve kurumdaki değerleri savunmaları için çok önemlidir. Bunların bir kurumda var olması, çalışanların daha verimli olmalarını ve daha az hata yapmalarını sağlamaktadır. Bu şartların sağlanması için yöneticilere büyük görev düşer.

Eski tip yöneticilikte liderlik vasfı ön plandaydı. Bu tip yöneticiler, risk alan ve yatırım yapan kişilerdi. Bilimsel yöneticilikte ise herkesin kendisini şirketin ortağı gibi hissedebilmesi sağlanır. Bu tarz yönetimlerde katılımcılık vardır.

Katılımcılığın Adaletteki Önemi

Kişi, katılımcılığın söz konusu olduğu bir kurumda “Benim fikrim burada önemli ve ben değerliyim” duygusunu taşır. 1996 yılında Türkiye’ de yapılan Habitat toplantısında, daha önce hükümetin katılımcısı sayılan sivil toplum örgütleri, hükümetin ortağı olarak kabul edildi. Ortaklık söz konusu olduğunda kurumlar, devleti kendi malı gibi korur. Bu gibi kurumlar, hükümeti seçip iktidara gönderdikten sonra onu unutmamalı, yaptıklarını daima sorgulamalıdır. Adaletsizliği önlemenin başka bir yolu yoktur. Diktatörlerin ortaya çıkmaması, zulmün ve zalimlerin hüküm sürmemesi için insanların kesinlikle sivil toplum örgütleri halinde örgütlenmesi ve yönetenleri sorgulaması gerekir.

Türkiye’de örgütlenme kültürü pek gelişmemiştir. 5-6 milyonluk nüfusu olan Danimarka’da yaklaşık 30-35 milyon derneğin olması, bir tek kişinin 5-6 derneğe birden üye olduğunu gösterir. Bu, bizdeki dernekleşme zayıflığının kanıtı niteliğindedir. Derneklerde daha önce hükümet komiserleri varken, yeni uygulamalarla bu kurumların önü açıldı. Önceleri devletin güven duymadığı kurumlar olan derneklerin, yeni kriterlere göre (AB kriterleri) düzenlenmesi, bu güven problemini de çözecektir.
 
Yüceltilmiş Gücün Adalete Etkisi

Bir toplumda benmerkezciliğin yüceltilmesi, insanın yalnızca kendini önemsemesinin doğru olduğuna inanıp, “bencil birey” haline gelmesine sebep olur. Bugün Batı toplumunda güç, yüceltilen bir kavramdır. Gücün ve güçlü olmanın yüceltilmesi, zayıf olanın ezilmesine neden olur.

Özellikle kapitalist sistemden sonra güç oldukça yüceltildi; hastalar ve yaşlılar başta olmak üzere zayıf insanlar mağdur oldu. Gücün bu şekilde yüceltilmesi adalete ve dolayısıyla da hukuka zarar verir. Bugün Batı toplumlarının aksine Doğu toplumları adaleti daha fazla yüceltmektedir.

Gücün yüceltildiği yerde adalet ve hatta hukuk kuralları ikinci plana atılır. Hukuk, kanunların koruduğu; vicdan ise ahlaki değerlerin koruduğu menfaattir. Yani hukukta kanunlar belirlenir ve zayıf olanın hakları korunmaya çalışılır. Ancak bu, vicdan için geçerli değildir.

Evrenin Yaratılışındaki Adalet

Akıl yürütme yöntemlerine göre değerlendirdiğimizde, evrendeki kötülüklerin varoluşunun haklı ve mantıklı sebeplerinin olduğunu görebiliriz. Çünkü varoluş, yalnızca içinde bulunduğumuz anı kapsamaz, aynı zamanda bir sonsuzluk da vardır. Eğer sonsuzluk olmasaydı büyük bir haksızlık söz konusu olurdu.

 Bazı insanların doğumdan itibaren sakat ve kusurlu olmaları bize yarışın adaletsiz başladığını düşündürebilir. Fakat insanı değerli kılan şey amaca uygun olarak davranması ise, yaratılıştaki eksiklik kendisi için avantaja dönüşebilir. Şayet insan amacını şaşırmazsa, onun eksikliklerle dünyaya gelmesi adaletsizlik olmayacak; hedefe giderken farklı bir metot seçmesi gerektiğini gösterecektir. En sonunda, saflaşma ve olgunlaşma içerisinde o da diğer insanlarla eşitlenecektir. İnsanlar, niyet ve çabalarıyla hayatın sonundaki noktaya ulaşırlar.

Evrende her şey bir sebebe bağlanmıştır. İnsanın değeri de sebepleri algılamasına göre değişkenlik gösterir. Yapılan bir çalışmada, katılımcılara ellerinde bulunan kitapların çok kıymetli olduğu ve hatta harflerin altın ve gümüşle yazıldığı söylenmiştir. Daha sonra, katılımcılardan bu kitabı okumaları istenmiş ve kitap hakkında yazacakları rapora göre sınıfı geçip geçmeyeceklerinin belli olacağı bildirilmiştir. Katılımcılardan bazıları kitabın yaldızlarına bakmış, kimileri ise nasıl yazıldığını anlamaya çalıştığı halde yazıyı okumamıştır. Evrenin niçin var olduğunu unutup, nasıl var olduğunu araştırmayı önemli bulan kişiler, yaptıklarının amaca uygun olmadığını fark edememişlerdir. Bu kişiler kitabın dış görünüşüyle ilgilense de, asıl olan kitabın verdiği mesajdır.

Evrendeki kitaba baktığımızda da varlığı sorgulamamız gerekmektedir. Fakat materyalist filozoflar, her türlü bilim dalında teorik bilgiyle oynamalarına rağmen; inceledikleri konunun neden öyle olabileceği sorusunu sormadıkları ve baktıkları yerde sadece nasıl sorusunun cevabını aradıkları için pek çok şey yarım kalmıştır. Bunlar, hayat yolunda bütünü görememekten kaynaklanan eksik bakışla ilerlemişlerdir.

Bizler, insan olarak küçük zekâmızla kozmik zekâyı anlamaya çalışırız. Ancak insanın rehber olmadan Yaratıcı’yı ve yaratılışı anlamaya çalışması, karıncanın fili anlamaya çalışması gibidir. Bu esnada bize yardımcı olacak olanlar peygamberlerdir. İnsanlık için gelen peygamberlerin sözüne kulak verenler, bir dış gücün, kozmik zekânın olması gerektiğini fark etmişler ve bunu anlamlı bularak özgür iradeleriyle, varoluşa dair iradeyi onaylamışlardır. Bu da dinlerin bu noktadaki rolünü ve ona tâbi olmanın gerekliliğini gösterir.

 Varoluşun anlamlı olabilmesi için sonsuzluğun ve yüksek, büyük bir egonun olması gerekmektedir. Büyük ego ve sonsuzluk varsa, varoluşa ilişkin her şey yerli yerine oturacaktır. Ancak sonsuzluğu ve bir dış gücü kabul etmediğimiz takdirde evrende her şey bir kaosa dönüşecektir. Çünkü evrende büyük bir enerji vardır ve bizler bu büyük enerji içinde yer almaktayız. Buna rağmen, her an her şey olabilir. Çünkü kaos teoreminde her an her şeyin alt üst olabilme ihtimali vardır. Böyle ince işleyen bir orkestrada, orkestra şefini kabul etmezsek, bozuk bir sesin her an her şeyi bozabileceğini de kabul etmemiz gerekir. Eğer orkestranın kendi kendine kontrolsüz bir şekilde çaldığını düşünürsek, her an bir kaos yaşanması ihtimali vardır. Belirsizlik teorisi bu sebeple anlamlıdır.

Bir kelebek, evrende rüzgârın yönüne göre iklimleri değiştirebilir. Düzen, binlerce senedir bu şekilde sürdüğüne göre, bir dış güç, hareketlere müdahale ederek sistemdeki büyük dengeyi bozacak bir şeyin yapılmasına izin vermemektedir. Evren, görünmez bir müdahale ile varlığını devam ettirmektedir. Onun bu kadar muntazam bir şekilde işlemesi tevhidi göstermektedir. Böylece kuantum fiziği aracılığı ile bütünle, diğer şekilde de tevhid ile bağlantılı bir evren görmek mümkündür. İlahi isimler bu noktada kendini göstermektedir.


 DÜRÜSTLÜK VE ŞEFFAFLIK

 “Hiç kimsenin doğru yolu izlemekle, yolunu şaşırıp kaybolduğunu görmedim.” Bu söz eğitimcilerin çocuğa dürüstlüğü anlatırken söyledikleri bir sözdür. Doğru yolu izlerken neyin doğru, neyin yanlış olduğunu belirleyen rehberler vardır. Bu rehberler; biyolojik eğilimler, kişinin vicdanı ve toplumun çizdiği sınırlardır.

Adalet bölümünde de vurguladığımız gibi, adalet ve dürüstlük birbirini tamamlayan değerlerdir. Çocuklar üzerinde yapılan deneyler, adil paylaşım eğiliminin doğuştan geldiğini doğrular niteliktedir. Freud’un çok doğru tanımladığı vicdan kavramı, toplumun, egomuzun bir bölümünü geliştirmesi ile ilgilidir. Hangi normların ahlaki olduğunu, toplumun kültürel standartları belirler.

Ahlaki vicdanın oluşması suçluluk ve pişmanlık duyguları ile yakından ilgilidir. Dürüst bir davranışın arkasında ahlaki vicdan her zaman olmayabilir. Ahlaki vicdanı olmayan dürüst davranış, satın alınabilen bir vicdanın göstergesidir. 100 lira rüşveti reddeden ama 100 bin lira rüşvet karşılığında direnemeyen memur bu tipe uyar.

İnsanoğlu hatalı bir davranışı haklı ve mazur göstererek bahaneler bulmaya her zaman hazırdır. Küçük bir hata başka bir hatayı davet eder. Bunun için, dürüstlüğün taviz vermeye tahammülü yoktur. İlkelerden taviz vermek, onların zamanla yok olmasına sebep olur. Tekrarlar alışkanlığa dönüşür ve doğal kabul edilmeye başlanır. Rüşvet almayan kişiye “Namussuz herif, verdiğim parayı almadı” denildiğini duymuşsunuzdur. Herkeste olması gereken bir değer olan dürüstlüğün günümüzde “meziyet” haline gelmiş olması düşündürücü değil midir?

 



Etiketler: nevzat tarhan nevzat tarhan köşe yazıları mutlu evlilik


Bu yazıya 0 yorum yapıldı.

Cevap yazdığın kullanıcı:

ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİ TV
VİDEOLAR
  • Kefir yaşlanmayı geciktiriyor! Üsküdar Üniversitesi araştırdı.
    15 Ağustos 2017, 15:07
  • NPIstanbul Beyin Hastanesi Tanıtım Filmi
    15 Ağustos 2017, 11:34
  • Adli Bilimlerde Türkiye! Prof. Dr. Sevil Atasoy CNNTÜRK'te anlattı.
    14 Ağustos 2017, 11:10
  • İnternette oyun beyinde uyuşturucu etkisi yapıyor!
    14 Ağustos 2017, 11:04